ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Denizler Bize Torunlarımızdan Miras
11 Mart 2010 / 10:42
Denizlerin kirlenmesine karşı çıkan neferlerden olan sanatçı Levent Üzümcü, engin mavilere hoyrat davranılmaması gerektiğini söylüyor ve sözleriyle denizlerimizi okuyucularımıza emanet ediyor.

Ezelden emanet bize bu maviler. Kıymetine paha biçilmez öyle kolay. O halde nedendir onun damarlarına akıttığımız bunca zehir? Nedendir ey âdemoğlu, nedendir bu garez? Duymaz mısın bu canhıraş feryadı, bu kıyımı… Oysa köpüklü saçları günahsız, derin bakışları masum, ıslak teni narin… Denizci ülke, denizci millet olabilmek için denizlerimize sahip çıkmak pek de zor değil aslında. Denizlerin kirlenmesine karşı çıkan neferlerden olan sanatçı Levent Üzümcü de böyle söylüyor. Bu duyarlılığını Vira ile paylaşan, ekranlardan ve sahnelerden tanıdığımız Üzümcü, engin mavilere hoyrat davranılmaması gerektiğini söylüyor ve sözleriyle denizlerimizi okuyucularımıza emanet ediyor.

 

Sizi ekranlardan biliyoruz ama daha da yakından tanımak isteriz.

1972’de İzmir’de doğdum. Çocukluğum Karşıyaka’da geçti. Eskişehir’de konservatuarda okudum. Üniversite yıllarımda bir gençlik festivali kapsamında İstanbul’a geldim. Festival esnasında eşim Ebru ile tanıştım. Daha sonra uzun yıllar İstanbul Şehir Tiyatroları - Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde çalıştım. Mezun olduktan sonra aldığım bir teklif üzerine Bursa Devlet Tiyatrosu’nda çalışmaya başladım. Burada tam altı prömiyer yaptık. Ayrıca Bursa’da As TV’de canlı yayın sunuculuğu yaptım. İstanbul’a yerleşmeye karar verdikten sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oyuncu olarak çalışmaya başladım. Şubat 1997’de Ebru ile sade bir nikâh töreniyle evlendim. Bu dönemden sonra önce Küçük İbo, ardından Bir Umut adlı dizilerde rol aldım. Askerlik görevinin ardından eğitimini Kaliforniya’da sürdüren eşimin yanına gittim. Burada hem yabancı dil, hem de Los Angeles Film Okulu’nda oyuncu yönetmenliği konusunda dersler aldım. 2001 yılında eşimle Türkiye’ye döndük. Önce bir reklâm anlaşması yaptım, ardından da dizilerde oyuncu yönetmeni ve oyuncu olarak görev aldım. Bunun yanında şehir tiyatrolarında da çalışmaya başladım. Evdeki Yabancı, Biz Size Âşık Olduk, Serseri Âşıklar ve Avrupa Yakası dizilerinde oynadım. İstanbul Halk Tiyatrosu’nun kuruluşunda rol alım. Ayrıca Beyza’nın Kadınları, Kaçan Fırsatlar Limited ve Abimm filmlerinde de rol aldım. Halen İstanbul Şehir Tiyatroları oynuyorum. Ada ve Batu adında iki oğlum var.

 

Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?

Maltepe Askeri Lisesi’nde sahnede oyun oynarken dizlerim kilitlendi ve yere düştüm. O sahneyi emekleyerek bitirdim. Sahnenin bitiminde beni izleyen, benim gibi lisede okuyan birçok askeri öğrenci, bir zorluk olduğunu fark etti ve bu zorluğa rağmen sahne üzerinde rolümü bitirmeye çabaladığını fark edip beni alkışladı. Hayatım boyunca kendimi hiç öyle hissetmemiştim. Eve gittiğimde anne ve babama, “Ben oyuncu olmak istiyorum” dedim. O gün kararımı net olarak verdiğim gündür.

 

Şu anda oynadığınız “Maskeliler” oyunundan biraz bahsedelim. Nasıl bir oyun?

