2010’un Değerlendirilmesi ve 2011 Yılındaki tehditve teklikeler

Prof. Dr. Uğur Özgöker

2008 yılının Ağustos ayında ABD’de başlayan ve hızla bütün Dünya’ya metastas yapan 2. Dünya Finansal Krizinin etkileri 2009 yılında da devam etmiş ve 2010 yılı AVRUPA hariç bütün Dünya’da iyileşme, rehabilitasyon, ekonomik krizin etkilerinden kurtulma ve kendini toparlama yılı olmuştur. Yalnız bu iyileşme yani nekahat süreci sadece AB bölgesinde tersine seyretmiş iyiye gidiş bir yana Yunanistan, İrlanda gibi AB ülkeleri iflas edip konkordata ilan etmiş, İspanya ve Portekiz ile AB’ye komşu İzlanda iflasın eşiğine gelmişlerdir. EURO Bölgesi bugün için Almanya tarafından yüz milyarlarca Euro kaynak sağlanarak ayakta durmaya çalışılmasına rağmen her an yatağa düşmesi hatta ex olma ihtimali mevcuttur. Almanya ve Fransa Yunanistan’a 130 milyar Euro, İrlanda’ya da bunun yarısı kadar bir miktar destek sağlayarak palyatif olarak şimdilik EURO’ nun hayatını sürdürmesine olanak tanımışlardır. Ancak bu çok kırılgan ekonomik tablo derhal tersine dönebilecek bir yapıdadır. AB ülkeleri sosyal harcamaları kesip bütçelerini mali disiplin altında tutmayı beceremezlerse bundan sonraki ekonomik hastalık epidemik bir şekilde başta İtalya olmak üzere özellikle Akdeniz havzasındaki Güney Avrupa ülkelerine hızla sirayet edebilir. Bu defa Euro’yu Almanya ve IMF bile kurtaramaz, AB ülkeleri ortak parayı terk edip kendi ulusal para birimlerine geri dönerler. Bir süre sonra da “Siyasi Birlik” dağılır. AB 1950’lerdeki ilk kuruluş yıllarındaki gibi “Ekonomik Birlik”  temelindeki entegrasyona geri döner. Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA’ nın bütünleşme hareketi seviyesine geriler.

 

AB iç ekonomik bunalımlarla uğraşırken uluslararası politik gelişmeleri pas geçmek zorunda kalmıştır. 2010 yılında 2 yıldır ABD tarafından pişirilmekte olan İran ve ABD’nin ortaklaşa İran’ın nükleer kapasitesini yok etme stratejisi 2010 yılının bitimine 1 ay kala uygulamaya sokulmuştur. Kasım 2010’da NATO’nun Lizbon Zirvesinde İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler nükleer tehdit olarak hedef gösterilmiş ve bu ülkelere karşı Füze Kalkanı Projesinin kullanılması kararlaştırılmıştır. Kasım sonunda da ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gizli belgeleri WikiLeaks internet sitesine sözde (!!!!!) gizlice sızdırılmış gibi gösterilerek  aslında bizzat ABD derin devletince bilinçli olarak servis yapılarak 2011 yılında ABD ve İsrail tarafından müştereken İran’a yapılacak hava saldırısı uluslararası kamuoyunda meşru ve haklı gösterilmek istenmiştir. ABD “Derin Devleti” Afganistan’a ve Irak’a yapılan sözde (!!!) başarılı askeri operasyonlardan sonra 2011’ de İran’a karşı da bir askeri operasyon gerçekleştireceği garanti gibidir. 2011 yılında yine ABD tarafından Çin’in muazzam ekonomik büyüme potansiyelini engelleyecek yarı ekonomik-yarı askeri ve siyasi bir operasyon da gizli gündemde bulunmaktadır.  Bütün bu uluslararası siyasal gelişmeleri ABD planlamış bir kısmını tatbikata geçirmiş, nihai ve öldürücü hamleyi ise 2011’ e bırakmıştır. Uluslararası ilişkilerde AB ise olayları sadece izleyici olarak seyretmiş ve son derece pasif ve edilgen kalmıştır.

