




“Deniz bile acı çeker ah agapi mou”, “Vira Vira demir aldı dünya, açılmış hayalleri rüzgârlara”, “Çıkıyor kayık, iniyor kayık, vurulan bir atın sırtından inip, şahlanan bir ata biniyor kayık”, “Ne duruyorsun be at kendini denize”… Tüm bunlar denizin ritmini, özünü içeren şarkı ve şiirlerden sadece birkaçı. Bu unutulmaz sözleri bize hatırlatan ise, ekranlardan tanıdığımız başarılı haber spikeri Gökmen Karadağ oldu. Mavilerin tam içinde olamasa da, ona olan sevgisini mısralarla dillendiren Karadağ, yeni sayımıza konuk olarak, deniz kültürü ağacımızın daha fazla yeşermesi için Vira Dergisi’nin uçsuz bucaksız denizlerine bir tohum attı.
Doğduğunuz yerle, büyüdüğünüz yere bakınca doğu- batı sentezi bir öykünüz varmış gibi görünüyor…
1970 yılında Erzincan’da doğdum. 1972’de de, İzmir’e yerleştik. Belli bir yaşa kadar yazları memleketime gittim. Böylece kısa bir süre de olsa köyün havasını soluma fırsatım oldu. Bu nedenle kişilik yapımda doğu ve Ege sentezi olduğunu düşünüyorum. Ege’nin öteki yakasındaki yunan müziği, Rum havaları beni çok etkilemiştir. Ergenlik dönemimde Yunan müziğinin beni bu kadar etkilemesinde Yeni Türkü’nün büyük etkisi vardır. Ben ve benim gibileri Yeni Türkü iki şekilde etkilemiştir. Birincisi politik açıdan. Yani Yeni Türkü’yü dinleyenlerin politik bir duruşu vardır. Bunu Yeni Türkü ne kadar üstlenir bilemeyiz. İkincisi Yunan ezgilerinin, Murathan Mungan gibi muhteşem bir şairin sözlerine eşlik etmesidir. O politik arayışın bir karşılığını iki halk arasındaki dostluk, barış, yakınlaşma unsuru olarak gördüm hep.
Böylesine bir atmosferden sonra İzmir’e nazaran çok daha kalabalık olan İstanbul’a geldiniz. İlk zamanlar neler yaşadınız?
Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni kazanarak İstanbul hayatım başlamış oldu. Başlangıçta İstanbul’da çok sıkıntı çektim. İstanbul daha kalabalık, daha metropol. Ne zaman İzmir’e gitsem “oh be” diyordum. Çünkü benim meydanım Taksim Meydanı değil, Konak Meydanı idi. Fakat bir noktadan sonra da İstanbul’a alıştım. Boğaziçi Üniversitesi, sosyal yönü çok güçlü bir kampüstür. Ben de Folklor Kulübü’nde aktif görev aldım. Tiyatro Kulübü’yle çok yakın ilişkilerim vardı. O zaman Kardeş Türküler Grubu’nun çekirdek ekibiyle birlikte halk müziği çalışmaları yapmıştık. Türküleri farklı bir şekilde yorumlama arayışı, bizim o sıralar kafa patlattığımız konulardı. Ürettiğimiz aranjmanlar vardı. Bugün Kardeş Türküler, oradan kökünü alan bir arayışın çok ileri bir noktaya taşınmış bir projesidir. Boğaziçi Üniversitesi’ne dair mühendislik hatırası mı; yoksa kulüp, sanat, siyasi hareket hatırası mı daha baskın diye düşündüğümde, ikincisinin daha baskın olduğunu görüyorum.
“Ölülerin Kayıkçısı” adında bir müzik grubu kurmuş olduğunuzu öğrendik. Neden bu isim?
