“Deniz tehlikelidir, fırtınalar korkunçtur ama bu engeller kıyıda kalmak için yeterli değildir.
(Ferdinand Magellan)
Kadın gemide uğursuzluk mudur, gerçekten denizcilerin her limanda bir sevgilileri var mıdır, gemi kadını kıskanır mı, paçaya bulaşan deniz suyu artık insanı sürekli kendine çeken, çağıran bir ses midir, “ses”e mi dönüşür? Herkesin bir şeyler bildiği, bildiğini sandığı o sonsuz derinlik, gerçekte onun bir parçası olunca ne anlam taşır, ne anlatır? Başka birçok şey ile beraber algıma demir atmış gemi-deniz imgelerinin peşine düşüyorum; bakalım henüz alışık olmadığım bu dünyanın hangi rengi, neyi anlatıyor?
Bir zamandır kötü giden işyerimdeki genel durumun özelime yansıyan halinden gergin, neyi nasıl yapacağımı düşünürken, yıllarca değiştirmeye çalıştığım şu düzenin duvarlarını törpülemekten, zorda kalırsam tutunacak bir dal yaratamamış ve fakat başıma gelmesi kaçınılmaz bu mutsuzluktan da sakınamamış halim, hali ve hayaliyle yanıp tutuştuğu özlemlere boğuk, kendini de törpüleyip duruyor ve bir şeyler değişsin diye sabit bir hareketsizlikle bekliyor yıllardır. Ben kendini tekrar eden rutinlere sırtını dayamış, etrafımda dönen dünyanın kendi küçük merkezinde küçük mutluluklar arıyorken, hayallerimi kendiyle beraber muhtelif ton ve büyüklüklerde gemilerde gezdiren bir uzakyol kaptanının, bana emanet düşleri ve özlemleriyle günü kurtarıyor, yattığı yerden kalkamayacak düşler büyütüyorum. Düşlerim büyürken, gözlerini kapayan ve bir daha asla sahip olamayacağım gençliğim, “git” diyor bana. Dünya, kendinin ya da eşinin ya da yerinde saydıkça büyüyen özlemlere dönüşeceklerin düşbankası olamayacak kadar büyük, kendi küçücük korunaklı duvarlarını yık ve gidebildiğin kadar arkasından git ve tanı diyor. Çocukluğumdan bu yana durduğum, yeri bana dar eden o huzursuz ses yine “git” diyor ve aklım uzakyolların yollarına düşüyor. Uzakyolların sesini dinliyor, işi gücü bırakıyor, iki ay içinde tersaneden çıkacak “gemi”mizi beklemeye başlıyorum.
Bir şehri, bir işi, kurulu bir düzeni bırakmak…
Bana sürekli bulunduğum yeri, durmam gereken yer olarak hatırlatan, gemide yaşamam muhtemel zorlukları iyi niyet ve endişeyle düşündüren, erkek bir dünyada ve erkeklerin dünyasında kadın olmanın zorluğunu anlatmayı görev edinmiş, nerede nasıl yaşayacağımı merak eden yakınlarımın yüzlerinde duvara dönmüş meraklarına çarparak hazırlıyorum kendimi. Toplumsal aidiyetlerin üstüne çıkan gitme isteğim, önüne çıkan tüm engellere karşı koyuyor. Bir şehri, evi, işi, kurulu bir düzeni bırakırken, kendi içinde başka bir düzeni olan ama konum itibariyle sürekli yolda olma duygusuyla bir gerçeği başka bir gerçeğe taşıyan gemide, yaşayacak, göreceğim…
Bir tek ve tek başıma taşıyabileceğim bir bavul ile dünyanın her yerine gidebilmeli ve o bavulda gerçekten ihtiyacım olabilecekler dışına yer vermeden, istersem gereklilik yaratabileceğim ama özünde beni bir yerlere ve bir şeylere bağlayan, bağlamış nesnelerden arınmam ve aradığım her neyse peşinden rahatça gidebilmem için önemli. Öyle ki her işini son dakika halleden halime ters düşen bir tedbirle, günler öncesinden, fiili olmasa da aklımda süren bavul hazırlığı, son birkaç vedalaşmayla nihayete erecek. “Gittiğin yerlerin geleneklerini tanı ama duruma ayak uydur, gerekirse duruma göre giyin ve sorun yaşama, yaşatma” diyor babam, vedalaşırken. “Merak etme, mini eteğimi de, topuklu ayakkabımı da aldım” diyorum, şaşkın ve anlamsız gözlerle bakan babama. İran’a gidersem başımı örtecek, Ukrayna veya Brezilya’ya gidersem de mini eteğimi ve topuklu ayakkabılarımı giyeceğim diyorum, gülüyoruz. Aslında limanlardan daha çok, gemideyken geçireceğim zamanları ve her mevsimi düşünerek, her ortama uygun kıyafetlerimle, hiç kimsenin hassasiyetlerini zorlamadan, 22 erkeğin arasında, tek kadın olarak seçip, yanıma aldığım kıyafetlerle dolu bavulum. Karşılaşacağım yeni yerlerin heyecanı ve geride bırakacaklarımın özlemleriyle dolu bavulum yalnız ihtiyaçlarımla değil, sorumlu olmam gereken zorunluluklarla da dolu. Bavulum ağır. Ağır aksak yürütecek, belki bazen tek başıma taşıyamayacağım kadar yüklü. Bavulum arkamda, ayaklarım bavulumdan ağır, yürüyoruz. Aylardır yattığı tersaneden bir gün sonra beraber ayrılacağımız, “kızkardeşim” addettiğim “gemi”ye doğru ilk yolculuğuma hazır hale geliyorum…
Demir alma zamanı
“Bir şehir, bir gemi, bir kadın severken terk edilebilir ancak”(?) diyen dizelerin bıraktığı izlerin ardından kendi gerçeğime dönüyor, “severken ve ancak gece yarısı terk edilmeli”yi not düşüyor, şehrin gece sebebiyle biten yolculuğuna, şehre doğru ve şehirden doğru biten geceyi ve böylece başlayan sessizliği kulaklarıma dolduruyorum. Gecenin içinden, henüz bilmediğim, bildiğim zaman sahip olacağımı sandığım önümdeki yeni hayatın ve detaylarının aslında bana sahip olacağını aylar sonra “izne” çıkıp, karaya döndüğümde anlayacağımı henüz bilmiyor olmanın şu an güven veren sakinliğiyle alışık olduğum bu hayatı terk ediyorum. Aklıma Oruç Aruoba’ nın sözleri geliyor: yola çıkacak kişinin aşması gereken ilk ve en önemli engel kendi yerleşikliğidir… Ev, şehir, deniz gibi kavramlarla beraber bildiği tüm anlamları yeniden düşündürecek ve belki bir daha asla eski haline dönemeyecek duygularıma, en yerleşik anlamlarına giderayak tekrar bakıyor, demir alıyorum bildiğim sulardan…
Yazarın notu: G. İNEBOLU Gemisi ile gemide yaşama ve gezme şansı tanıyan ÇETİNKAYA ARMATÖRLÜK ve tüm yetkililerine, bütün G. İNEBOLU personeline teşekkür ederim...
http://www.virahaber.com/ sitesinden 24.05.2012 tarihinde yazdırılmıştır.