Oyunla ilgili, oyunun yönetmeni Taner Barlas’ın yorumu şu; “Bir var olma dramı”. Oyun, evrenin bütün problemlerinin üç insanın arasına sıkışıp kalmış olmasıyla ilgili. İhanetler, sevgiler, aldatmalar, vatanseverlik, milliyetçilik, radikallik gibi bugün uğraştığımız birçok şey bu üç insanın arasına sıkışıp kalmış. Bazen öyle oluyor ki, kendi içimizde de sıkışıp kalıyoruz. Ama bazen üç tane insanın arasına kocaman evren giriyor. Bu oyunla ilgili söylenecek şey bu galiba. Oyunda evrenin bütün problemleri tartışılıyor.

 

Son olarak “Abimm” filminde rol aldınız. Nasıl bir filmdi bu?

Filmde bugüne kadar birbirini hiç görmemiş iki kardeşin birbirlerini keşfetmeleri anlatılıyor. O keşfin acıları, sancıları, eğlenceleri, her şey bu filmin içinde. Acıklı ve güldüren bir film diyebiliriz.

 

Şu anda neler yapıyorsunuz. Devam eden bir projeniz var mı?

Sahibi olduğumuz İstanbul Halk Tiyatrosu’yla beraber Gagarin Sokağı’nı oynuyorum. Aynı zamanda Erkan Can, Cem Davran, Bahtiyar Engin ve ben, Yıldıray Şahinler’in yönetiminde Irmak Bahçeci’nin yazdığı “Alevli Günler” oyununu çalışıyoruz. Güzel bir kadro, güzel bir oyun. Türk bir yazarın yazmış olduğu bu oyun, Türkiye’de çok ilginç bir konuya parmak basacak. Türk yazarlarına çok önem veriyoruz. Onların yetişmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Çünkü kendi tiyatromuzun olabilmesi için, kendi sözümüzün olabilmesi için bizden çıkan insanların bir şeyler söylemesi lazım. O yüzden hep özenle Türk yazarları tercih ediyoruz. Alevli Günler, Türkiye’deki diğer inançlara, diğer yaşam tarzlarına saygıyı konu alan, olaylara çok başka yerlerden bakan bir oyun. Seyircimizin beğenerek izleyeceğini umuyorum.

 

İnsanlar sizi televizyon, sinema, tiyatro gibi birçok alanda görebiliyor. Peki, dışarıda izleyicilerinizden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

İnsanların sizi nereden tanıdığı çok önemli. Sizi tiyatrodan tanıyorsa; size yaklaşımı, sizinle konuşma standardı daha başka oluyor. Sinemadan, televizyondan, diziden veya başka bir yerden tanıyorlarsa, verdikleri tepki farklı oluyor. Bu biraz vermiş olduğunuz hizmetin alıcısının, onu ne kadar kolay alıp almadığıyla ilgili. Televizyon herkesin evinde var ve çok kolay alınabiliyor. Ama sinemaya, tiyatroya gitmek için çaba sarf ediyorsunuz.

 

Size deniz desek ne söylersiniz?

Mutlaka oturduğum yer denize yakın olmalı. Eskişehir’de konservatuarı kazandığımda çok korkmuştum. “Deniz yok, ne yapacağım?” demiştim. Deniz benim için çok önemlidir. Hayatımın 18 yılını denizi olan bir yerde geçirmiştim. O zamana kadar gittiğim bütün yerlerde deniz vardı. O dört yılım zordu, ama Eskişehir’de Porsuk Çayı vardı. Zamanla denizin olmamasına alıştım. Orada bizim evimiz ormana bakardı. Ormanda hiçbir ışık yoktu. Gecenin karanlığında ben o ormanı hep deniz diye düşlerdim. Deniz benim için hala çok hayati. Ama çok üzüldüğüm bir nokta var ki, insan sayısı fazlalaştığı için deniz kirliliği daha artmaya başladı. Eskiden 100 bin insanın yaşayarak denizi kirletmesiyle şu an milyonlarca insanın yaşayarak denizi kirletmesi aynı değil. Denizi hep kirlettik. Denize hoyrat davrandık. Ama artık deniz hoyratlığını yüzümüze kusmaya başladı.

