




Önce kısaca özgeçmişinizi öğrenebilir miyiz?
12 Eylül 1967’de İzmir-Karşıyaka’da doğdum. İzmir’de eğitimimi tamamladım. TRT’nin sınavına girdim ve kazandım. 1989’da TRT Ankara Televizyonu’nda spiker olarak göreve başladım. Bir yıl TRT’de çalıştım. Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star’dan teklif aldım ve Almanya’ya gittim. İki yılın ardından İstanbul’a döndük. Sonra dört buçuk yıl kadar ATV’de çalıştım. 11 yıldır da TV8’deyim. Şu ana kadar kamera önünde ve arkasında yapmadığım hiçbir şey kalmadı. Yani kongrelerden tutun da, her türlü seçime, depremden tutun da iki büyük savaşa kadar hepsini ekrandan anlattım, ekranda yaşadım. Bu yıl yirminci yılım doldu.
TRT’nin sınavı ile hayatınız değişti herhalde. O sınava katılmaya nasıl karar verdiniz?
Bir an evvel hayata atılmak, çalışmak ve üretime katılmak istiyordum. Öyle bir sınavın olduğunu öğrendim, şansımı denemek istedim. Çevremin de teşviki oldu. 18 bin kişi sınava girdi. Beş sınav sonucunda 36 kişi kaldık, sekiz kişi de televizyona seçildi. Onlardan biri de bendim. Bir yılı bulan bir süreçti, hayli zorluydu. O dönemde televizyon algılaması şimdiki gibi değildi. Tabii şans da var işin içinde, emek de…
Ekranda başınızdan geçen ilginç anıları bizimle paylaşır mısınız?
1991 ya da 92’de haber dekorum, çivilerin üzerine takılı bir dünya haritasıydı. O pano iner ve aynı yerde “blue box” sistemiyle haber okunurdu. O da Ümit Aktan ile Jülide Ateş’in sunduğu bir programdı. Haberi okurken, arkamdaki pano yerinden kurtuldu ve sırtıma düştü. Tabii sarsıldım. Baktım, etrafta herkes kahkahalarla gülüyor. O gün Ümit Aktan’la Jülide Ateş’in konuğu olarak stüdyoya gelen rahmetli Atilla İlhan, dizlerini döve döve gülüyordu. Bu gülmeler karşısında, ben de bir refleksle başımı eğdim, güldüm, sonra kaldırdım. “Haberlere kaldığımız yerden devam ediyoruz” dedim. O sırada da bir kameraman arkadaş arkamdan geldi ve o panoyu çekti. Bu enteresan bir şeydi. Onun dışında bir gün yine ATV’deyim. O dönemde ana haberi Ali Kırca okuyordu. Yıllık izne gidince ana haberi ben okumaya başladım. Çok yoğun bir gündem vardı. Bazen hatalar ardı ardına gelir, başınıza bunların gelebileceğine siz bile inanamazsınız. O dönemde iletişimimizi prompter cihazına yazılan mesajlarla sağlıyorduk. Fakat cihaz arızalanmış, mesajları göremiyorum. Ben akışa göre birinci haberi okudum, haber girmedi. Herhangi bir mesaj da gelmedi. Herhalde haber yetişmedi dedim -ki yetişmemiş, ikinci habere geçtim. O haber de hazır değil. Üçüncüyü anons ettim. O, yangın ile ilgiliydi ve o ilin valisiyle bağlantımız vardı. Ben kameraya döndüm, atıyorum “Adana Valisi Sayın Ahmet Mehmet şu an telefon hattımızda” dedim. Karşıdan uykulu bir ses “Alo” dedi. Yanlış birini bağladıklarını anladım. “Sanıyorum bağlantıda bir hata oldu” dedim ve döndüm. “Şimdi Ankara’ya arkadaşımız Erhan Karadağ’a dönüyoruz” dedim. Bağlandık, ama Ankara’da boş bir koltuk vardı. Tekrar döndüm başka bir haber okudum, o haber de hazır değildi. Ardından yönetmen bağırarak, “Ecevit haberi hazır!” dedi. Haberi okudum, o haber girdi. Koltuğuma çökmüşüm. Canlı yayında her şey olabiliyor. Bu bir takım işi ve küçük bir aksama bile, pek çok şeyi darmadağın edebiliyor.
O an neler hissettiniz?
O an sizi kurtarabilecek hiç kimse yok. Tek başınızdasınız. Her an için kendi işini ve sorumluluğunu bilmek ve her şeye hazırlıklı olmak zorundasınız. O anda adrenalin yükseliyor. Bir yandan düşünüyorsunuz “Şu an ne yapabilirim, ya da şu an ne oluyor”; bir yandan da bunu boşluk bırakmadan sözcüklerle tamamlamaya çalışıyorsunuz. Seyirciyi de ikna edebilecek şekilde bir hikâye yazıyorsunuz. Yani “Aslında Ankara’ya gidecektik ama Ankara’da şöyle bir şey oldu, şimdi isterseniz Adana’ya gidelim, ama Adana’da da böyle bir şey oldu” gibi sözler kullanmalısınız. Fakat bu, bir süre sonra seyirci için de çekilmez bir hal alabiliyor. Aynı anda farkında olmamız gereken birçok şey var. Sesiniz, görüntünüz, haberin içeriği, ilginiz, fikri takibiniz, bilgi birikiminiz çok önemli. Gün gelir haber masasında otururken, bir patlama olduğuna dair bir yerden bir cümlelik bir haber gelir. Onunla ilgili 2-3 saat yayın yapmak durumunda kalırsınız. O sırada editörler bağlantı yapılacak kişileri ararken, siz de tecrübelerinizden yola çıkarak, olayı anlatırsınız. Örneğin, 11 Eylül saldırıları gibi. O saldırıda baktım, İkiz Kulelere bir uçak girdi. Ne görüntüsü demeye kalmadı, anladık ki bir saldırı. Ben masaya oturdum ve yanılmıyorsam 6-7 saat yayın yaptım. O an dünya düzeninde çok büyük bir değişim olmaya başlamıştı. Şüphesiz, spikerin önce bunu algılaması şart. Çünkü stüdyodaki konuklara ona göre soru yöneltmek durumundasınız. Sonuç olarak biz ekranda suya yazı yazar gibi olan biteni anlatmaya çalışıyoruz.
