




Bir tutam hüzün, bir tutam sevinç, bir tutam acı, bir tutam mutluluk... Her bir karaktere kıvamı gereği katılır. Katmazsan aş aş olmaktan çıkar. Malzemeyi her katışında ayrı bir kimlik çıkar ortaya. Çıkar çıkmasına da esasında oynaması marifet. Her defasında farklı karakterleri canlandırmayı tercih eden ve bu konuda son derece marifetli olan Ahmet Saraçoğlu da büründüğü her role tutam tutam duygu katar gerektiği kadar. Kimi zaman mahalle delikanlısı olarak karşımıza çıkar, kimi içine kapanık bir adam. Şimdilerde sevilen dizi Yaprak Dökümü’nde Tahsin olarak izlediğimiz Ahmet Saraçoğlu ile bir tutam sanattan, bir tutam denizden konuştuk.
Ahmet Saraçoğlu’nun nasıl bir öyküsü var şu hayatta?
1975’te Ankara’da doğdum. Annem babam memur olduğu için çocukluğum Anadolu’da geçti. İlkokul 4–5. sınıfı Mersin’de, Ortaokulu Konya’da, Liseyi ise İstanbul’da Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum. Kabataş Erkek Lisesi Boğaz’ın kenarındadır ve bizim yatakhanelerimiz, sınıflarımız denize bakıyordu. Derslerden kaçarak Ortaköy’den kayıkla denize açılırdık. Ardından Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin sınavlarına girdim ve kazandım. 1998’de Tiyatro Bölümü’nü bitirdim. Hala İstanbul’da yaşıyorum. İstanbul’un farklı semtlerinde denizi gören ya da deniz görmese bile denize yakın, yani evden çıktığımda iki adımda denize ulaşabileceğim evlerde oturmayı tercih ettim.
Oyunculuk nasıl başladı?
Oyuncu olma isteğim lisede başladı. Aslında mimar olmak istiyordum. Fakat tiyatro koluna girince, benim mimarlık hevesim yerini oyunculuğa bıraktı. Şanslıyım ki oyunculuk sınavına ilk girişimde başarılı oldum. Okul yıllarımda özel tiyatrolarda oynadım. Mezun olduktan sonra da oynamaya devam ettim. Daha sonra dizi ve sinema filmlerinde oynamaya başladım. Şu anda Yaprak Dökümü’nde oynuyorum. Ocak ayında vizyona girecek Ev filminde rol aldım. İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’nda Hastasıyız ve Denizaltında 6 Tahammül Fersah isimli iki oyunumuz devam ediyor. Denizaltında geçen oyunda altı Türk’ün jilet yapılmak üzere bir denizaltıyı, Türkiye’den Hindistan’a götürememe hikâyeleri anlatılıyor. Geçen sene Ferhan Şensoy’un Orta Oyuncular Sahnesi’nde perde açtık ve bu sezon da devam edecek. İstanbul’un çeşitli semtlerinde ve İstanbul dışına turneler olacak. Ayrıca ilk oyunumuz Hastasıyız da devam ediyor.
İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’ndan biraz bahseder misiniz? Sanırım isim babası sizsiniz?
Evet, isim babası ben sayılırım. Arkadaşlarımla yıllardan beri bir tiyatro kurma fikrimiz vardı. Hepimiz ayrı ayrı tiyatrolarda çalışıyorduk. Oyuncu, yönetmen ve yazar arkadaşlarımız vardı. 2005 yılında da İstanbul Kraliyet Tiyatrosu’nu kurduk. İsmi ise, fikir alışverişi yaparken ortaya attığım bir şeydi. Şehir tiyatrosu, devlet tiyatrosu var, neden İstanbul Kraliyet Tiyatrosu olmasın dedik. Kendi krallığımızı ilan etmek açısından böyle bir isim verdik. İnşallah tiyatromuz devamlılığını sürdürür ve Türkiye’nin en iyi tiyatrolarından biri olur.
