




Neler vermez ki bize deniz? İyotuyla havamızı temizler, lezzetli mi lezzetli balıklarını, ahtapotlarını soframıza sunar. Asfalt parası vermeden bir yerden bir yere seyahat etmemizi sağlar. Öğreti verir, baktığımızda ufkumuzu açar. Deniz ruhumuzu temizler. Bir nimettir aslında deniz, ama birçok insan bunun farkında değildir ya da böyle görmez denizi. Denizin yararlarının son derece farkında olan ünlü tiyatro sanatçısı Altan Erkekli’ye göre ise deniz bir nimet. Sudan korkmasına rağmen, öyle bir sevmiş ki denizi, hani elinde olsa hayatının tamamını bir teknede geçirecek. İşte denizle ilgili anılarını dergimizle paylaşan Erkekli ile yaptığımız sanat ve deniz dolu söyleşi…
Denizle aranız nasıl? Denizde de sahnedeki kadar ustamısınız
Denizle ilk tanışmam çok kötü oldu. Komşumuzun oğlu Fenerbahçe Plajı’nda yüzme öğreteyim derken beni öldürüyordu. Denizle uzun yıllar sıcak ilişki yaşayamadım. Sonra ders aldım. Denize giriyorum ama bir ve ikinci kulaçtan sonra yine o sahne geliyor aklıma. Ayağıma tonlarca beton atılmış gibi dibe doğru gidiyorum. 20 yaşlarındayken, Foça’da balık adamlar “Biz bu korkunu yeneriz” dediler. Siren kayalıklarından atladık, ikinci üçüncü kulaçta az daha boğulacaktım. Sonra çıktık. Sonra mantarla yüzmeyi denedim. Hakikaten mantarla batmak için çabaladım. Ben berberde bile boğuluyordum. Berber yüzümü yıkamak için avucuna su doldurmaya başladı, o sırada birisi geldi, berberle konuşmaya başladı. Berberin avucu su dolmaya devam ediyor. Hani bir avuç suda boğulmak derler ya, aynen öyle. Birden kendimi geri attım. “Ne yapıyorsun” dedi. “Boğuluyorum” dedim. O travmayı yaşamayan bilemez. Ama iki çocuğum da çok iyi yüzüyor. Küçük çocuğuma yüzmeyi üç yaşındayken ben öğrettim. Sonra kurslara gönderdim. Beş sene önce tatildeyken, “Baba gelsene yanıma” dedi, gidemiyorum ki. Ama çocukla da bir şeyler yaşamamız lazım. Okuduğu okuldaki yüzme öğretmeni “Kafandakini atacağız” dedi ve öğrendim. Denizle daha içli dışlı olunca, sevgi de başlıyor ama yine öyle çok açılamam.
Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?
Oyunculuk, hayatımda bir tesadüf gibi görünse de, doğuştan yeteneklerin de etkisi büyük. Rahmetli annem çok nüktedan bir insandı. O yetenek genlerden geçmiş olsa gerek. Küçükken mahallede tiyatrolar yapardım. Arkadaşlarımla beraber insanları taklit ederdik. Diyarbakır Maarif Koleji’nde yatılı okurken, okul içi gösterilere katılırdım. Ünlü oyuncuları sahnelerde gördükçe, hepsinden etkilenmeye başlamıştım. Onların insanları nasıl etkilediğini görüyordum. Hayata bakış açımın değiştiğini fark edince, tiyatronun hayatımda çok farklı bir yetkisi olduğuna inandım. İngilizce öğretmenim Esen Şentürker “Seni konservatuara sokacağım” dedi. Ben de “İnşaat mühendisi olmak istiyorum” dedim. “Türkiye’de çok inşaat mühendisi var. İnsanları değiştirecek olanlar mühendisler değil, sanatçılardır” dedi. Onun yönlendirmesiyle tiyatroya girdim. İlk yılda büyük başarı gösterdim. Yılsonu oyununda başrol oynayarak, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun beni hemen keşfetmesine neden oldum. 1975’te başlayan serüven bugüne kadar devam etti.
“Aşk Geliyorum Demez” yakında vizyona girecek. Nasıl bir film?