 

Türkiye’ye gelince 2010 yılının 12 Eylülünde yapılan referandumla kısmi bir Anayasa değişikliği sağlanmıştır. Bu referandumda Türkiye kesin ve çok kalın çizgilerle belirlenmiş 3 bölgeye bölünmüştür. Buna göre CHP’nin önde olduğu batılı değer yargılarını benimsemiş, Demokrasiyi en iyi rejim olarak kabul eden ve laiklik ilkesinin demokrasinin “sine qua non” ( olmazsa olmaz ) bileşeni olduğunu savunan Hatay’dan başlayıp batıya doğru bütün Akdeniz kıyısı, kuzeye doğru bütün Ege kıyısı ve doğuya doğru bir istisna hariç bütün Karadeniz kıyısını kapsayan sahil şeridi olduğu gibi AKP’ nin referandumuna HAYIR oyu vermiştir. Paralel olarak bölücü terör örgütü  PKK’nın TBMM’de ki uzantısı BDP’ nin kuvvetli olduğu Güneydoğu Anadolu Bölgesinde PKK’nın talep ve tehditleri doğrultusunda % 85’lere varan oranla oy kullanılmayarak BOYKOT’ a uyulmuştur.  İç ve Doğu Anadolu Bölgesinde ise % 75’lere varan büyük bir yüzde oranıyla AKP’ yi destekleyerek EVET oyu vermiştir. Böylece Türkiye maalesef AKP’nin uyguladığı otoriter ve totaliter politikaların etkisiyle geri dönüşü demokratik rejimlerde gayri kabil olacak şekilde BÖLÜNMÜŞTÜR. TBMM’ de grubu bulunan 4 siyasi partiden 3 ü Türkiye’yi kalın çizgilerle ayırıp bölmüştür. AKP, CHP ve BDP kendi coğrafi bölgelerinde mutlak hükümranlıklarını ilan etmişlerdir. Ancak Meclisin 3. Partisi olan MHP için 21 Haziran 2011’ de yapılacak Genel Seçimler için tehlike çanları çalmaktadır. MHP’ nin tabanını oluşturan Oğuz Türklerinin yoğun olarak yaşadığı ve geleneksel olarak MHP’nin kalesi olan İç Anadolu’da AKP’ nin referandumuna % 70’lerin üzerinde evet oyu çıkmıştır. Dolayısıyla CHP ve BDP kalelerini savunurken MHP’nin kaleleri olan Yozgat, Aksaray, Nevşehir, Kırıkkale, Niğde, Kayseri, Sivas, Konya, Çankırı, Kahraman Maraş, Gazi Antep, Kütahya gibi vilayetler birer birer düşmüş ve MHP tabanı AKP’ ye kaymıştır. 1999-2002 yılları arasında Ecevit ve Mesut Yılmaz’la koalisyon oluşturarak çok başarısız ve kötü bir yönetim sergileyen Dr. Devlet BAHÇELİ Üniversite’de ve Bürokrasi’de önemli görevlerde bulunan kaliteli ülkücü akademisyen ve bürokratları hiç dinlememiş, uyarıları kulak arkası etmiş, çok yanlış atamalar yapmış,  ve başında bulunduğu DPT, Rekabet Kurumu ve TİKA gibi en önemli kamu kuruluşları ile birlikte Türkiye’yi Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik buhranına sokarak batma noktasına getirmiştir. Yüce Türk Milleti de Sayın Bahçeli’ye 2002 seçimlerinde kırmızı kart göstererek Parlamento dışında bırakmıştır. 2007 seçimlerinde ise 4 yıllık iktidarı boyunca  iktisadi olarak çok başarılı olmasına rağmen siyasi olarak Türkiye’yi hızla büyük bir felakete sürükleyen AKP’ yi TBMM içinden dengelemek ve durdurmak  için Türk seçmeni MHP’yi affederek tekrar Parlamento’ya yollamıştır. Ancak teröre karşı sert çıkışlar yapmak dışında somut hiçbir ekonomik ve toplumsal politika geliştiremeyen, Sayın Kılıçdaroğlu’ nun çok başarılı muhalefetinin gölgesinde kalan Sayın Dr. Bahçeli için 12 Eylül referandumunun sonucu  çok rahatsız edici olmuştur. Türk milleti  ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarına çözüm getirecek somut politikalar üretmesi konusunda MHP’yi uyarmıştır. Sayın Dr. Bahçeli önümüzdeki 5 ayı iyi değerlendiremezse ve halkın istekleri doğrultusunda somut politikalar üretecek kaliteli ve yetenekli kişilerden oluşan bir kadro oluşturamazsa bu gidişle Haziran 2011 seçimlerinde 3 Kasım 2002 seçimlerindeki akıbetine uğrayarak  barajın altında kalacaktır.

