• BIST 100.190
  • Altın 140,992
  • Dolar 3,5225
  • Euro 4,0246
  • İstanbul 32 °C
  • Ankara 31 °C
  • İzmir 38 °C

Endüstriyel balıkçı kesimi ve siyaset

Nezih Bilecik

“Ülke yönetimleri sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliğine olanak sağlayacak şekilde sorumlu balıkçılık politikalarını oluşturmak yükümlülüğündedir. Bu çerçevede oluşturulacak politikalar, en sağlıklı şekilde, balıkçılık endüstrisi, balıkçılar, işçiler, çevre örgütleri dâhil balıkçılıkla ilgilenen bütün kesimlerle işbirliği yapılarak gerçekleştirilebilir.”

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesindeki Su Ürünleri Genel Müdürlüğü kurulduğu 1972 yılından beri balıkçılığın yönetimini güçlü kılacak ana etmeni, 1380 Sayılı Su Ürünleri Kanunu çerçevesinde Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ idi. Ne var ki kuruluşundan itibaren özellikle endüstriyel balıkçı ağaları ile bazı kabzımallar iktidarda bulunan siyasi partinin parlamenterleri aracılığı ile balıkçılıktan sorumlu merkezi otorite bürokratlarına sonu gelmeyen baskı uygulamışlar ve bunu 2012 yılına kadar başarıyla sürdürmüşlerdir.

1980’li yıllardan beri endüstriyel balıkçı kesimi yaptığı aşırı avcılıkla sucul canlı kaynakların çökmesine neden olmuştur. Bu aşırı avcılık, geleneksel balıkçılık yapan kıyı balıkçısının, sivil toplum örgütlerinin, biyolojik bilimcilerin ve duyarlı bireylerin bir tepki rüzgârı oluşturmasına neden olmuştur. Bu tepki rüzgârını arkasına alan Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü kuruluşundan 40 yıl sonra ilk kez endüstriyel balıkçı kesimi için önlem üretebilmiştir. 2012 yılında yayınlanan ve 1 Eylül 2012-31 Ağustos 2016 tarihleri arasında uygulanan 3/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ’le gırgır balıkçısına 24 metre derinlik yasağı ile lüfer balığı için 20 cm’lik avlanabilir boy sınırlaması getirilmişti. Aslında son derece yetersiz olan bu önlemler bile endüstriyel balıkçı kesiminde sert tepkilere neden oldu. Ayrıca endüstriyel balıkçılar alınan derinlik sınırlamasına büyük ölçüde uymamış, kendi bildiklerini okumuşlar ve özellikle lüfer avcılığında ısrarla ve inatla bu balığın yavrusu olan, eşeysel olgunluğa erişmemiş defneyaprağı, çinakop ve sarıkanat isimleriyle anılan lüferi pervasızca avlamaya devam etmişlerdir.

balikcilik-1.jpg

Endüstriyel balıkçı kesiminin fırsatçılığı

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından en son çıkarılan 2016-2020 yıllarını kapsayan 4/1 Numaralı Tebliğin eskisinden daha radikal tedbirler içermesi gerekirken tam tersine bir durum ile karşı karşıya kalındı. Bunun neden böyle olduğu sorulmadı bile. Yeni tebliğ 1 Eylül 2016 tarihinde yani 15 Temmuz 2016’da FETÖ'cü darbe kalkışmasından sonra yürürlüğe girdi. Bu durumu kendi menfaatleri açısından değerlendiren ve siyasi otoriteyi devreye sokan endüstriyel balıkçı kesimi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bürokratlarına yaptığı örtülü baskı istedikleri gibi sonuçlandı. Muhtemelen Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü bünyesinde hiç kimse olması gereken doğruları ortaya koyamadı, isteseler de koyamama durumunda kaldılar.

Özellikle biyolojik bilimcilerin yeni tebliğde yer almasını istedikleri hususlar, endüstriyel balıkçı kesimi için avlanma derinliğinin 50 metreye çekilmesiydi. Ayrıca Atlantik orijinli balıkların Akdeniz’den Karadeniz’e ve Karadeniz’den Akdeniz’e olan göçlerinde biyolojik koridor olan İstanbul Boğazı ile Çanakkale Boğazı’nda endüstriyel balıkçı kesiminin kesinlikle av yapmamasının sağlanmasıydı. Oysa tebliğdeki boşlukların ve yetersizliklerin biyolojik bilimcilere verdiği izlenim, endüstriyel balıkçılarca parlamenterler kanalıyla Bakanlık bürokratlarına tipik bir “mobbing” uygulaması yapıldığıdır.

