ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Deniz Mücadele Demektir
22 Mayıs 2010 / 11:10
Metal Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özgül, uzun vadede düşünmenin önemini Vira Dergisi ile paylaştı.

“Siz yatla çıkmışsınız bir koya. O koyun güzelliğini yaşamışsınız. Eğer giderken çöpünüzü atıyorsanız oraya, yani bu bilinç yoksa sizde, yapacak bir şey de yoktur. Bir dahaki sene tekrar geldiğinizde herkes böyle yaptığı için o güzelliği göremeyeceksiniz demektir”. İnsanların kısa vadeli menfaatlerinin peşine düşmemesi gerektiğini böyle bir örnekle anlatan Metal Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Özgül, uzun vadede düşünmenin önemini Vira Dergisi ile paylaştı. Dünya inşaat sektöründe önemli bir yeri olan Metal Yapı’nın yaptığı projelerden bahseden Bülent Özgül ile hoş bir söyleşi gerçekleştirdik. Bakın Bülent Özgül maviler için nasıl mesajlar verdi…

 

Ankara doğumlu olduğunuzu biliyoruz. Öğrenim hayatınız da Ankara’da mı geçti?

Evet, 1957 Ankara doğumluyum. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara TED Koleji’nde bitirdim. Ardından da OTDÜ Endüstri Mühendisliği’nde okudum ve aynı bölümde master yaptım. Sonra İstanbul Beymen Grubu’nda iki sene çalıştım. Şu anda da Metal Yapı var.

 

Metal Yapı nasıl kuruldu?

Metal Yapı Suudi Arabistan’da başka bir isim altında kuruldu. Sonra 6 Kasım 1983’te biz Suudi Arabistan’a gittik, 1988’de Türkiye’ye döndük. İşte Metal Yapı’nın ismi o yıl verildi. 1970’lerde kayınpederimin Metal Artı Yapı diye bir firması vardı. Dolayısıyla biz Metal Yapı A.Ş. olarak kurmuş olduk. Aslında inşaat sektörünün bir alt sektörü olarak hizmet veriyoruz. Binaların dış cam ve metal kaplama işlerini gerçekleştiriyoruz. Teknik ismi giydirme. Binayı dıştan giydiriyoruz. Bu cam da olabiliyor, cam-metal karışımı da.

 

Şirket olarak sadece Türkiye’de değil, yurtdışında da faaliyet gösteriyorsunuz…

Şu anda Türkiye’de bir tane projemiz var, o da belediye tarafından durduruldu. Onun dışında tüm projelerimiz yurtdışında. 11 ülkede işimiz var. Batıda Fransa, Lüksemburg, Belçika; kuzeyde Romanya, Ukrayna, Rusya; doğuda İran, Katar, Türkmenistan; güneyde Libya olmak üzere büyük bir coğrafyada iş yapıyoruz. Yurtdışında beş altı tane şirketimiz var. Bir kısmı anonim, bir kısmı limitet, bir kısmı branş şirketi. Dünyada prestij getiren binalara imza attık. Fransa’da Le Monde Gazetesi ile Millet Meclisi’ni biz yaptık. OECD binası da bizim işimizdi. O dönemde Bush gelip açmıştı, önemli bir mimariydi. En son Brüksel’de konsey ve parlamentonun olduğu meydanda çok büyük bir iş bitirdik. Brüksel Havaalanı’nı yaptık. Türkiye’de yaptıklarımızı saymıyorum, çünkü Türkiye’de zaten tanınıyoruz. Yapı Kredi Plaza ile başladık. En son yaptığımız ise İstinye Park. Eğer kısmet olursa Park Merkez’in cenovasyonu var. Şu anda Romanya Bükreş’te Avusturyalı bir firmaya Petrom City’i, Kiev’de havaalanını yapıyoruz. Orada da bir fabrikamız var ve yaklaşık sekiz senedir Ukrayna’da faaliyet gösteriyoruz. Yani devletin prestijli tüm binalarını, bakanlıkları, müzeleri yaptık. Hepsi çok önemli projelerdir.