Murat Şeker senaryosunu yazdı ve yönetti. Yeşilçam nostaljisini, naifliklerini yansıtan; sadakat, sevgi, barış ve emekten yana olan bir film. Zeki Alasya, Yılmaz Guruda gibi usta oyuncularla, Tolgahan Sayışman ve Bergüzar Korel gibi genç arkadaşlarla çalıştık. 6 Kasımda vizyona girecek. Mahmutpaşa’da bir handa yaşayan bir esnafın, hanı otel yapmak isteyen zengin bir adama karşı koyuşunu konu alıyor. Bu zengin adamın bir de yardımsever kızı var. Tolga Sayışman ise, hanın yıkılmasını engellemek için bir organizasyonla bu kıza yaklaşmaya çalışıyor. Ancak sonra yalanımız ortaya çıkıyor ve ortalık karışıyor. Ben de yalnız yaşayan Ermeni bir ustayı oynuyorum. Ermeni ustanın hazin bir aşk öyküsü var. O yüzden çocuklara aşkın kutsallığı üzerine söylevler çekiyor.
BKM oyuncularıyla buluşmanız nasıl oldu?
Ankara Sanat Tiyatrosu’ndayken BKM’li arkadaşlarım gelip beni izlediler. 4-5 yıl sonra bir telefon görüşmesinde Vizontele filmdeki Nazmi Erdoğan karakteri için benim uygun olduğumu söylediler. Bu rol için kendimi çok hazır hissettim ve o tanışma beni İstanbul’a getirdi.
BKM mutfak oyuncularının oynadığı “Çok Güzel Hareketler Bunlar” yoğun ilgi görüyor. Ama Bir Demet Tiyatro’nun devamı gibi de algılanıyor…
Bir Demet Tiyatro’nun yerini hiçbir şey tutamaz. Çünkü Türkiye’de “sitcom”un başlangıcı ve çok başarılı bir örneğiydi. Kalıcı olmak için tiyatroda da bir şeyler yapmaları gerekiyor. Televizyonda yaptıklarınız unutulabilir ama tiyatro, insanlığın doğuşundan beri var ve insanlık devam ettiği sürece ayakta kalacak bir şey.
Aslında tiyatroya gereken ilgi gösterilmiyor…
Tiyatroya gitmek emek ister. Tiyatro ruhunuzu yeniler. Hücrelerinizi değiştirir. Anadolu dediğimiz topraklar adeta canlı bir müze. Nereyi eşelerseniz kültür mirasları çıkıyor. İşte Aspendos’ta 15 bin kişilik, Bergama’da 45 bin kişilik amfi tiyatro var. Fakat 71 milyonluk Türkiye’de tiyatro izleyicisi yüzde bir. Bu çok acı. İnsanlar kültür izlerinin üzerinde oturduğu halde bundan bihaberler. Bu medeniyetlerin taşlarını alıp evlerinin temellerinde, bahçe duvarlarında kullananlar var. Bu gaddarca bir şey! Dünyadaki 72 milletin gelip o manzaraları görmesinden utanç duyuyorum. Ama bu utancı en az benim kadar bu ülkeyi yönetenlerin de duyması gerekiyor ki, yüzde bir yüzde 50’lere, 70’lere çıkabilsin. Hatta yüzde yüz olmasını gönülden istiyorum.
Boat Show Fuarı’nı ziyaret etmiştiniz. Teknelere duyduğunuz özel bir ilgi var mı?
Benim olanağım olsa, bu sıkıntılardan, bu kaostan kurtulup bir teknede yaşamak isterdim. Dünyada kıyı uzunluğu en fazla olan üçüncü ülke olduğumuzu fuarda öğrendim ama kimse bundan yararlanamıyor, kimsenin haberi yok. İki kez Avustralya’ya gittim. Kıyılar ufak kotralarla dolu. Burada tekneyi yalnızca çok zengin insanlar alabiliyor. Bunu almak da bir külfet ve vergisiyle bilmem nesiyle insanlara zulüm olmaya başlıyor. Amerikan bayrağı çekiliyor, bu çok gurur kırıcı bir şey. İnsan neden kendi bayrağını dalgalandıra dalgalandıra gezmesin. Teknesi olanlara bakıyorsunuz yok marina, sintine boşaltma, altyapı yok, sıkıntı içindeler.
Hiç denizle ilgili bir rol oynadınız mı?
