1. YAZARLAR

  2. DOÇ. DR. UĞUR ÖZGÖKER

  3. Uluslararası ilişkiler ve Türkiye
DOÇ. DR. UĞUR ÖZGÖKER

DOÇ. DR. UĞUR ÖZGÖKER

Yazarın Tüm Yazıları >

Uluslararası ilişkiler ve Türkiye

A+A-

Uluslararası ilişkiler ilk çağlardan itibaren kabileden - devlete geçiş süreciyle birlikte başlamış olup çeşitli ritüellerden sonra sloganı Fraternite- Liberte- Egalite yani Kardeşlik - Hürriyet (Özgürlük)-Eşitlik olan 1789 Fransız Devrimi’nden sonra “Ulus-Devlet”lerin kurulması ile bugünkü ritüelin temeli atılmıştır. Modern anlamda uluslararası ilişkiler; Devletlerin birbirleriyle olan siyasi-askeri-ekonomik-kültürel ve ticari ilişkilerinin uluslararası kabul gören yöntemlerle yürütülmesi ve ihtilaflarının da karşılıklı yarar temelinde, adalet ve hakkaniyete uygun ve barışçı yollarla çözülmesi olarak tanımlanabilir. Bir başka tanım ise uluslararası ilişkilerin; Devletlerin Güç ve Rekabet Yarışı olarak ifade edilmektedir. Güç’ten; 17. yy’dan-19.yy’a kadar Askeri gücü anlarken,  20. yy’ın 2. yarısından itibaren askeri güç; yerini Ekonomik Güce, henüz ilk 10 yılı içinde olduğumuz 21. yy’da Bilgi Gücüne bırakmıştır. Bugün Dünyada en büyük güç ve zenginlik kaynağı bilgi olmaya başlamıştır. Buna Türkçe terminolojiye yumuşak güç olarak giren “soft power” denmektedir.

 

Uluslararası ilişkiler tarihine geri dönersek, Roma İmparatorluğu’nun yıkılması üzerine Avrupa’da çok sayıda Krallar ve Prensler tarafından yönetilen Devletler ve Devletçikler ortaya çıkmıştır. Bu dönemde özellikle küçük prenslikler ve şehir devletleri arasında sürekli güç ve hegemonya mücadelesinden ötürü savaşlar olmuştur. Avrupa ülkelerini idare eden Hanedanlar arasındaki kız alıp verme dolayısıyla oluşan akrabalıklar ve Hıristiyanlığın bütün devlet ve devletçikler üzerindeki çok kuvvetli etkisi sonucu Papa’nın devreye girmesi ile Devletler ve küçük prenslikler arasındaki itilaflar ve savaşlar ritüelik olmayan ve belirli kurallara tabi olmayan gizli diplomasi yolu ile çözümlenmiştir.  Bu güç ve hegemonya rekabeti bazı küçük toprak parçalarının bir devletten diğerine verilmesi, borç verilmesi veya savaş tazminatı ödenmesi ve akrabalık ilişkilerini geliştirecek hanedanlar arasında yeni evlilikler yapılması yoluyla geçici sürelerle Sulh’le (Barış) sonuçlanmıştır. Ancak İngiltere ve Fransa’nın desteklediği 300 kadar Protestan Alman Prenslikleri ile Katolik Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu arasında 1618-1648 yıllarında 30 yıl süren ve Alman Prenslikleri’nin zaferi ile biten 30 yıl savaşları sonunda ilk defa olarak “Adhoc” da olsa uluslararası kurallara tabi 1648 “Westfalia” Barış Antlaşması yapılmış ve eş zamanlı olarak Almanya’nın Westfalia Eyaletinde bulunan iki ayrı şehirde yapılan birine büyük devletler ve krallıkların diğerine küçük şehir devletleri ve bölgesel prensliklerin katıldığı konferanslar ile tarihte ilk defa uluslararası ihtilafların birkaç ay süren, birden çok taraf devletin katıldığı ve belirli baştan konulmuş ve herkesin uyduğu uluslararası kurallara göre sürdürülen bir uluslararası barış konferansı ile uluslararası ilişkilerin “Diplomasi yoluyla çözümlenmesi kavramı ortaya çıkmıştır. Ayrıca Protestan Alman Prenslikleri’nin Katolik Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na tabiliğini ve bağımlığını azaltacak şekilde ilk defa olarak Devletler için “Egemenlik” (Sovergnity) kavramı uluslararası arenada kabul edilmiştir. Daha sonra İspanya’dan Moskova’ya kadar bütün Avrupa’yı Hegemonyasına alan ve kardeşlerini ve diğer akrabalarını İspanya, Belçika, Napoli, Venedik, Polonya kralı atayarak bütün Avrupa coğrafyasını değiştiren nihayet 1814 de Waterloo’ da İngiliz, Prusya, Rusya ve Avusturya ordularına yenilen Napolyon’dan sonra Avrupa’nın sınırlarının yeniden uluslararası konferanslarla düzenlendiği 1815 “Viyana Kongresi’ni” ve 1. Dünya Savaşı sonrası “Paris Barış Konferansı” ve akabinde kurulan ilk defa  “Geçici” yani Adhoc değil “Daimi”  yani Permanante Konvan türü bir örgütlenme olan Milletler Cemiyeti ya da Cemiyeti Akvam’ı görüyoruz.

