




Belki de birkaç yıl öncesine kadar enerji üretimi hep çevrenin baş düşmanı olmuştu. Ancak teknolojinin gelişimi yeni bir kavramı ortaya çıkardı: “Sürdürülebilir enerji”. Böylece çevre ve enerji birbirine ters iki kavram olarak değil, yan yana anılmaya başladı. Aslında enerji konusunda Türkiye konumu itibari ile de önemli bir noktada bulunuyor. Biz de dünyamız için tehlike çanlarının çalındığı şu günlerde, sürdürülebilir bir çevre ve denizin önemini vurgulamak amacıyla MÜSİAD Enerji ve Çevre Kurulu Başkanı İbrahim Toprak’ı sayfalarımıza konuk ettik. Denizcilik sektörünü de yakından takip eden Toprak ile enerjiyi, denizcilik sektörünü, ekonomik krizi, çevre, iklim değişikliğini ve tabii ki denizleri konuştuk.
Sorularımıza geçmeden önce biraz kendinizden bahseder misiniz?
1961 İstanbul doğumluyum. Gemi yapım meslek lisesini bitirdim. 1983 yılında Yıldız Üniversitesi’ni tamamladım. 1985’de Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İşletme İktisat üzerine master yaptım. Ardından özel sektörde özellikle makine imalatı ısıtma sektöründe bazı çalışmalar yaptım. 1994 yılında da İGDAŞ’ta görev aldım. Üç ay Beyoğlu Bölge Müdürlüğü, dört ay kadar da İstanbul Bölge Müdürlüğü yaptım. Teknik ve işletmelerden sorumlu genel müdür yardımcısı olarak görev yaptım. Bu görev 2002’ye kadar sürdü. Ardından İSPARK’a geçtim. Trafik sinyalizasyonu ile ilgili çalışan bir şirkette iki yıl çalıştım. Daha sonra bir yıl Halk Ekmek’te enerji müşavirliği yaparken, kendi firmamı kurdum. O dönemde emekli oldum. Özellikle doğalgaz ağırlıklı olmak üzere altyapı taahhüdü ve enerji müşavirliği hizmetleri vermekteyiz. Yaklaşık dört seneden beri de MÜSİAD’ta çalışıyorum. Bir yıl çevre sektör kurulu başkanı, bir yıl enerji kurulu başkanı olarak görev yaptım. Bu dönemde enerji ve çevre sektörü birleşti. Şimdi ise, enerji ve çevre kurulu başkanı olarak görev yapmaktayım.
Son zamanlarda enerji sektörü hareketli günler geçiriyor. Yurtdışında birçok anlaşma imzalandı…
Türkiye coğrafi olarak çok önemli bir noktada bulunuyor. Enerji talebi Avrupa’da, arzı Ortadoğu ülkelerinde. Artık ülkemizi, ticaretin yapıldığı merkez haline dönüştürmek lazım. Bakü-Ceyhan Boru Hattı, Samsun-Ceyhan Boru Hattı, onun yanındaki doğalgaz hattı, Ceyhan’da rafineri kurulmasının bütün amacı orada bir petrol borsasını oluşturmak. Türkiye petrolde aktif rol oynuyor. Üreticiden çok, aktif ticaret yapanların kazandığı bir dönemdeyiz. Hem kaynak çeşitliliğini sağlamak, hem ticareti fazlalaştırmak şart. Türkiye’nin yapmaya çalıştığı bu. Bence de bu çok doğru bir yaklaşım. Türkiye’nin Ortadoğu ve Afrika ülkeleriyle vizeyi kaldırması da, zaman içerisinde Türkiye’yi tam bir ticaret merkezi haline getirecek.
Geçtiğimiz aylarda yapılan iklim zirvesinden gelişmiş ülkeler memnun gözüküyor, gelişmekte olan ülkeler ise karşı çıkıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Dünya ticaretini yönlendiren ülkeler; belli teknolojilerin altında olan, tabiri caizse angarya işleri gelişmekte olan ülkelere yaptırıyor. Dünyayı kurtaralım derken, kurtarmanın hükmünü biz verelim, yükünü siz çekin diyorlar. Kyoto Protokolü’nün altında da bu mantık yatıyor.