balikcilik-2.jpg

Siyasi iktidar temsilcilerinin bilgilendirilmesi esas olmalıdır

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bürokratları, endüstriyel balıkçı kesiminin sonu gelmeyen baskıları nedeniyle konumları suiistimal edilen parlamenterlerin baskılarından kendilerini arındırmak için Hükümete istatistiki, bilimsel ve teknik açıdan sürekli bilgi ve veri akışını sağlamayı esas almalıdırlar. Balıkçılığın genel konumu, yapılan çalışmalar, elde edilen sonuçlar ve alınması gereken önlemler ile nedenleri hakkında en az dört yılda* bir iş başındaki hükümet kesinlikle bilgilendirilmelidir. Çünkü denizlerimizin karasuları, Marmara Denizi ve boğazları ile tüm iç sularımız devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunun diğer bir ifade ile anlamı ise tüm sucul canlıların yaşam güvencesinin de devletin teminatı altında olduğudur. Haliyle devlet sucul canlıların balıkçılık biyolojisi kurallarına uygun şekilde sürdürülebilir yaşam güvenliğini de sağlamak zorundadır. Eğer bu yapılmayacak ya da bu yapılamayacaksa ne balıkçılık araştırmalarına, ne Bakanlığın ilgili birimlerine ne de bu bağlamda her hangi bir karar almaya gerek kalmamaktadır.  Böyle bir durumun yaşanmasına hiçbir kuruluşun, hiçbir sektörün ve hiçbir yönetimin evrensel açıdan hakkı yoktur, olamaz da. Bu bağlamda Hükümete yansıtılacak bilgiler de bu çerçevede ele alınmalıdır.

Ülke yönetimleri sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliğine olanak sağlayacak şekilde sorumlu balıkçılık politikalarını oluşturmak yükümlülüğündedir. Bu çerçevede oluşturulacak politikalar, en sağlıklı şekilde, balıkçılık endüstrisi, balıkçılar, işçiler, çevre örgütleri dâhil balıkçılıkla ilgilenen bütün kesimlerle işbirliği yapılarak gerçekleştirilebilir. Bu gelişim olayın sosyal açıdan olması gereken boyutudur. Burada değinilmek istenen asli temel husus salt biyolojik içerikli araştırmalara dayanan hususlarda karar almanın sadece konu ilgilisi bilimcilere ait olduğunun vurgulanmasıdır. Örneğin; av bölgeleri, av zamanları, avlanan türle ilgili boy sınırlaması, avlanması gereken miktar gibi konularda son sözün biyolojik bilimciye ait olduğudur. Bu nedenle merkezi otorite yetkililerinin biyolojik veriler ve bunun doğurduğu sonuçlar üzerinde tasarrufta bulunma gibi bir durumları kesin olarak söz konusu edilemez. Geçmişte bizzat Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanının hamsi balığı konusunda balıkçılarla santimetreleri pazarlık konusu yaptığı ve tam bir komedi olan günleri hatırlayınız.

Burada ve bu bağlamda acı olan şudur: Bilime, bilimsel bulgu ve sonuçlara saygı göstermeyen bir siyaset ve buna bağlı bürokrasi ancak bu kadarını yapabilmektedir. Bu nedenle balıkçıların hangi kesimi olursa olsun bilimsel bulgulara dayalı kararlara uymasını, saygılı davranmasını beklemek maalesef Nasreddin Hoca örneği, göle yoğurt mayası çalmaya benzemekten öteye gidememektedir.

Yine Hoca örneği, ya tutarsa diyerek siyasiler balıkçıların sorunlarına ilgi gösterirken bilimcilerin öngörülerini göz ardı etmemelidirler. Balıkçı devamlı olarak sosyo-ekonomik kaygısını dile getirir. Oysa stoklar çökmüş ise biyolojik kurallar sosyo-ekonomik kaygıların önüne geçer. Doğanın işlevselliğinin verimli bir şekilde işlemesi ve toplum adına olumsuzluk olmaması açısından önlem üretme yükümlülüğündeki Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına alacağı kararlara müdahale etme durumunu siyasi çıkar uğruna parlamenterlerce gerçekleştirmek etik bir davranış değildir.