 

Esas itibariyle Devletlerin Güç ve Rekabet mücadelesinin askeri güçten iktisadi güce kaydığı Avrupa kıtasını mahveden 2. Dünya Savaşından sonra, Avrupa başta olmak üzere Dünya çapında uluslar arası siyasi-askeri-ekonomik-kültürel-sosyal ve ticari örgütlenmelerin muazzam bir hızla arttığını görmekteyiz. En başta evrensel boyutta 1945 San Fransisco Konferansı ile kuralları oluşturularak New York’ta daimi bir genel sekreterliği olacak şekilde kurulmasına karar verilen BM (Birleşmiş Milletler) Teşkilatı, daha sonra fonksiyonel ve bölgesel olarak kurulan binlerce uluslararası örgüt günümüz uluslararası ilişkilerini belirleyen ve yönlendiren en etkili uluslararası aktör haline gelmişlerdir.

 

Bugün uluslararası ilişkileri belirleyen aktörler:

 

A)    Devletler,

B)    Uluslararası Örgütler,

C)    Uluslar-aşırı Güçler ( Uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları, Uluslararası Baskı ve Çıkar Grupları, Çok Uluslu Şirketler, vd. )

D)    Uluslararası popülaritesi olan Kişiler. ( Henry Kisinger, Olaf Palma vd. )

 

Ortaçağ’da, şehir devletleri, küçük krallıklar ve prenslikler döneminde uluslararası ilişkilerin başat aktörü Papa ve Papalık ile Avrupalı Hanedanlar iken, 18. yüzyıldan itibaren başat aktör Devletler olmuş, 20. yy da bu görevi Uluslararası Örgütler devralmış, 21. yy da ise Uluslar-aşırı Güçler ön plana çıkmaya başlamışlardır. Ünlü kişilerin uluslararası ilişkilerde belirleyici aktör olarak rol oynaması 12. yy’dan itibaren her zaman görülmüş olmasına rağmen hiçbir zaman başat aktör olmamış ancak sorunların çözümlenmesini kolaylaştırıcı katalizör etki yapmışlardır.

 

Uluslararası İlişkileri ve aktörlerini kısaca böyle tanımladıktan sonra biraz Yeni Türk Dış Politikası ve Türkiye’nin Uluslararası İlişkileri’ne değinmekte yarar vardır. Mayıs 2009’da TBMM dışından Dışişleri Bakanı olarak atanan uluslararası ilişkiler akademisyeni Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile birlikte Türkiye, uluslararası ilişkilerde hedef ve istikamet değiştirmiştir. Bu durum medyada da sık sık yer aldığı şekliyle son günlerin moda söylemi ile “Eksen Kayması” olarak adlandırılmaktadır. Peki, Türkiye’nin ekseni neydi? Ve şimdi nereye kayıyor? Yoksa genişliyor mu? Bu soruların cevabını bulmaya çalışalım.