 

Dünyada birçok önemli projeye imza attınız. Türk firmalarının bu sektördeki durumu nedir?

Global olarak Türkler inşaat sektöründe ikinciliğe yükseldiler. Geçen sene üçüncü sıradaydık. Türk inşaat firmaları Romanya’dan doğuya, kuzeye ve Türkiye’nin güneyine çalışıyor. Buna rağmen dünya ikincisi oluyoruz. Bunun alt sektörü olan cephe sektörüne gelindiğinde, Metal Yapı’nın büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’deki ilk giydirme cepheyi biz yaptık. Yapı Kredi Plaza’yı yapmamız piyasaya cesaret verdi. “O yaptıysa, ben niye yapmayayım?” anlayışı var. Türkiye; Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Ortadoğu, Arabistan ve Libya gibi ülkelerde varlığını göstererek büyüdü. Şu anda Türk cephe sektörü epey döviz kazandırıyor. Ancak batı; kalite normları, standartlar, iş güvenliği ve işçi-işveren ilişkileri açısından zor bir yer. Biz 2002’den beri oradayız. Bu da Metal Yapı’nın güçlenmesini sağlıyor.

 

Ar-Ge son derece önemli olmasına rağmen, Türkiye bunu geç fark etti. Bize Ar-Ge çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

Türkiye’de bizim sektörümüzde genellikle bir tembellik var. Bizimkiler Ar-Ge’sini yapan, sistem oluşturan firmalardan sistemleri satın alıp, bunu kesip, biçip, terzilik yapıyorlar. Biz bunu hiç yapmadık. İlk günden beri kendi sistemimizi kendimiz ürettik. Biz bugün Belçika’ya kendi sistemlerimizi kurduk ve uyguluyoruz. Türkiye’den dışarıya ihracat yapan, Türkiye’de üreten, fakat dışarıda monte eden bir konuma geldik. Gerekli bütün altyapıyı oluşturduk. Türkiye’de insanlar kısa vadeli düşünüyorlar. “Benim işim bitsin, nasıl olursa olsun” diyorlar. Avrupa’da ise kaliteli cephe yapmak zorundasınız, aksi takdirde sigorta şirketi daha yüksek fiyattan sigortalıyor binayı. Dolayısıyla satması ve kiralaması da zor oluyor. Prestijli ve yapılması zor olan, mühendislik isteyen işlerde adres biziz. Bin projenin bininde de müşterilerimi mutlu olarak bıraktım.

 

Türkiye diğer ülkelere göre, inşaat sektöründe ekonomik krizden nasıl etkilendi?

İnşaat sektöründe her gün daha fazla yapı yapılıyor. Satılmasa durur. Bu sektörde Türkiye bir kriz yaşamadı. Yurtdışına baktığımızda ise, sadece belirli ülkeler krize girdi. Doların veya Türk Lirası’nın gereksiz yere değerli olması, bizim bir bacağımızı kopardı. Biz tek ayak üzerinde sıçrıyoruz, ama yine de başarıyoruz. Krizden zayıf halkası olanlar etkilenir. Ama ben Türkiye’nin, Türk müteşebbislerinin zayıf halka olmadığını biliyorum. Herkes kalite için uğraşıyor. Türk liramız doğru düzgün bir yerlerde olsaydı; bu kriz ve işsizlik sorunu da olmazdı. Türkiye kaynaklarını yanlış yere ayırdı. Brüksel’de üç tane shopping center var, burada bir semtte neredeyse dört tane. Onun yerine sanayiye kaynak ayırmalıydı Türkiye. Onun da tek yolu yurtdışına satabilmektir. Bunun için de doğru kurun olması gerekiyor.