Türkiye Kyoto Protokolü’ne taraf oldu…
Sadece gözlemci durumundayız. 2012’den sonra yaptırımlar olacak. Türkiye’nin delegasyonu mümkün olduğunca kendi üzerine ilave yük getirmeyecek şekilde çalışıyor. İlave yükler kısmında da, özellikle yenilenebilir enerji türlerinde oluşan karbon sertifikaları satarak, iklim değişikliğine vereceği katkıyı karşılayacak seviyeye gelecektir. Yenilenebilir enerji; yani rüzgâr, hidroelektrik, güneş enerjisi üretim esnasında karbondioksit de salmadıkları için karbon sertifikası elde edilir. Ama gerek kömür, gerek fosil yakıtların yanması esnasında karbondioksit, kül belki de bazı asetikler açığa çıkmaktadır. Bunlar doğaya zarar vermeye devam etmektedir. Bunları minimuma indirmek için çevreyle ilgili çıtanın çok yüksek tutulması gerekmektedir. Türkiye, şu anda enerji üretiminde hassasiyet bakımından bayağı önemli bir yere gelmiş vaziyettedir.
Biraz da ekonomiden konuşalım. MÜSİAD olarak Türkiye’nin ekonomik krizde izlediği yol haritasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’deki ekonomik krizi, finans ve reel sektör olarak iki boyutta değerlendirmek lazım. Şu anda Türkiye’deki finans sektöründe kriz yok. Finans sektörü kendi ölçülerinde sağlam müşteri bulamadığı için ellerinde kalan fazla parayı dağıtmak için yer arıyor. Ama bunu yaparken, maalesef vahşi kapitalizmin insafsızlığından da uzak kalmıyor. Yani Merkez Bankası faizleri yüzde dokuzlara indirdiği halde, yüzde 14-15’ten aşağı kredi kullanamıyoruz. Dolayısıyla ipotekli kredi alıyorsunuz. Türkiye’de reel sektörün sermaye birikimi fazla değil ve maalesef bankacıların sıkmasıyla beraber orta ölçekli birçok firma batmış vaziyette.
Peki, iş dünyasının içinden biri olarak bu zor günlerde Türkiye’nin nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Sosyal problemlerin çözülebilmesi için işsizliğin biran önce giderilmesi gerekiyor. Bunun için ilk yapılacakların başında istihdam ağırlıklı sektörlerdeki çalışmaların önünü açmak geliyor. Hükümetin yaptığı en güzel işlerin başında yurtdışı müteahhitlik hizmetleri veren ve yatırım yapan firmalarını Türkiye’den götürmesi geliyor. Bunun yanında kredi ertelenmesi veya vergiyle ilgili bir takım çalışmalar ile orta sanayinin elinden tutup ayağa kaldırmak lazım.
Gemi inşa sektörü 2002 yılında sonra büyük ivme kazandı, ama şu anda sektör devletten teşvik bekliyor…
Teşvikten ne anladığımıza bağlı. Eski tersaneci olduğum için söyleyeyim, tersane yeri temin edebilmek bile bir teşvik şu an. Gölcük’te tersaneler için büyük bir alanın hazırlanmakta olduğunu gördüm. Burada aynı Tuzla’daki gibi bir yan sanayi alanı da oluşacak. Belki parasal manada bir teşvik yok, ama arazi ve alan açılımı anlamında bir çalışma var.
Biraz da denizden konuşalım. Gemi Yapım Meslek Lisesi mezunusunuz. Denizcilik sektörünü hiç düşünmediniz mi?