Mitolojide Kharoon adında bir kayıkçı vardır. Bedelini verenleri nehrin bir kanarından öbür tarafına geçirir. Ama oradaki bedel ödeme metaforunu bir şekilde başka bir yoruma çekmiştik. Uzun bir süre müzikle ilgilendim. Babam Ali Karadağ emekli öğretmendir. Onun dördüncü çocuğuyum. O sıra maddi olarak ayaklarımın üzerinde duramıyordum. Bir yandan da ne yapacağıma karar vermeye çalışıyorum. Bir mühendis olarak kariyer yapmak için bazı çekincelerim vardı. “Daha farklı bir hayat seçebilir miyim?” diye kendi opsiyonlarımı olabildiğince zorlamaya çalışıyordum. Müzik bunlardan birisiydi. Çok iddialı bir şekilde albümümüzü çıkarmak üzereydik. Ancak hiç beklemediğimiz bir şekilde, birden fazla olumsuz faktör aynı anda bir araya geldi. Birtakım maddi ve manevi iflaslar yaşadık. Ondan sonra istemeyerek de olsa yüreğime gömdüğüm bir şey olarak kaldı.
Televizyon dünyasına nasıl girdiniz?
Ben hayatımı kazanmak adına arayışlarımı sürdürürken, Ağabeyim Köksal Karadağ beni seslendirme, dublaj işlerine bulaştırdı. Bir yıl bu alanda çalıştım. Sonra iyice opsiyonlarım tükendi. Kendime son bir altı ay tanıdım. O altı ay içinde mühendislik dışında bir işte dikiş tutturamazsam, bütün fantezileri bir kenara bırakacaktım. Medyayı deneyeyim dedim ve spikerlik kursuna gittim. O kursta Ayşe Olcay da benim hocalarımdan biriydi. Ayşe Hanım, o sıralar HBB’de ana haber spikeriydi. O kurstan bayağı fayda sağladım. Kursu bitirdim. Ayşe Hocam’ın da yardımıyla HBB’de dış haberler kadrosunda muhabir olarak çalışmaya başladım. Sonra bir sürü farklı kanalda editörlük, muhabirlik, sunuculuk yaptım. Şu anda da TV8’de sekiz yılım bitti. Medya alanındaki eğitim eksiğimi gidermek için İletişim Fakültesi’nde yüksek lisans ve doktora yaptım. Şimdi bir yandan da üniversitede yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak görev yapıyorum. Böylece hocalık duygularımı da tatmin ediyorum. Hocalığı seviyorum. Babamın da öğretmen olmasından kaynaklanıyor belki de. Bir yandan da medyada işimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum.
Mühendissiniz. Müzik, hatta tiyatro ile ilgilenmişsiniz. Bu ilgi alanlarınızın habercilik yolculuğunuzda size sağladığı katkılar oldu mu?
Bütün haber üretim süreçlerinde müzikle ilgilenmiş olmamın da, endüstri mühendisliği eğitimi almış olmamın da faydasını gördüm. Mühendislik insana sorunları teşhis etme ve bunların çözümlerini araştırma, bilgiye erişme formasyonu, pratik düşünme yeteneği kazandırır. Bu da televizyon haberciliğinde önemlidir. Ama endüstri mühendisliği bilgisini en üst düzey kullandığım televizyon programı seçim gecesi yayın planlamasıdır. TV8’de son seçimlerde bu sorumluk bana verildi. O kadar karmaşık ki. Konuklu bölümleriniz, başka bir stüdyoda sonuç açıklanmasına yönelik seanslarınız, Türkiye’nin başka noktalarından bağlantılarınız var ve seçim sonuçlarını açıklamaya kaçta başlayacağınız belli değil. Belli bir seçim yayın saati var, ama kimse o saati beklemiyor. Birileri deler delmez de, diğerleri hemen peşinden gidiyor. Bütün bu belirsizler içinde, işlerin yolunda gitmesini sağlamam gerekiyordu. Bu arada da hiçbir konuğu kırmamalı ve onlara eşit süreler tanımalıydım. Çok zor bir projeydi. Mühendislik bilgimi kullanarak altı farklı yayın senaryosu yaptım. Bu senaryoların hangisinin devreye gireceğini, hangi saatte hangisinin çöpe atılacağını planladım. Açıkçası bir sonraki seçim yayınını kafam rahat bir şekilde bekliyorum. Çünkü olayı çözdüm. Kendime özgü de bir algoritma geliştirdim.