balikcilik-3.jpg

Boğazda çekilen fotoğraf

Türkiye’de balıkçılığın kalbi İstanbul’da atar. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bünyesinde alınan kararlarda İstanbul ağırlıklı endüstriyel balıkçı kesimi egemendir. Balıkçı kesiminde egemen olan zihniyet, koşullar ne olursa olsun daima çok balık avlamaya endekslenmiştir. Denizlerimizde balık kalmadığını bizzat endüstriyel balıkçı kesimi ile kabzımallar her türlü ortamda yoğun bir şekilde dile getirmektedirler. Böyle bir gelişme karşısında kaynakların normal av gücüne erişmeleri konusunda önlemler alınmasına olanak yaratmak gerekirken bu iki kesimce tam tersin aşırı avcılık uygulamalarına ısrarla çanak tutmaları bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtecek kadar işin traji komik bir yanıdır. Denizde balık yok diyen kesimin bizzat aşırı avcılığı gerçekleştirmesinin yanı sıra yoğun yasal ihlaller yapmayı alışkanlık haline getirmesi de biyolojik bilimcilerde bıkkınlık yaratmıştır. Diğer taraftan balıkçıların kooperatif örgütlenmeleri ve bunların evrensel oluşumla örtüşmeyen kolektif zihniyetten yoksunluğu ülke balıkçılığımızın olumsuz bir görüntüsüne neden teşkil eder.

Endüstriyel balıkçı kesimi 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ terör örgütünün darbe kalkışmasının yarattığı boşluğu fırsat bilerek çıtayı daha da yukarı çıkarmıştır. Geçmişte ortadaki görüntü parlamenter ve bakan düzeyindeydi. Günümüzdeki görüntü ise birinci aşamada doğrudan Başbakanlık, ikinci aşamada dolaylı yoldan Cumhurbaşkanlığı Makamına kadar girişimlerini taşıdıklarıdır.

Türkiye balıkçılığını yakından izleyen kesimde oluşan kanı endüstriyel balıkçı ağalarının Başbakanlık Makamına yaptıkları girişimle Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ konusunda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca sucul canlıların ve ortamlarının korunması adına endüstriyel balıkçı kesimi için alınması söz konusu olabilecek tüm unsurların önünü kesmiş olduklarıdır. Daha sonra ki aşamada ise görüntüye giren fotoğraf ile de gelecek dönemler için merkezi otorite bürokratlarını daha şimdiden psikolojik baskıya aldıklarıdır.

Konuyu açmakta yarar var. 28 Kasım 2016 tarihli gazetelerde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak “Boğaz’da Ava Çıktı” haberi yer aldı. Haberin bir bölümünde aynen şu bilgi yer almaktaydı. Tarabya Körfezi’nde gırgır tekneleriyle ağ atan balıkçılarla bir araya geldiklerini anlatan Erdoğan, “Biz de buradaki komşularımız, özellikle Garipçe balıkçılarıyla, bir yerde de akrabalık oluştu. Onlarla beraber olalım dedik. Aslında bir haftadır karşı koydaydılar. Bugün de Tarabya’ya geldiler. Onlarla birlikte o heyecanı paylaşalım istedik. O heyecanı paylaştık ve kendilerine bu noktada başarılar diledik” dedi.

Dışarıdan sade bir vatandaş gözüyle bakıldığında bu haberde herhangi bir olumsuzluk yorumlanamazdı. Tam tersine ülkemiz Cumhurbaşkanının balıkçılarla kaynaşması, onlara hem zaman ayırması hem de teknelerinde ava iştirak etmesi takdir görecek, aynı zamanda kamuoyunda sempati uyandıracak bir gelişme olduğuydu.

Oysa endüstriyel balıkçılık camiasını yakından bilenler için bu gelişmenin arkasındaki olası senaryoyu tasarımlamak için kâhin olmalarına gerek olmadığıdır. Özellikle endüstriyel balıkçının fırsatçılık yaratmak istediği husus burada saklıdır. Hedef bu fotoğraf ile merkezi otorite bürokratlarının endüstriyel balıkçı kesimi için üretebilecekleri önlemlerin önünü kesmek olarak yorumlandığıdır. Diğer bir husus ise kendi kafalarındaki bazı model tasarımlarını uygulama alanına yansıtma zemini arayışlarıdır. Tabii Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın balıkçılığın herhangi bir konusunda sağlıklı talimat verebilmesi için bu konuda resmi kesimlerce işin teknik yönü hakkında kendisine bilimsel ve teknik bilgilendirme yapabilmesi esas olmaktadır. Hatta balıkçılık konusunda Cumhurbaşkanlığı Makamını güçlü konumda tutabilmek için bilimsel etik açısından kendini kanıtlamış balıkçılık bilimcisi, deniz bilimi ve deniz ekolojisti ile balıkçılık tekniğine egemen danışmanlarının varlığı Cumhurbaşkanlığı Makamını sorun çözücü konuma getireceği de kuşkusuzdur.