 

Biraz da sosyal sorumluluk projelerinizden bahsedelim…

Biz işimizde sosyal sorumluluğumuzu fazlasıyla yapıyoruz. 35 milletten insan bir Türk firmasından ekmek yiyor. İyi işler yaparak; “Türkler kaliteli iş yapıyor” imajının oluşmasını sağlıyoruz. Bu kadar çalışkan olmayabilir, bu kadar büyümeye gerek yok diyebilirdik. Ayrıca bizim sanat departmanımız “Vapuristan Projesi”ne destek verdi. Ayrıca bir arkadaşımızın, Bülent Güngör’ün ekibinin yelkenlisine de sponsor olduk. Kendi adıma yüzmeyi çok severim. Yavaş yavaş yelkenli alıştırmaları da yapıyorum.

 

Denizle ilk karşılaştığınız zamanı hatırlıyor musunuz?

İlk karşılaşmam Akçakoca’da oldu. Dalgaların arasında yüzme öğreniyordum. Yıllarca yaz aylarında Ankara’dan Akçakoca’ya gittik. Bir nevi Karadenizli gibi olduk. Orada birçok arkadaşımız oldu. Onlar denize, “hırçın” derler. Karadeniz’in dalgaları ürkütücüdür. Bana deniz dendiği zaman daha çok çocukluk anılarımı hatırlıyorum; bir mücadele, uğraşma, doğayla tabiatla ilgili şeyler aklıma geliyor.

 

Türk insanı denizlerinin pek farkında değil. Bu farkındalığı oluşturmak için neler yapılmalı?

Bu siyasetle değil, stratejik düşünceyle olabilir. Tam olarak bilmiyorum, düşünce kuruluşları bunun üzerine kafa yoruyor mu? İnşaatı iyi tanıdığım için buradan genelleştirme yaparsam; insanlarda kısa vadeli menfaatlerini, uzun vadeli menfaatlerinin önünde tutan bir yapı var. Devlet de buna izin veriyor. Çünkü devleti seçen de yine o mantık. Bizim genetik kodumuzda galiba bireysellik var. İstanbul’un veya diğer yerlerin bu hale gelmesinin sebebi, insanların kendi ayaklarına çelme takması. İstiyorlar ki, kendilerine 10 kat için izin veren belediye yönetimi başa gelsin. Yani toplumsal insan yapımız biraz pragmatik, biraz egoist. Bu trafikten de bellidir. Türkiye’de emniyet şeridi yoktur. Tepkisiz bir toplumuz. Mesela Fransa’da bir araç sağ şeride geçse, bütün arabalar korna çalar ve o araç rezil olur. Bunu biz de yaptığımız için toleranslı davranıyoruz ve o adama yardım ediyoruz. İşte bu kültür denizde de var diye düşünüyorum.

 

Deniz severler için bir mesaj alabilir miyiz?

Siz yatla çıkmışsınız bir koya. O koyun güzelliğini yaşamışsınız. Eğer giderken çöpünüzü atıyorsanız, yani bu bilinç yoksa sizde yapacak bir şey de yok demektir. Bir dahaki sene tekrar geldiğinizde, herkes öyle yaptığı için o güzelliği göremeyeceksiniz. Yani uzun vadeli düşünme yok. Bu bilincin oluşturulması için kontrol sistemlerinin kurulması lazım. Türkiye’nin kültürel problemleri var. Bunun uzantısı da denize yansıyor.

 

Bizimle Vira Dergisi ile ilgili düşüncelerinizi de paylaşır mısınız?

Ben okumaya çok meraklıyım. Her konuda dergi çıkıyor ve boşluklar dolduruluyor. Dolayısıyla elinize sağlık diyorum.  Fakat okumayan bir toplumuz. Size “Allah kolaylık versin” diyorum. Derginizin gerek formatı, gerek fotoğraf kalitesi çok güzel. Bir kültür, bir bilinç oluşturmada çok büyük katkınız olduğunu düşünüyorum. Siz de bir misyon üstlenmişsiniz.

 

Vira Dergisi

Röportajlar Kategorisindeki Diğer Haberler
VİDEO GALERİ
YAZARLAR
ANKET
Gemi inşa sanayimiz 2012 yılını nasıl geçirecek?
E-BÜLTEN