Şu ana kadar oynadığınız oyunlardan sizi en çok etkileyen ve ya da sizin için önemli olan bir rol oldu mu? Belki de zorlandığınız…
Hepsinde zorlandım. Birbirine benzemeyen roller seçmeye çalışıyorum. Yeditepe İstanbul’daki Rüstem karakteriyle dizi serüvenim başladı. Mesela o karakter beni zorlamıştı. Daha sonra Sultan Makamı’nda at arabacısı olan Sefer’i oynadım. Rüstem biraz daha bıçkın, mahalle delikanlısı, kabadayı bir tipti. Hırsız Polis’te ise, araba çalmaktan ve onları söküp takmaktan anlayan Arsen lakaplı bir hırsızı oynadım. Usta filminde mahallenin imamı ve mahalle takımının teknik direktörü rolünü, Ev filminde Biri Bizi Gözetliyor yarışmasına katılan eski bir spor muhabiri olan ama artık emlakçılık yapan bir adamı oynadım. Birçok rolü birbirine benzediği için oynamak istemedim. Bu oyuncunun seçimidir. Bir rolü iyi oynadığınız zaman, ondan sonra gelen bütün teklifler ona çok yakın roller oluyor. Böyle teklifleri asla kabul etmedim. Aslında bu konuda şanslı sayılırım. Dizi ve filmlerde içine girdiğim işler hem oyuncu kadrosu olarak iyi işlerdi, hem de bana teklif edilen roller birbirinden farklıydı. Şimdi ise Yaprak Dökümü’nde Tahsin rolünü oynuyorum. Dizi ile romandaki Tahsin’den çok farklı. Romandaki, Fikret’e eziyet eden, anlayışsız, kaba saba bir adamdır. Senaristlerimiz bugüne uyarlayarak ılımlı, biraz içine kapanık ama iyi bir adam olan Tahsin’i yarattılar. Bu da daha önce oynadığım rollerden farklı aslında.
Son zamanlarda komedi oynuyorsunuz. Komedi sizin için ne ifade ediyor?
İstanbul Kraliyet Tiyatrosu zaten iki oyunlu ve ikisi de komedi. Komedi oynamak çok keyifli ama çok da zor; çünkü seyircinin tepkisini veya tepkisizliğini anında alıyorsunuz. O salonun hep birlikte kahkaha atması da muhteşem bir histir. Televizyonda da arkadaşlarımla birlikte Haneler isimli bir programda skeçler oynuyordum. Şimdi Yaprak Dökümü başlayınca ben oradan ayrıldım ama onlar devam ediyorlar. Oradaki arkadaşlarımızın çoğu da İstanbul Kraliyet Tiyatrosu oyuncuları. Onlarla birlikte komedi yapmanın da benim için ayrı bir zevki var. Çünkü hepsi çok eski arkadaşlarım ve hayalini kurduğumuz şeyi yapıyoruz.
Biraz da denizden bahsedelim isterseniz…
Denizi çok seviyorum. Deniz olmayan bir şehirde yaşayabileceğimi zannetmiyorum. Deniz beni çeken bir şey. Denize yakın olmak, denizi görebilmek benim hayatımda önemli oldu. İstanbul’a olan tutkumun yüzde ellisi denizden geliyor. İstanbul’daki güzellikler, yaşam, sanatla uğraşmanın getirdiği yoğunluğun dışında, deniz olmasa çok da çekilir bir şehir olur mu diye düşünüyorum. Mesela babam beş yıl boyunca Karadeniz’de görev yaptı. Bu sayede Karadeniz’in her tarafını gezdim. Karadeniz, Akdeniz’i, Ege’yi iyi bilirim. Benim böyle bir şansım oldu. Onların görev yaptığı yerler hep denize yakın oldu. Belki de bundan dolayı kopamıyorum. Tatile gittiğimde de deniz olan bir yere giderim. Hatta eşime evlilik teklifimi bile bir tekne kiralayarak, Boğaz’ın ortasında yaptım.
Denizle nasıl vakit geçirirsiniz? Tekneye biner misiniz?