2011’ e girerken iç politikada BDP tarafından Türkiye’ yi bölünmeye götürecek olan çift resmi dil, bölgesel otonomi gibi çok tehlikeli ve ülkemiz için fevkalade zararlı söylemler 2010’nun son günlerinde kamuoyunun gündemine getirilmiş ve bomba etkisi yapmıştır. AKP ekonomide ve kısmen dış politikada gösterdiği başarıyı iç politikada gösterememiş ve hızla ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiştir. Atatürk Cumhuriyeti’nin bütün temel taşları yerinden oynatılmış, Laiklik ve Demokrasi prensipleri yok edilmiş, diktatörlük veya tiranlık benzeri bir totaliter rejime kayış olmuş, Devletin belkemiği olan şanlı ordumuzun itibarı yerle bir edilmiş, bağımsız yargı kanun değişiklikleri ve partizanca atamalarla sindirilmiş ve eli kolu bağlanarak hür kararlar alması engellenmiş, üniversiteler akademik ve bilimsel çalışmalar yapmak yerine hükümetin şakşakçısı  konumuna getirilmiş, özgür basın ise sansür, tehdit, şantaj ve baskılarla susturularak AKP’ nin borazanı bir medya monopolü oluşturulmuştur. Durum öyle vahim bir hal almıştır ki maalesef gelecekte demokratik yöntemlerle seçilip işbaşına gelecek hiçbir siyasal iktidar Türkiye’yi bölünmekten kurtaramayacaktır. Vaziyet geriye dönüşü olmayan bir yolda hızla kötüye doğru gitmektedir. Türkiye’yi bölünme ve parçalanma felaketinden ancak ve ancak demokratik prensiplerin dışında iktidara gelecek milliyetçi ve vatansever bir ekip kurtarabilecektir.

 

2010 yılında AB ile ilişkiler bir arpa boyu bile ilerlememiş hatta geriye gitmiştir. 2005 yılında müzakerelere beraber başladığımız ve AB müktesebatında (Acquis Communataire ) gerek mevzuat uyumu gerek uygulama bakımından çok daha ileride bulunduğumuz Hırvatistan 2011’ de AB’ ye tam üye olacakken Türkiye’nin üyeliği 2021 yılına sarkmıştır. Hükümet Aralık ayının son günlerinde AB ile ilişkileri hızlandırmak için GKRY ( Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ) ‘ ne liman ve havaalanlarını açma vaadinde bulunmuştur.  Bu vaadin gerçekleşmesi durumunda iç politikada büyük bir deprem daha yaşanacak, Türkiye’nin büyük fedakarlıklarla bugüne kadar bütün dış baskılara rağmen sürdürdüğü Kıbrıs Milli Politikamız terk edilmiş olacak ve milli menfaatlerimiz ayaklar altına alınmış olacaktır.      AB ile ilişkilerimizin en kısa sürede tam üyelikle sonuçlanması için muazzam bir imkan olan İSTANBUL 2010 AVRUPA KÜLTÜR BAŞKENTİ projesi ise faaliyetleri yürütmekten sorumlu 2010 AJANSI’ nın yanlış teşkilatlanması ve kadrolaşması, projeleri değerlendirmede verdiği subjektif kararları, Türkiye’yi  AB ülkeleri ve halklarına yurtdışında tanıtacak kültürel projeleri üretmek ve bunları desteklemek yerine AKP yandaşı kurumlarca düzenlenen ve Avrupa’da değil İstanbul’da gerçekleştirilen, kimsenin izlemediği, AB ülkelerinin  vatandaşları biryana İstanbulluların bile haberdar olmadığı sözde kültürel etkinliklere trilyonlarca lira kamu kaynağını pompalayarak yanlış icraatlarda bulunması ile 2010 yılında bu büyük fırsat kaçırılmıştır. Türkiye böyle önemli bir tanıtım fırsatını en az 10 sene daha yakalayamayacaktır.

2011 yılının ilk 6 ayında gündemi sarsacak konular iç politikada 2 dil ve bölgesel özerklik konularının yanı sıra Haziran ayındaki Genel Seçimler, dış politikada ise Kıbrıs ve AB ile ilişkiler olacaktır. Uluslararası İlişkilerde ise İran’a karşı düzenlenecek muhtemel bir ABD+İsrail müşterek saldırısı sadece Ortadoğu bölgesini değil bütün Dünya’yı savaşa sürükleyebilecek olumsuz gelişmelere yol açabilecektir.

 

Y. Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER

GİRNE AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkan Yrd.

DENİZ KÜLTÜRÜ DERNEĞİ Genel Sekreteri.

ugurozgoker@gau.edu.tr