ÇOK OKUNANLAR
FOTO GALERİ
YORUMLANANLAR
MEHMET MAZAK
12 Punto14 Punto16 Punto18 Punto
Bir Boğaziçi Ebrusu; Kayık Sefaları
23.03.2009 11:24

Ebru, suyun renklerle dansı ve Türk milletinin su üzerine basılmış mührüdür. Boğaziçi kayık sefaları da, Türk milletinin gönül rahatlığı ile su üzerinde eğlence, zevk ve neşe almasının ve yaşamasının imzasıdır. Ebru sanatında nasıl sular renklerle dans eder ise, kayık sefalarında da Boğaziçi suları tenezzüh ve teferrüc vasıtaları kayıklarla dans ederdi. Onun için ebru sanatının kısa tarifiyle makalemize başlamakta fayda var. Birbiri içine geçmiş, ancak karışmamış, bakışla ayırt edilebilecek biçimde duran renk ve şekillere “Ebru” denir. Sanat olarak ebru, su üzerine serpiştirilen sıvı boyanın rasgele bezendiği şekillerin ve bu şekillere müdahale edilmesiyle meydana gelen figürlerin kâğıda aktarılarak sergilenmesidir. Ebru yapmak, insan ruhunu ferahlatan ve pozitif düşünceye yönlendiren bir eylem olduğu için, günümüzün stres dolu dünyasında her gün daha fazla insanımız ebruya ilgi duymaktadır.

Kayık sefaları ve Boğaziçi ebrusu

Geçmişin asude iklimde ruhunu dinlendirmek isteyen bir İstanbul hanımefendisi ve beyefendisi, yalısının kayıkhanesinde bekleyen iki çifte piyadeye binerek hamlacısının aheste aheste çektiği küreklerle kayık sefalarına çıkarlardı. Niçin kayık sefalarına “Bir Boğaziçi Ebrusu” demekteyiz? İstanbul’un üç yanını çeviren denizin bir bebeğin annesinin koynuna sokulması gibi, derin körfez ve koylarla İstanbul’un şefkatli kollarına sığındığı çok özel mekânlar bulunmaktadır. Bu mekânlardan bazıları Bebek Koyu, Kanlıca Körfezi, Kalamış, Kuruçeşme, Büyükdere, Sadabat ve Göksu olarak karşımıza çıkar. İstanbul tarafından en şefkatli kucaklanmış yer olarak Haliç, asırlarca çevresinde yaşayan halka aynı şefkat ve misafirperverliği göstermiştir. Bu koylarda kayık sefaları yapılırdı. Şehrin gürültüsünden ve sıkıcı iş temposundan kurtulmak isteyenler, kendi hususi piyadeleri veya bulundukları semtin iskelesinde bekleyen kayıklarla derya üzerinde gezintiye çıkarlardı. Bahar ayları geldiğinde varlıklı kimseler Boğaziçi sularının kenarlarına kurulmuş köylerden birinde, birbirinden güzel bahçeli yalılardan birine taşınarak yazı burada geçirirlerdi. Burada hem mesire yerlerine yakın olabilmek, hem de fırsat buldukça asude koylarda kayık sefalarına çıkmak için İstanbul’un yaşanılası bu döneminde kayıklarla gezintiye çıkacak olan hanımefendiler ve beyefendiler dönemin şartlarına uygun en güzel elbiselerini giyerlerdi. Hanımlar rengarenk feraceleri, beyler iki dirhem bir çekirdek giyinmiş İstanbulin ve fesleriyle kayıklardaki yerlerini alırlardı. Eğer zengin kimseler ise; halayık, uşak ve dadılarını da beraberinde kayıklarına alırlardı. Yaz aylarında havaların ısınmasıyla birlikte kayık gezintisine çıkan hanımefendiler rengârenk şemsiyelerini açarak, güneşten korunmaya çalışırlardı. Sarı, yeşil, mavi, kırmızı, eflatun; kâinatın bütün renklerini kayık sefasına çıkılan bir körfezde veya bir mesire yerinde görmek mümkün olurdu. Erguvan ve leylak kokulu Boğaziçi koylarındaki bu kayık gezintilerinde su üzerinde kâinatın bütün renklerinin, hamlacının her küreğe asılışında ahenk ve uyum içerisinde dansına şahit olabilirdiniz. Boğaziçi’nin bu ılıman ikliminde suyun renklerle dansını “Bir Boğaziçi Ebrusu” olarak sizlerle paylaşmaktan büyük onur duymaktayım. Dingin körfezlerdeki rengârenk bu görüntüler İstanbul’un ebruli yaşantısının, her millet ve dinden insanların uyum içerisinde yaşama sanatının da bir göstergesiydi.