Peki, deniz desek bize neler söylemek istersiniz?
Deniz, benim için uygarlıktır, kültürdür, hayat biçimidir. “Peki, sen bu hamurun içinde yoğrulabildin mi?” diye sorarsanız, tam olarak evet diyemem. Deniz çok sevdiğim, ama huyunu suyunu yeterince bilemediğim bir kadın gibi. Bu yüzden onunla ilgili şarkılara, şiirlere sık sarılırım. Zülfü Livaneli’nin mübadele acısını anlatan o şarkısı mesela, “Deniz bile acı çeker ah agapi mou” diye başlayan, Yeni Türkü’nün “Vira Vira demir aldı dünya, açılmış hayalleri rüzgârlara” parçası, sonra Nazım’ın Hazar’ı biraz da korkutucu bir dille anlatan şiiri: “Çıkıyor kayık, iniyor kayık, vurulan bir atın sırtından inip, şahlanan bir ata biniyor kayık”… Ama hepsi bir yana Orhan Veli’nin Hürriyete Doğru’su bir yana. O benim için muazzam bir deniz tablosu. Hele bir de “Ne duruyorsun be at kendini denize” diye bitiyor ya. Bu arada benim denizi sevmeme gibi bir şansım yok, çünkü sevgili eşimin adı Deniz. Babası, Deniz Gezmiş arkadaşlığı ve sevgisinden dolayı o ismi koymuş. Hani Can Yücel’in Mare Nostrum diye şiirleştirdiği adam. Yani deniz benim için birden fazla hayranlık ve aşkı tek başına sırtlanan bir sözcük.
Edebiyata böylesine konu olan muhteşem bir varlık, maalesef ki hor kullanılıp, kirletiliyor.
Cinayetten, katliamdan hiçbir farkı yok. Yakın zamanda İzmir’de Üçkuyular’dan Bostancı’ya vapurla geçtim. Biraz da çocukluğumu hatırlayarak uzun uzun baktım. Rengi, kokusu… Deniz resmen ölmüştü. Öncelikle bireysel düzeyde gerçekleştirilen kirlilik gelir akla. Yani çöp gibi şeyler atmak. Bu büyük bir duyarsızlık, vurdumduymazlık. Bir hak gaspı. Günü ve kendisini kurtarmaktan öte, bir bilinç taşımak istemeyen bir sürü insanın tipik davranış şekli. Ama yine de bireysel düzeydeki kirlilik, sanayi kirliliği yanında az kalır. Yani insanların denizi kirletmemesiyle ilgili her türlü eğitim, bilinçlendirme çalışması kampanyası, bu konuda sizin gibi dergilerin ve STK’ların her türlü faaliyetine sonuna kadar aktif destek veririm, ama benim için şehir kanalizasyonlarının, sanayi atıklarının, kıyıya yakın basılan sintinelerin yarattığı kirliliğin önlenmesi, tanker kazalarının yol açtığı petrol faciaları çok daha önemli. Bence asıl bu konuda mücadele etmeli.
Vira Dergisi de basın düzeyinde deniz kültürü edinme ve deniz kirliliği gibi konulara karşı mücadele veriyor.
Tüm emeği geçenlerin eline sağlık. Sektörü buluşturan bir dergi, ama sadece bir sektör dergisi değil. Benim için güzel olan da bu. Yani dergi benim gibileri de sarıyor. Özellikle ilk kez karşılaştığım bilgiler, hikâyeler çok hoşuma gidiyor. Hafızama kaydediyorum ve yeri geldiğinde kullanıyorum. Dergi aynı zamanda bizim için önemli bir haber kaynağı, bir referans. Ne zaman telefon açıp aktüel bir denizcilik haberiyle ilgili bilgilerine başvursak, umduğumuzdan daha fazla yardım alıyoruz. Bizi doğru kaynaklara, doğru insanlara yönlendiriyorsunuz. Yani haber merkezimizde bir denizcilik uzmanı yok, ama çok şükür Vira’daki arkadaşlarımız var.





