balikcilik-4.jpg

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’la Boğaziçi’nde Tarabya önlerinde endüstriyel balıkçıların gırgırla avcılık yapmaları çok ilginç adeta merkezi otoriteye karşı yapılmış bir gövde gösterisi olarak yorumlanabilir. Nedeni ise İstanbul ve Çanakkale boğazları Atlantik-Akdeniz kökenli balıkların üremek ve beslenmek için Karadeniz’e geçiş, akabinde Akdeniz’e dönüş yaptıkları biyolojik bir koridordur. Bu konumda geçit özelliği olan bölümlerde kesin olarak endüstriyel balık avcılığı yapılamaz ve yapılmamalıdır. Atlantik orijinli balıkların sürdürülebilir verimliliğini sağlamak için onların içgüdüsel olarak gerçekleştirdikleri göçlerin önünü kesmemek gerekir. Özellikle Boğaziçi’nin kuzey bölümünde lüferin üreme dönemine erişmemiş defneyaprağı, çinakop ve sarıkanat boylarındaki balıkların avcılığı kelimenin tam anlamıyla bir katliamdır. Bilimsel açıdan konu tam bir doğum kontrolünden öteye gitmemektedir. Bunun diğer anlamı gelecekte avlayacağın anaç balığı ve onlardan oluşacak bugünkü yavru balıkları da bulamayacaksın demektir.

Denizlerdeki canlılar âlemi sistemine saygı esastır. Bu saygı olduğu sürece denizin nimetlerinden insan olarak, toplum olarak dünya var olduğu sürece yararlanabilirsin. Bunu oluşturmak da bilimsel dayanağı olmak koşuluyla merkezi otoritenin radikal kararlar almasıyla olasıdır. Oysa merkezi otorite Boğazlarda ve sığ kesimlerde gırgır avcılığına önlem üretmemesi bir zaaf olarak görüntüye girmektedir. Bunun mutlak giderilmesi gerekir. Bu arada Osmanlıların son dönemine yakın süreçteki bir uygulamasına değinmekte yarar var. Şöyle ki; 1893 yılında “Boğaziçi’nde kılıç balığı mevsiminde trafiğin tanzimi” başlığı altında yürürlüğe koyduğu nizamnamedir. Bu gelişim o dönemde kılıç balığının dikkat çekici boyutta yoğun olduğunu ortaya koymasının yanı sıra balığın içgüdüsel olarak yaptığı göçü engellemeyerek ona öncelikli geçiş hakkını vermesi bu alanda görülmesi pek olası olmayan, bilimselliğin ötesinde son derece insancıl bir yaklaşım örneğiydi. Oysa günümüzde tam tersine İstanbul Boğazı Atlantik kökenli balıklar açısından sucul bir mezbahaya dönüştürülmüştür. Bunun yorumu da okura ait olsun.

Geçmişte kılıç ve orkinos balıklarının üreyerek vücut buldukları ortam Karadeniz’di. Günümüz kuşağı onların geçmişte Karadeniz’de ürediklerini ve nesil verdiklerini bile bilmiyorlar. Bu nedenle korkulur ki, Atlantik-Akdeniz kökenli olan palamut ve lüferin akıbeti uskumru, orkinos ve kılıç balığı gibi sorumsuz balıkçılığın vahşi ve usulsüz avcılığının kurbanı olmasın.

* Aslında bu yetersizdir. Her av sezonu sonrası ve beher bölge ve tür için önceki 5 yıl dâhil içinde bulunulan yıldaki balıkçılık gelişmelerini ve stokları korumak için alınması gereken önlemlerin bilimsel dayanaklarını anlatmaları ve bu koruma önlemlerinin uygulanmasında sürekli ısrarcı olmaları ülkenin sürdürülebilir balıkçılığı için gerekli olduğunu belirtmeleri gerekmektedir.

Bu yazı toplam 5253 defa okunmuştur.
Tüm Hakları Saklıdır © 2004-2017 Vira Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : +90 555 994 95 75