 

Osmanlı İmparatorluğu 1839 Tanzimat Fermanı ile birlikte dış politikada yönünü ve medeniyet yörüngesini Doğu’dan Batı’ya kaydırmıştı. 1. ve 2. Meşrutiyetler de bunu pekiştirmiş ve Osmanlı’nın mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti de Yüce Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ve büyük devlet adamlığı vasıfları sayesinde Batı Medeniyetinin bütün hukuki, siyasal ve ekonomik temellerine oturtulmuştu. Türkiye Cumhuriyeti 2. Dünya Savaşından sonra Batı’nın Ekonomik Örgütü olan OECD ve Siyasi Örgütü olan Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olmuş, Askeri Örgütü olan NATO’ya da kurulmasından hemen 3 yıl sonra 1952’de Yunanistan’la birlikte katılmıştır.

 

Bu durum istikrarlı olarak 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na kadar devam etmiş ABD silah ambargosu ile ilişkiler zarar görmüş ve güven zedelenmiş olsa da bir süre sonra tekrar ilişkiler rayına oturmuştur. Ancak Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra Batı’nın Türkiye’ye olan bakışı değişmiş, ilgi ve desteği azalmıştır. Bu durum maalesef halen devam etmekte ve Türkiye’nin Ekseninin Kaymasına en büyük neden teşkil etmektedir. AB’nin 2 çekirdek ülkesinden Fransa’nın ilgisi Magrep ve Maşrek ülkeleri olan Akdeniz ülkelerine Almanya’nın ise Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelmiştir. Böylece son 20 yıl süresince 8 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi olan eski Sosyalist Bloğu ülkeleri ile 2 Akdeniz ada ülkesi AB’ye dâhil olmuş ancak Türkiye dışarıda kalmıştır. Türkiye’nin AB karşısındaki bu pozisyonunun uzun süre aday ülke statüsünde devam etmesi beklenmektedir.

 

Dünya’nın genel durumundan bahsetmek gerekirse Bu dönemde Dünyanın ekseni de Batı’dan Doğu’ya kaymıştır. Toplam 2,5 milyardan daha fazla nüfusa sahip Dünya nüfusunun % 40’ını oluşturan Çin ve Hindistan son 20 sene içerisinde büyük bir iktisadi kalkınma hamlesi gerçekleştirmişlerdir. Bu durumu IMF’in son verileri de gözler önüne sermektedir. Amerika kaynaklı krizin bu süreci hızlandırmış olduğunu IMF’ın verileri de teyit etmektedir. 1985'de dünya ekonomisinden yüzde 22.95 pay alan ABD'nin bu oranı 2009'da yüzde 20.02'ye gerilerken, bu yıl ise yüzde 19.59 pay alması beklenmektedir. Aynı dönemde ise yıldız ülkeler Çin ve Hindistan'ın yükselişi sürmektedir. Bu ülkelerin 2009 yılında sırasıyla yüzde 12.05 ve yüzde 4.94 olan paylarının, 2010 yılında sırasıyla yüzde 12.72 ve yüzde 5.09 pay alacağı öngörülmektedir. Rusya ise düşen enerji fiyatları sebebiyle sıkıntılı bir dönem geçirmiş olsa dahi 2009 yılında yüzde 3.32 olan payını, 2010’da yüzde 3.35’e çıkarması beklenmektedir. [1]

 

Dünya makine ve teçhizat imalatının çok büyük bir bölümü ucuz işgücü, kolay patent ve fikri mülkiyet hakları, merdiven altı kaçak üretim, vb nedenlerle ABD ve AB’ den Çin’e kaymış, ileri teknoloji ve bilişim ürünlerinin üretim üssü ise Hindistan olmuştur. 2000’li yılların başında olağanüstü derecede artan petrol ve doğalgaz fiyatları sayesinde bu kaynaklara sahip Rusya ekonomik yapısını düzeltmiş, soğuk savaş öncesinde olduğu gibi yeniden süper güç olma iddiasına soyunmuştur. Ayrıca gene zengin enerji kaynakları olan İran ve Arap ülkelerinde de büyük miktarda Petro-dolar rezervi oluşmuştur. Rusya-İran ve Arap ülkeleri ellerinde biriken büyük para rezervini 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ABD ve Batılı ülkelerin Müslüman ülkelerin paralarını kontrol etme hatta el koyma ihtimaline karşı başka ülkelere kaydırmaya başlamış bu arada Basra Körfezi ülkelerinden Türkiye’ye büyük miktarda sıcak para girişi başlamıştır.

