ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Deniz Bize Allah’ın Bir Hediyesi
17 Temmuz 2009 / 13:39
Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Cüneyt Ülsever’e göre, deniz tıpkı bizim gibi bir canlı ve her canlı gibi o da bir gün hastalanıp, ölebilir.

Koca bir yarımadada yaşayan insanlar olarak, etrafımızı çevreleyen o güzelim mavilerin ekonomisini, nimetlerini, sağlıkla ilişkisini, estetiğini, keyfini biliyor muyuz? Her gün attığımız o çöplerin denizi öldürdüğünün farkında mıyız acaba? Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı Cüneyt Ülsever’e göre, deniz tıpkı bizim gibi bir canlı ve her canlı gibi o da bir gün hastalanıp, ölebilir. O maviler bir gün solup, yok olabilir. Oysa onu yaşatmak, bu cinayeti önlemek bizim elimizde. Her şey deniz kültürü edinmekle, denizin farkına varmakla başlıyor aslında. Çünkü Ülsever’in dediği gibi “deniz bize Allah’ın bir hediyesi ve ona sahip çıkmaktan başka çaremiz yok”.

 

Söyleşimize sizin hayat hikâyeniz ile başlayalım…

1951 Ankara doğumluyum. Rahmetli babam Ziraat Bankası memuru, annem de Tekel işçisiydi. Benim doğumum oldukça problemli olmuş. O yılların şartlarında doğumda annemin öldüğüne karar vermişler. Allah’tan yanılmışlar. Beni kancayla çıkardıkları için, kadıncağız bir daha doğum yapamamış. Ben tek çocuk olarak büyüdüm. İlkokul mezunu olmasına rağmen, rahmetli annem eğitime çok düşkündü. Beni Ankara Maarif Koleji’ne verdi. Orası genellikle memur çocuklarının gittiği bir okul değildi. Ama annem bununla yetinmedi, o zamanlar İstanbul’da İngiliz Erkek Lisesi vardı. Onun sınavına soktular beni, kazandım. Ortaokul için İstanbul’a geldik. Babam da tayinini istedi. Sonra liseyi Robert Koleji’nde, üniversiteyi Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde okudum. İlk mastırımı Johns Hopkins Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler alanında, ikincisini ise, Colombia Üniversitesi’nde iktisat alanında yaptım. Sonra da, dünyanın en büyük üniversitesi sayılan Harvard Üniversitesi’nde insan kaynakları ekonomisi üzerine doktora yaptım. Ama üniversitede hiç çalışmadım. Türkiye’ye döndüm ve kendimi bankacılık sektöründe buldum.

 

Neden üniversiteyi tercih etmediniz?

Tamamen maddi koşullar nedeniyle. O zamanlar daha vakıf üniversiteleri yoktu. Devletin ödediği ücretle geçinemeyeceğimi düşündüm. Emlak Bankası’nda yönetim kurulu üyesi ve genel müdür yardımcısı sıfatını altı senede kazandım. Sonra bankacılığı bırakıp, kendime bir şirket kurdum ve ihtisas alanım olan insan kaynakları üzerine çeşitli şirketlere danışmanlık hizmeti vermeye başladım. 1990’ların ortasında Türkiye’de insan kaynakları kavramı henüz gelişiyordu ve şirketler insan kaynaklarını geliştirmek istiyordu. Türkiye’de bu konuda ilk doktora yapmış biri olduğum için işlerim iyi gidiyordu.

 

Yazmaya nasıl başladınız?