Sizin gibi bu mesleğe gönül vermek isteyenler ne yapmalı?
Bence insanlar ekrana çıkmadan önce, tüm gelişimlerini belli bir ölçüye getirmek zorunda. Ekran, çok göz boyayıcıdır. Kimileri şöhret budalalığına kanabilirler, ama koltuklar gelip geçicidir. Mühim olan yaptığınız iş ve o işte kalıcı olmaktır. İyi bir eğitimi, kişisel yeteneği varsa ve bunları bir başarıya dönüştürülecek bir yapıdaysa, bu işi bilenler tarafından da “yapabilirsin” deniyorsa, bu işe girsinler. Kimseyi eleştirmek adına söylemiyorum, ama pek çok meslektaşımızı görüyoruz, henüz gelişimlerini tamamlamadan ekrana çıktıkları için, önlerindeki prompter cihazı gittiğinde ya da haber kâğıdı önlerinden alındığında, üzerine üç beş cümle edemeyecek arkadaşlar var. Mesleğim adına üzülüyorum.
İzmirli biri olarak denizle aranız iyi olmalı…
Denizle aram tabii ki iyi. Dalga sesleriyle büyüdüm. Denizin hem kokusu, hem kendisi benim için çok önemli oldu. Arkadaşlarımla sazlıklardan kamış kesip balık tutardık. Balık tutmak bir sabır, denizle bütünleşme işidir. Maksat orada balık tutmak da değil, o dinginliği, o huzuru yaşamak ve bulmaktır. Deniz beni her zaman rahatlatmıştır. Denizden uzak olduğumda kendimi kıstırılmış hissetmişimdir. Deniz; özgürlük, sonsuzluk ve mutluluktur. Ankara’da, Almanya’da yaşadığım yıllarda denizden uzak kalmıştım. Özlemimi dindirmek için kendime bir ufuk çizgisi belirlerdim o zaman ve o ufuk çizgisinin arkasının deniz olduğunu hayal ederdim. Kendimi kandırırdım açıkçası. İstersem denizi görebilirim derdim ve hatta kokusunu duymaya çalışırdım.
Ülkemiz deniz zengini ama biz bunun bir türü farkına varamadık, öyle değil mi?
Türkiye’nin üç tarafı, hatta dört tarafı denizlerle çevrili, ama denizden yeteri kadar faydalanıyor muyuz? Yunanistan’da kaç tane ticari gemi var, Türkiye’de kaç tane? Biz ulaşımda denizi ne kadar kullanıyoruz, başka ülkeler ne kadar? Biz devlet politikası olarak ya da ülke olarak denizi tam olarak kullanmıyoruz ki. Ona sahip çıkmıyoruz. Aslında hem denizi olan, hem de denizden mahrum bir toplumuz. Günlük yaşam içerisinde denizin önünden geçerken, hangimiz denize bakıyoruz? Hayır, denizin sadece yanından geçiyoruz.
Sizce bizler denizlerimizi yeniden nasıl keşfederiz?
Denizin başlı başına ele alınması, Türk deniz filosunun hızlı bir şekilde elden geçirilmesi, şehirlerarası ve şehir içi deniz ulaşımının arttırılması, daha fazla liman yapılması gerekiyor. Ama çevreyi bozmadan, denizi kirletmeden... Özellikle büyük şehirlerimizde denize girilemiyor. Oysa dedelerimiz denizin içinde büyümüşler. Bir de İstanbul gibi yerlerde deniz insanlara ait değil. Denizin önünde bir takım yapılar var. Aslında Türkiye’nin bir kıyı kanunu olmasına rağmen, Akdeniz ve Ege’de oteller bütün ön görünümü kaplamış. İstanbul’da yine aynı şekilde. Ön görünüm turizm işletmeleri, restoranlar tarafından işgal edilmiş ve oraları parasını ödemeden kullanamıyorsunuz. Yani deniz vatandaşa ait değil. Öncelikle denizin, kıyıların vatandaşa ait olmasının yollarının açılması gerekiyor. Vatandaşın denizle barışması için çok şey yapılabilir, ama öncelikle yasal düzenlemeler gerekli.
Deniz dostlarına nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Ne zaman kendimi yorgun ve de tükenmiş hissetsem, denize koşarım. İnsan kirlendiğinde bence denize elini sokup, yüzünü deniz suyu ile yıkamalı ve kokusunu içine çekmeli. Böylece ruhunu temizleyebilir.
Dergimiz hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz sizden?
Derginiz çok güzel, çok kaliteli. Pek çok şeyi ilk defa Vira’dan öğrendiğimi söyleyebilirim. Birçok önemli insanla yapılan röportajları da çok keyifle okuyorum. Çok teşekkür ederim benimle de röportaj yaptığınız için. Çok da hoşuma gitti. Vira’nın da, uzun yıllar boyunca bu görevi sürdürmesini diliyorum.



