Tekneyle çok seyahat ettiğimi söyleyemem. Ama gittiğim yerlerde tekne turu varsa katılırım. Görmek istediğim koylar, güzel yerler varsa, mutlaka giderim. Fakat teknede haftalarca zaman geçirebilecek biri değilim. Yani karaya da ayak basmalıyım, gezmeliyim, dolaşmalıyım. Alanımın biraz daha geniş ve rahat olması lazım.
Denizlerimizin kirliliği malum. Sanatçı neler söylemek istersiniz?
Bir tek çöp bile atmamak gerekiyor. İnsanların çöp atmasından ziyade büyük sanayi kurumlarının atıkları daha büyük tehlike oluşturuyor. İstanbul’da bu konularla ilgili son yıllarda çalışmalar var. Mesela Haliç yüzde 80 olsa da temizlendi, İzmir biraz temizlendi, İzmir’in girişindeki o kokuyu artık almıyorsunuz. Allah’tan Boğaz kendi kendini bir şekilde temizliyor. Herkesin çok dikkat etmesi gerekiyor. Çünkü eninde sonunda denize attığınız her şeyi gün gelir, deniz kafanıza atar. Bunu selde gördük. Bizim ona attığımızın on mislisini bize yarım saat içinde geri verdi. Sadece denizin değil, doğanın dengesiyle oynamamamız gerekiyor.
Bu anlamda herhangi bir sosyal sorumluluk projesinin içinde yer aldınız mı?
Zaman zaman bu gibi projelerde yer aldım. Bu projeler kapsamında gelirleri bazı kurumlara verilmek üzere oyunlar oynadık. Doğa, çevre, deniz temizliği gibi konuların sözde kalmaması lazım diye düşünüyorum. Ama böyle bir proje daha olursa, içinde yer almayı isterim.
Tabii, sözde kalan şeylerin arasında denize olan yakınlık ve alaka da var.
Evet, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak denizden çok az yararlanan bir ülkeyiz. Bu ulaşımından tutunda her şeyinde böyle. Deniz ulaşımının arttırılması özellikle İstanbul ve İzmir’deki trafik yükünü de büyük oranda azaltacaktır. Ben İstanbul’daki deniz ulaşımının neden şehir trafiğini azaltacak şekilde yapılmadığını çok merak ediyorum. Koylarımızı, topraklarımızı, deniz kıyısındaki yerlerimizi yurtdışından gelen insanlara satmamamız lazım. Deniz kenarındaki ormanlarımız her sene yakılıyor ya da yanıyor orası bir muamma ama bunun yüzde ellisi yanıyorsa, yüzde ellisi de yakılıyordur. Orman gidince, hava, iklim, her şey değişiyor. İnsanların yüzlerinin denize dönmesi demek bir koy boyunca ormanları kesip, oralara siteler yapıp, onların altyapılarını tamamen denize akıtmak denize yüzünü dönmek değil, denize sırtını dönmektir. Bu konuda sosyal projelerin çok fazla geliştirilmesi, insanları cezp edici bir takım fikirler bulmak lazım.
Dergimiz hakkında neler söylemek istersiniz?
Çok kaliteli bir basımı var. İnsanı okumak için heveslendiriyor. Bence bir dergide en önemli şeylerin başında kapağı ve kâğıt kalitesi gelir. Sadece röportajlar değil, sektörün çeşitli alanlarından haberler de var. Deniz kültürü üzerine yayın yapan tek dergi olduğu için de ilgimi çekti. İnşallah daha fazla insana ulaşır. Denizcilik sektöründeki insanların okuyacağı bir dergi ama sektör dışındaki insanlar da rahatlıkla okuyabilir.
Son olarak bir mesaj olalım okurlarımız için.
Deniz çok fazla nimeti olan bir varlık. Ona iyi bakmalıyız. Hala buzullar eriyor unutmayalım. Bence herkes denizi sevsin. Çünkü sevmediğimiz bir şeyi koruyamayız.


