Ankara’da devlet tiyatrolarında çocuklar, çocuk oyunları dışında da oyun oynarlardı. Yani Romeo ve Juliet’i, Hamlet’i küçük yaşta seyrettim. Annem elimden tutar, bilet alır ve tiyatroyu seyrettirirdi. Ondan esinlenerek ilk hikâyemi yazmıştım. Sonra okulda hikâye yarışmalarında dereceler aldım. Ama doktora sürecinde yazı yazmayı bıraktım, çünkü tez başlı başına bir bela. Danışmanlık yapmaya başladıktan sonra kendimi daha serbest hissettim. Çünkü o full time bir mesai değildi. 1997’de 28 Şubat dönemi gelmişti. Çeşitli gazetelere, demokrasiyi savunan, eleştiren yazılar yazmaya başladım. Sonra bazı televizyonlarlar yorumcu olarak beni çağırmaya başladılar. 1998 yılının sonunda Ertuğrul Özkök beni Hürriyet’e davet etti. O günden beri köşe yazarlığında 10. yılımı tamamlandı. Onun dışında 13 kitap yayınladım. Bunlardan 4’ü romandı. Şimdi beşinci romanımı yazıyorum. Ölmeden önce romancı olarak kabul edilmek istiyorum. Allah nasip ederse 10 roman yazmadan da ölmeyeceğim.  

 

Neden 10 roman?

Bilmiyorum, ama nedense çocukluğumuzdan beri 5-10-15’lerle düşünürüz. Bizde böyle bir öğreti var. Beş az geldi, 15’i gözüm yemedi, 10’u hedef koydum. Ama tabiî bunun için Allah’ın bana belirli bir süre tanıması lazım. Full time romancı olmadığım için, günümün yarısı gazeteyle geçiyor.

 

Beşinci romanınızın konusundan biraz bahseder misiniz?

İlk üç romanım siyasetle ilgiliydi. Dördüncü romanım cinayet-polisiyeydi. Şimdiki romanımın adı “İtirafçı”. Bir PKK’lının itiraf sürecine girişini yazıyorum. Ama esasında uzun yıllar hayatını kendi açısından bir dava uğruna harcayıp, sonra hayatını boşuna harcamış olduğunu fark eden bir adamın, hep sevgiyi aradığını keşfedip bir kadınla yaşadığı aşktı anlatmaya çalıştığım. Arka planında; terörün niye doğduğu, teröristin kim olduğu, hangi ruh halinin insanı terörist yaptığı var. Bunlar için terörist psikiyatrların, analistlerin kitaplarını okudum. 

 

Bizim edebiyatımızda cinayet romanları pek fazla değildir. Neden bu türü seçtiniz?

Evet, çünkü bizim geleneğimizde çok planlı cinayetler işlenmemiş. Ya biri birine kızar, ya namus meselesi der ya da basit bir meseleden diğerini vurur. Bu gelenek olmayınca da, cinayet ve polisiye roman bizim ülkemizde çok fazla kabul görememiş. Son yıllarda yazan sayısı artıyor, ama bizde polisiye roman “edebiyat tarzı” bile sayılmaz. Benim polisiye yazmamın nedeni, okurla akıl oyunu oynamayı çok seviyor olmam. Okur romanın sonuna kadar katili, olguyu merak ederek ve çözmeye çalışarak okuyor. Bu benim çok hoşuma gidiyor.

 

Peki, deniz hakkında bir roman yazmayı düşünür müsünüz?

Ben deniz hakkında çok az şey bilen biriyim. Ama yazları yaşadığım Saroz’un korunması, sahip çıkılması için köşe yazıları yazdım. Saroz’un denizi için uzmanlarla konuşup, onların uyarılarını köşeme yansıttım. Bir dönem Saroz’dan petrol boru hattının, geçirilmesi dedikoduları vardı. Ben böyle bir şey olamaz, bu cinayettir, o deniz ölür diye yazınca, konu ön plana çıktı. Milliyet, benim yazıma dayanarak manşetler attı. Birkaç gazeteden birkaç köşe yazarı daha olaya sahip çıktı ve en azından şimdilik petrol boru hattının Saroz’a döşenmesini geri püskürttük. O zamanlar ben oradaki mitinglere katıldım. Çevrecilerle işbirliği yaptım. Bilgi Üniversitesi’nde bir konferansa ön ayak oldum.