 

İşte AB’nin Türkiye’ye isteksiz ve sürekli çifte standartlı yaklaşımı, Dünya’dan batılı güçler tarafından izole edilmeye çalışılan Rusya ve İran’ın bölgesel güç haline gelmeleri ve Batıya kafa tutmaya başlamaları, zengin Arap ülkelerinden gelen Petro-dolarlar ve 2002 yılında İslami hassasiyeti olan AKP yönetiminin tek başına iktidara gelmesi, akıllara Türkiye’nin dış politikasının yeni dönemde nasıl şekilleneceğine yönelik soru işaretlerini beraberinde getirmiştir.

 

Hakikaten de Türkiye’nin dış politkasında bir değişim söz konusudur. Bölgesindeki edilgen aktör olma rolünden sıyrılıp, bölgesinde etkin aktör olma yolunda adımlar atmıştır. Bu bağlamda Türkiye, Afro-Avrasya’daki meselelerle doğrudan ilgilenmeye başlamış, “ yumuşak gücünü”  (soft power ) ön plana çıkararak çatışmalı konulara çözümler getirmeye çalışmıştır.

 

Kimi çevrelerce Türk Dış Politikası’nın yeni yönelimi eksen kayması olarak nitelendirilse dahi bu yorumlar çoğu zaman çok sığ kalmıştır. Türkiye’nin bu yeni dış politika etkinliğini en yalın ifadeyle Cumhurbaşkanı olmadan önce Dışişleri Bakanlığı yapan Doç. Dr.  Abdullah Gül şu şekilde özetlemektedir; Türkiye nereye gidiyor? Türkiye doğuya mı gidiyor? Türkiye hangi istikametlere gidiyor?Sank Türkiye şaşırmış, denizin ortasında dalgalara göre sürüklenen bir ülke. Hiç böyle değildir. Gayet açık söyleyeyim. Türkiye`nin ne yaptığı bellidir. Türkiye, tabii ki hem doğuya hem batıya hem kuzeye hem güneye, her tarafa gitmektedir.”[2]

           

Bu bağlamda Türkiye, Batı merkezli izolasyonist dış politikasını terk etmiş ve bölgesinde etkisini arttırma arayışı içerisinde yeni dış politika aktivizmi geliştirmiştir. Bu noktada vurgulanması gereken nokta, Ankara’nın bu yeni dış politika vizyonu Batı ittifakından kopuş manasına kesinlikle gelmediğidir. 2000’li yıllardaki Türk Dış politikasının oluşturulmasındaki en etkin isimlerden eski dönemin dış politika danışmanı ve günümüzün Dışişleri Bakanı ve Uluslararası İlişkiler akademisyeni Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun stratejik derinlik perspektifiyle, Türkiye’nin Asya’da kuvvetli bir duruşa sahip olmasının Avrupa Birliği (AB) sürecinde önemli katkı sağlayacağına inanmaktadır. Türkiye’nin olması gerektiğine inandığı dış politikasını ok-yay örneğiyle betimleyen Davutoğlu, Türkiye yayını Asya’ya ne kadar gererse, oku Avrupa’ya doğru isabetli bir şekilde gideceğini belirtmiştir. Böylece Davutoğlu, Türkiye’nin Afro-Avrasya’da sağlam bir duruşu olmaz ise AB yolunda şansının sınırlı olduğunu belirtmektedir.[3]

 

 

 

Dr. Uğur ÖZGÖKER

KHÜ Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme Yüksek Lisans Programı Başkanı

 

Yeşilköy Rotary Kulübü Dönem Başkanı ve Rotary 2420. Bölge AB Komitesi Başkanı.

 

 

 

 

 



[1] “ABD'nin dünya ekonomisinden aldığı pay geriliyor, Çin yükseliyor” , Radikal, 11 Ocak 2010 , http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=973838&Date=11.01.2010&CategoryID=101 , ( 12 Ocak 2010).

[2] İhsan Bal , “ Türkiye Eksen Değiştirmiyor Eksenini Genişletiyor” , 10 Kasım 2009 , http://www.usakgundem.com/yazar/1300/t%C3%BCrkiye-eksen-de%C4%9Fi%C5%9Ftirmiyor-eksenini-geni%C5%9Fletiyor.html , ( 11 Ocak 2010 ).

[3] Ahmet Davutoğlu, Stratejik derinlik :Türkiye' nin uluslararası konumu, İstanbul : Küre Yayınları, 2008, ss.551-63.

Bu yazı toplam 708 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.