 

Bir anlamda deniz kültürümüzün olmaması da başka bir sebep galiba…

Daha çok İç Anadolu, Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu kültürünün baskın olmasından kaynaklanıyor. Nüfusa oranladığımızda, bu hemen karşımıza çıkıyor. İstanbul doğumlu olan bu kadar kişi kendini İstanbullu saymazken, şehri bu kadar benimsememişken, denizi nasıl benimsesin ki…

 

Tekneniz var mı, ya da almayı düşünüyor musunuz?

Hayır, öyle bir hissim yok. Çünkü tekne almak bir his. Ayrıca istediğim zaman tekne kiralayabiliyorum. Bazen teknede yaşamayı istiyorum. Böyle bir isteğim var, ama evli olduğunuz zaman, bunu tekneciler çok iyi bilir, eşinizi ikna etmeniz gerekiyor. Karavancıların ve teknecilerin en büyük özelliği budur. Eğer eşiniz seviyorsa, teknenin bir anlamı vardır. Eşim çok tekneci bir insan değil. Bu nedenle gidip kendime teknede hayat kurup, kendimi evden çıkartmak istemem. Çok istediğim bir şeyi eşimden dolayı yapamıyormuşum gibi algılanmak da istemem. Çok da tekne sahibi olmak istemiyorum. Arkadaşlarımın var tekneleri. Gidiyorum, onlarla güzel zaman geçiriyorum. Benim için tadımlık oluyor.

 

Sizden denizlerimizle ilgili bir mesaj alalım.

Deniz deyince insanların aklına eğlenmek, yüzmek, dinlenmek, güzel vakit geçirmek, rakı içmek, balık yemek, deniz havası almak gibi şeyler gelirdi eskiden; şimdi deniz dediğiniz zaman kirlilik geliyor. Umarım bu onlar için bir itki olur da; denizleri kirletirken, denize herhangi bir çöp atarken biraz dikkat ederler. Bugün yerlere attığınız çöpler bile denize gidiyor. Belki denize bir şey atarak kirletmiyorsunuz, ama dışarıya attığınız bir şeyle bile denizi kirletiyorsunuz. Nehirlere attığınız zehirli madde atıkları var. O nehirler nereye gidiyor, nereye dökülüyor, tabiî ki denizlere. Yani denizi kirletmiyorum, nehri kirletiyorum diyemeyiz. Ben denizi kirletmiyorum, sokağı kirletiyorum diyemeyiz. Bunu birbirinden ayıramazsın. Bugün fazla harcadığımız su nasıl ki torunumuzun suyuysa, o bize mirassa, o deniz de bize torunumuzun mirası. O mirasa hıyanet etmemek zorundayız. O bize bir emanet çünkü. Ona iyi bakmak zorundayız. Üç tarafı cennet gibi denizlerle çevrili ülkemizin denizlerini bizler kirletiyoruz. Bu konuda çok duyarlı olmamız lazım. Bu denizler bize emanet. Bir önceki nesil bu emaneti bize kötü bıraktıysa, biz onu iyi hale getirmeliyiz. Biz nasıl bulmak istiyorsak, nasıl bir deniz istiyorsak, torunlarımıza öyle bir deniz bırakmalıyız.

 

Son olarak dergimizi nasıl buldunuz?

Derginin bir noktaya takılıp kalmaması çok güzel. Denizin ne kadar engin bir şey olduğunu anlatıyorsunuz. Denizin kirlilik istatistiğinden balık çeşitlerine, bir tersane açılışına kadar, denizle ilgili her şey var. Çok yönlü araştırıyorsunuz. Sizin için deniz sadece suyun üstünde olmak değil, denizin altında, denizin kıyısında olmak da aynı zamanda. Türkiye’nin böyle bir dergiye ihtiyacı var. Türkiye’nin deniz kültürü ile ilgili haber ve yorumlara ihtiyacı var. O yüzden vira vira demir alın dalgalardan…

 

Vira Dergisi

Röportajlar Kategorisindeki Diğer Haberler
VİDEO GALERİ
YAZARLAR
ANKET
Gemi inşa sanayimiz 2012 yılını nasıl geçirecek?
E-BÜLTEN