 

Ülkemizdeki deniz kültürü yoksulluğu konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bizim en çok denize yanaştığımız yer; karaya otel yapıp, turisti getirip, denize sokmak. Yunanistan’a gidin, hemen hemen bütün kırmızı et yemeklerinin adı Türkçeden; Türkiye’ye gel hemen hemen bütün balıkların adı ise, Rumcadan geliyor. Belli ki balığı biz onlardan öğrenmişiz. Balık yemeği dediğimizde; ızgara, tava, hadi bilemedin buğulama biliyoruz. Balık dünyanın her yerinde 50 bin şekle giriyor. Denizin ortasında yaşayıp da, denizi bu kadar az tanımak garip. Bizim aklımızdan sadece gidip başka yerleri fethetmek mi geçiyordu, bilemiyorum. Türk insanı denizin ekonomisini, nimetlerini, sağlıkla ilişkisini, estetiğini, keyfini bilmiyor. Son yıllarda da denize kıyısı olan şehirlerimiz beton yığını haline gelmeye başladı. 20 yıl önceki Bodrum, bundan çok daha güzeldi. Denizin taşımacılığından, turizminden faydalanmayı öğrenmemiz lazım. Geçenlerde okudum; galiba İstanbul’dan Bodrum’a sefer yapan özel şirket vazgeçmiş bu işten. Bunu aklım almaz. İstanbul’dan Bodrum’a tatile giden insanın vapurla gitmesi kadar keyifli bir şey olamaz. Vapura isterseniz arabanızı da koyuyorsunuz. Bundan daha güzel bir hizmet olamaz. Yemeğini yiyorsun, akşam yatıyorsun. Bunu insanlar istememişler ki, böyle bir sefer kalkmış. Yazık!

 

Kışın İtalya’da yaşıyorsunuz. Deniz kültürü açısından oradaki gözlemleriniz nelerdir?

İtalya da bizim gibi bir yarımada, ama neredeyse bizim yarımızdan küçük. İnanılmaz bir deniz kültürü var. Denize girmek için ufacık bir alanı bile değerlendiriyorlar. Evler denize en az yüz metre uzaktır. O yüz metre kamu alanıdır. Denize giren insandan para alınmıyor. Plajlar; şemsiye, şezlong kiralarsan para kazanıyor. Deniz insanların. Bunların en meşhur geleneği makarnadır. Artık makarna yemeklerinin çok önemli bir bölümü deniz mahsulleri ile yapılır hale gelmiş. İki geleneği birleştirmişler.

 

Bizim eğitim sisteminde de “deniz” anlamında bir eksiklik yaşanıyor…

Memlekette kaç tane dağ var, onun üstünde ne tür ağaçlar yetişir biliriz, ama denizlerimizin adından başka bir şey bilmeyiz. Denizler hakkında çocuklarımıza hiçbir bilgi vermiyoruz. Şimdiyi bilmiyorum ama benim zamanımda bilinç de verilmiyordu. Deniz kirliliği diye bir kavramı yeni öğrenmeye başladık. Niye vakıf üniversiteleri denizcilik kavramı etrafında okullar geliştirmiyor? Turizmde denizcilik ayrı bir uzmanlık konusu mu? Gastronomi içinde acaba deniz yemekleri bölümü açılıyor mu? Bunlara talep var mı? Bilmiyorum. Ama Boğaz’ı dolaşalım, deniz ürünleri satan lokantalar, meyhaneler tıklım tıklım dolu. Benim bildiğim şu: Biz herhalde denize bakıp hiçbir şey yapmadan rakı içmeyi tercih ediyoruz.

 

Denizcilik sektörünü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Genel krizden her sektör nasibine düşen payı alıyor. Ama gemicilik sektörü benim bildiğim kadarıyla hiçbir zaman devlet tarafından teşviklerle korunmadı.

 

Denizcilik Bayramı’yla ilgili nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Kim denize zerre kadar emek vermişse bir vatandaş olarak, o insanlardan Allah bin kere razı olsun. Deniz bize Allah’ın bir hediyesi. Sahip çıkalım. Denizin canlı olduğunu, her canlı gibi onunda hastalanıp, ölebileceğini bilelim.

 

Vira Dergisi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Gayet güzel, gayet şık, hoş, güzel resimleri olan dolu dolu bir dergi…

 

Vira Dergisi

Röportajlar Kategorisindeki Diğer Haberler
VİDEO GALERİ
YAZARLAR
ANKET
Gemi inşa sanayimiz 2012 yılını nasıl geçirecek?
E-BÜLTEN