 

Doğadaki çiçekler gibi bir arada yaşamak

Çeşitli milletler ve dinlerden insanların huzur içinde bir arada yaşadığı bir belde olan İstanbul hakkında 1573 yılında Alman Sefaret heyetiyle İstanbul’a gelen Stephan Ger­lach şu bilgileri vermektedir: “Çiçekler ne kadar çok renkli olurlarsa, o kadar güzeldir. Ta­biattaki renk renk çiçekler gibidir İstanbul. İstanbul şehri işte, beyaz ve yeşil renkli sarıklarıyla Türkler ve Müslümanlar, beyaz-kırmızı, mavi ve sarı karışımı serpuşlarıyla Ermeniler, mavi renkleriyle Rumlar, sarı serpuşlarıyla Yahudi­ler... Hepsi doğadaki çiçekler gibi bin bir renk!”  Gerlach, bu sözleriyle İstanbul’un nüfus mozaiğini ve ebruli yaşantısını ortaya koymaktadır. Ebru sanatında nasıl renkler birbirine karışmaz ise, İstanbul kültürü ile yoğrulan değişik dinlere mensup milletler de, birbirinin huzurunu kaçıracak olaylardan uzak durmuşlardır.

 

Kayık sefaları insanları rahatlatan, beyin yorgunluğunu hafifleten, doğayla iç içe olmayı sağlayan, sevgi ve muhabbeti artıran bir eğlence olarak karşımıza çıkmaktadır. Boğaziçi ebrusunun en iyi gözlemlendiği mekânlara yolculuk yapmakta fayda var. Anadoluhisarı ve Göksu çevresi, ebruli suların görüldüğü en nadide mekanlardan biridir. Hristaki Efendi bakın Göksu’dan nasıl sesleniyor:

 

Gidelim Göksuya bir alem-i ab eyleyelim
Ol kadehkar güzeli yar olarak peyleyelim
Bize bu taliimiz olmadi yar neyleyelim
Ol kadeh çar güzeli yar olarak peyleyelim.

 

Mehtabın, kayık sefasının, huzurun ve hülyalı gecelerin adresini Behçet Kemal Çağlar’ın güftesini yazdığı, Münir Nurettin Selçuk’un bestelediği aşağıdaki şarkıda bulmaktayız.

 

Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan
Ah Kalamış’tan
Yok zerre teselli ne gülüşten ne bakıştan
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış’tan
Ah Kalamış’tan
İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar
Aşkı ne anlar
Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar
Eski zemanlar
Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan
Ah Kalamıştan

Yahya Kemal ise, İstanbul’un bağrına yaslanmış koylarda ve körfezlerdeki kayık sefasına çıkmış olan hanımlara ve beylere ta uzaklardan seslenerek, dikkatli hareket etmelerini yoksa Boğaziçi ebrusunun bozulabileceğini söylemek ister gibi şöyle seslenir:

 

Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın
Bir âlemi hayale dalan ab uyanmasın
Aguşuna nevbaharda habide bir cihan sürsün sabaha haşre kadar hab uyanmasın

Dursun bu musiki semavi içinde saz nevbit olanda bir dahi mızrab uyanmasın aman

 

 

Renkler ve nağmeler

Kanlıca Körfezi mehtap âlemi ve kayık sefaları için gerçekten yaşanılmaya layık bir eğlence yeri olmuştur. Bilhassa ilkbaharın sonralarında temmuz, ağustos aylarındaki mehtaplı gecelerde, kanlıca tepeleri o zamanın tanınmış ses ve saz sanatkârlarının yay ve mızraplarından, dudaklarından yükselen ahenkli seslerle çınlar ve bu hoş sedalar tepelerde yankılanarak, tekrar körfeze kadar geri gelirdi. Rahmetli Yahya Kemal’in yazdığı ve yine Rahmetli Osman Nihat’ın bestelediği şarkıda olduğu gibi;

Körfezdeki dalgın suya bir bak göreceksin.
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde.
Mehtap iri güller ve senin en güzel aksin.
Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde…


Son olarak İstanbul’un belki de dünyanın bir döneme damgasını vurmuş laleler diyarı ve eğlence yerlerinin başında gelen Sadabat. Sadabat, kayık sefalarının en yoğun yaşandığı, Haliç sularının rengârenk ebruli olduğu bir dönemde bakın Nedim asırlar önceden bize nasıl sesleniyor:

 

Bir safa bahşedelim gel şu dil-i na-şada
Gidelim serv-i revanım yürü sa'd-abada
İşte üç çifte kayık iskelede amade
Gidelim serv-i revanım yürü sa'd-abada

Gülelim oynayalım kam alalım dünyadan
Ma-i Tesnim içelüm çeşme-i nev-peydadan
Görelim ab-ı hayat akdığın ejderhadan
Gidelim serv-i revanım yürü sa'd-abada

Bir sen ü bir ben ü bir mutrib-i pakize-eda
İznin olursa eger bir de Nedim-i şeyda
Gayrı yaranı bugünlük edip ey şuh feda
Gidelim serv-i revanım yürü sa'd-abada

 

 

Yazıyı Paylaş : GoogleGoogle, YahooYahoo, FacebookFacebook, DiggDigg, Del.icio.usDel.icio.us, RedditReddit
Yazarın Diğer Yazıları
VİDEO GALERİ
YAZARLAR
ANKET
Gemi inşa sanayimiz 2012 yılını nasıl geçirecek?
E-BÜLTEN