Bu bir nasip. Gemi Meslek Lisesini bitirdikten sonra orada öğretmenlik yaparken, üniversiteyi bitirdim. Sonra kamunun hantallığından kurtulup, özel sektörün hareketliliğinde çalışmak amacıyla 1983’te buradan ayrıldım. Zaten denizle aramın çok sıcak olduğu söylenemez. Denize girmeye bile çok merakım yok. 13 yaşlarında çocukluğumda Samatya’da bir boğulma tehlikesi geçirdim. Gözümü açtığımda sahilde yatıyordum. Biri çıkarmış beni. Daha sonra 16-17 yaşlarındayken amcamın oğlu yanımızda boğuldu. Bu yüzden denizden uzaklaştım. Ancak gemiyle gezmeyi ve balık yemeği çok severim.
Son zamanlardaki gelişmeleri bir yana bırakırsak, denizlerimizi tükettik galiba.
Denizlerimizin ekolojik dengede tutulması için ilk şart denizlerin kirletilmemesidir. Özellikle son 4-5 senedir denizin kirletilmemesi için yaptırımlar oldukça arttı. Aynı zamanda sahil şeridindeki atık suların hemen hemen hepsi denize deşarj ediliyor. Daha yeni yeni arıtma tesisleri yapılarak deşarj edilen suyun kalitesi düzeltilmeye çalışıldı. Türkiye olarak denizlerimizden yeterince faydalanmıyoruz. Türkiye’de şu anda çok daha fazla deniz taşımacılığı, deniz ulaşımının olması gerekiyor. Maalesef deniz ulaşımımız çok zayıf. Henüz olması gereken yerde değiliz.
Galiba devletin bu konuda denize bakış açısı da önemli.
Kurumların vizyonu, başında bulunan insanların ufkuyla sınırlı. Türkiye’de denizcilik sektörü son dönemlerde yapılan teşviklerle gelişme gösterdi. Bugüne kadar denizciye yapılmayan eziyet kalmamış. Bizim deniz kültürümüz yeni yeni yerini alıyor. Daha deniz turizmi dediğimiz kurvaziyer gemilerde yapılan işi kavrayamamışız. Üç tarafımız denizle çevrili olmasına rağmen, daha yeterince denizci olmamışız. Bu eğitim sistemiyle alakalı bir durum. Bu, eğitimin ufkuyla alakalı bir durum.
Genelde iş dünyası, özelde denizcilik sektörü bu zor günlerde neler yapmalı sizce?
Şu anda siyasi irade gerek iş dünyasına, gerek sivil toplum örgütlerine son derece açık ve yakın. Eskiden Ankara’da bürokrasi sadece geleyim, günlük işlerimi yapayım, imzalarımı atayım havasındaydı. Şimdi ise, özellikle üst kademe bürokrasisi; “Nasıl yeni proje üretebilirim?”, “Bulunduğum kurumu nasıl geliştirebilirim?”, “Buraya nasıl artı değer katabilirim?, “Memlekete faydalı olacak nasıl projeler üretebilirim?” çalışmasına dönmüş durumdadır. Sivil toplum örgütleriyle irtibatlar devam ederse, daha ufuk açıcı olacağı kanaatindeyim. Önümüzdeki süreci Türkiye’nin yatırımlarının artacağı, birçok yeni iş alanının açılacağı, yurtdışı atılımlarının çoğalacağı bir dönem olarak görüyorum. Bu dönemde bankacılık ve finans sektörü de biraz insaflı davranırsa, tahmin ediyorum on sene sonra Türkiye daha ileri noktalarda olacak.
Son olarak dergimizi nasıl buldunuz?
İlk bakışta bir göz alıcılığı var. Mizanpaj olarak çok güzel çalışılmış bir dergi. Profesyonel bir kadronun elinden çıktığı belli. Kısa bir süre inceleme şansı bulmama rağmen, derginin kendini okutturduğunun farkına vardım. Bu konsept içinde hangi konuyu koyarsanız koyun ilgi çekeceği kanaatindeyim. Konu seçimleriniz çok güzel. Derginiz gördüğüm kadarıyla sadece denizciliğe değil, değişik sektörlere de açılmış vaziyette. Bunu yakalamışsınız. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Vira Dergisi





