Biz TRT’ye 13 bölümlük Halikarnas Balıkçısı’nın “Deniz Gurbetçileri”ni dizi olarak çektik. 1960 yıllardaki sünger avcılarının dramını anlatan bir diziydi. Rahmetli Yıldırım Gencer bizim iyi yürekli reisimizdi. Hep teknenin üzerindeydik. TRT Yönetmeni Ayhan Ünal’ın kulakları çınlasın, oynadığım karakterin ismi Poyraz Mustafa’ydı. Denize girilecek. O zamanın sünger elbisesi toplam 85 kilo. Giydirin Altan’ı dedi. Benim travmamı biliyor. “Şaka yapıyorsun herhalde” dedim. “Ne şakası kardeşim, çocuk oyunumu mu?” dedi. “Eyvah” dedim. Emekli SAS komandosu Darı Ağabey bana dedi ki, “Merak etme bir şey olursa 15 saniyede alırım seni”. Beni indirdiler, üç tane de sualtı kameramanı var. Ben havayı veremiyorum, kafamı oynatamıyorum. Teknenin altında şiştim. Ölüyorum dedim. Dibe gideceğim, orada rol icabı süngere bakacağım, bu arada gözlerimde umutsuzluğu oynayacağım. Ne gözü, ayakta duramıyorum ki! Adamlar birden kayboldular. Yukarı çıkıp “Adam gidiyor, çıkarın” demişler. Ne 15 saniyesi, beni 5 dakikada çıkaramadılar. Sualtı kameramanlarından Film Sokağı’nın sahibi Ümit Ağabey “Olmaz Ayhancım profesyonel birini çağırmalıyız” dedi. Sonra Deniz Nakliyat’tan emekli bir ağabeyimiz geldi. O indi yerimize. Hepimizi o oynadı. Adam suyun altında sekiyor, bale yapıyor. Çıktı, beraber seyrediyoruz çekimleri. “Ağabey muhteşemsiniz” dedim. “Yok, Altancım” dedi. Çıktık, otele yemeğe gideceğiz. Giriş kapısındaki ufacık bir yükseltiye takılıp düştü adamcağız. Biz başladık gülmeye, “Gördün mü, biz de karada yürüyemiyoruz” dedi.
Vizyontele’de “Bir insan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan” diye bir repliğiniz vardı. Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrili ama bu kadar kirlettiğimize göre sevmiyoruz herhalde…
Bu, insanların farkında olmadan yaşamasından kaynaklanıyor. Yıllardır denizlere kanalizasyon akıttık. Ondan sonra balık nesilleri tükeniyor diye serzenişte bulunuyoruz. Belediyelerin arıtma yapması şart. Geçenlerde Bandırma’ya festivale gittim, feribot yanaştı bir baktık pislik denize akıyor. Hemen belediye başkanına gittik. Evet, projesi verildi, yapılacak ama üç senesi daha var dedi. Fakat o akmaya devam ediyor. Oysa ivedilikle ilk işinin o olması lazım.
Beşiktaş Belediyesi Meclis Üyeliği’ne seçildiniz. Siyasete girmeye nasıl karar verdiniz?
Politikaya kavgayla girdim. Ben dokuz yıldır aynı sitede oturuyorum. Sitenin yanı futbol sahasıydı. Birden orada inşaat başladı ve duyduk ki buraya Serdar Bilgili, İsmail Ünal ortakmış. “Yazıklar olsun. İsmail Ünal’a Ortaköy’den tek oy çıkarmayacağım” dedim. Duymuş, aradı. Makamına gittim ve bütün kararları, kimlerin imzası olduğunu gösterdi. İsmail Ünal’ın hiçbir suçu yoktu. Özür diledim. İki gün sonra telefon açtı. “Ağabey Belediye Meclisi’nde benimle beraber çalışmanı istiyorum” dedi. Ben kabul etmeyince bana, “Ama senin gibi sahip çıkan insanlar gerekiyor. Bu konuda bize çok faydan olacak” dedi ve beni ikna etti.
Belediyenin denizle ilgili projeleri var mı?
Beşiktaş halkını mahalle mahalle denizle buluşturuyoruz. Belli dönemlerde motorla Boğaz turu düzenliyoruz. Turkcell Kuruçeşme Arena’nın olduğu yer kamulaştırılsa, Beşiktaş Belediyesi örnek bir yeri yapmış olacak. Hem kültür, sanat hem de denizle iç içe olan bir yer. Bir de belediyenin Boğaz’ı temizleme timleri var. Ama bu kültürün okullarda verilmesi lazım. Yani çöpü atmayacağız, onun bir nimet olduğunu algılayacağız. Deniz her şeyi veriyor bize. İyotla havamızı temizliyor, bize midyesini, hamsisini, ahtapotunu, istavritini, balığını, canını veriyor. Bize asfalt parası vermeden bir yerden bir yere git diyor, sana kaymak gibi bir şey sundum diyor. Öğreti veriyor, ufkunu açıyor, baktığın zaman ruhunu temizliyor.
Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj vermek istersiniz.
Denizin enginliğini, özgürlüğünü ve denizin bonkörlüğünü unutmadan yaşamak gerekiyor. Şükretmeliyiz ki üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz.




















