AB’nin Suriye Vizyonu

Prof. Dr. Uğur Özgöker

Suriye’de 2011 baharında başlayan hükümet karşıtı hareketler, tüm uluslararası camia için olduğu gibi Avrupa Birliği (AB) açısından da önemli bir sorun oluşturmaktadır. Bu krizin bölgedeki diğer ülkeler açısından da olumsuz sonuçlar doğurma olasılığı, mevcut endişeleri arttırmaktadır. AB, Suriye halkının barış ve istikrara, özgürlüğe, insan onuruna yakışır bir yaşama, demokrasiye ve insan haklarına yönelik taleplerini haklı bulmakta ve desteklemektedir.

AB’nin bu desteği sağlarken bazı zorluklarla karşı karşıya kaldığını ileri sürmek mümkündür. Öncelikle, Brüksel’in Suriye’deki krizi çözme konusunda en etkili uluslararası aktörlerden biri olmadığının altını çizmek gerekmektedir. Bu durumun mantıksal ve realist sonucu, BM, NATO, ABD, İKÖ gibi diğer uluslararası aktörleri destekleme şeklinde ortaya çıkmıştır. Suriye’deki çatışmalar şiddetlendikçe, katliamlar sürdükçe ve insan hakları ihlalleri arttıkça Beşar Esad aleyhtarı duruşunu sertleştiren başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Sünni Arap Birliği, AB tarafından desteklenen uluslararası aktörlerden biri haline gelmiştir. Böylece AB ülkeleri kamuoylarında Amerikalıların kısaca nine / eleven veya 9 / 11 diye adlandırdıkları 11 Eylül 2001’deki Usama Bin Ladin tarafından yaptırılan (!!!!!) saldırılardan sonra Batı kamuoyunda Arap ve Müslümanlara karşı oluşan kötü intiba değişmeye başlamıştır. Brüksel (AB), Birleşmiş Milletler (BM) Suriye özel temsilcisi ve aynı zamanda BM eski Genel Sekreteri olan Kofi Annan’ın misyonu ve altı maddelik planının uygulamaya geçmesi doğrultusunda görüş bildirmiştir. Bu altı madde, aşağıdaki hususları içermektedir:

- Suriye halkının isteklerini karşılayacak ve endişelerini giderecek bir siyasi sürecin ülke içindeki dinamikler aracılığıyla başlatılması;
- Silahlı çatışmaların BM gözetiminde sona ermesi;
- İnsani yardımın, ihtiyaç duyulduğu yerlere zamanında ulaştırılması;
- Hukuksuz bir şekilde tutuklananların serbest bırakılması;
- Gazetecilerin ülke çapında dolaşım özgürlüğüne sahip olması;
- Dernek kurma özgürlüğü ve barışçıl gösteri yapma özgürlüğünün tesisi.

Biz Türklerin 2004’ te ki Kıbrıs referandumlarından çok iyi bildiğimiz; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile KKTC’ yi birleştirmeyi öngören kendi adıyla matuf meşhur Annan Planı’nın fikir babası Kofi Annan ’nın BM Genel Sekreteriyken başarısızlıkla sonuçlanan 1. Annan Planı’nın akıbetine, maalesef bu defa da BM Genel Sekreteri Suriye Özel Temsilcisi sıfatıyla uygulamaya koyduğu Suriye ile ilgili 2. Annan Planı da uğramıştır. Yani Suriye’de kan dökülmesinin durması, otoriter ve totaliter Esad yönetiminin yerine Suriye’ de insan haklarına saygılı, komşularıyla iyi ilişkiler içinde olan demokratik bir rejim kurulması planı Kıbrıs’la ilgili 1. başarısız plandan 8 yıl sonra bu defa Suriye içinde başarısızlığa uğramıştır. Bunun üzerine Kofi Annan Özel Temsilcilik görevinden istifa etmiştir. Annan’ ın 8 yıl arayla Kıbrıs ve Suriye ile ilgili iki planının da başarısızlıkla sonuçlanmasının en büyük nedeni Rusya Federasyonu’nun eski Stalinist politikalarının hortlamasıdır. Rusya Federasyonu ve lideri Putin’ i Neo-Stalinist politikalar izlemeye götüren güdülerin başında ekonomik nedenler gelmektedir. 1990’ lara kadar süper güçken, batıyla iktisadi rekabete dayanamayıp çöken ve dağılan SSCB’nin mirası üzerine kurulan ve dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip Rusya Federasyonu; 2000’ li yılların başından itibaren petrol ve doğalgaz fiyatlarının dünya borsaları ve piyasalarında aşırı şekilde artması sonucu SSCB’nin bütün dış borçlarını ödediği gibi her sene büyük miktarda dış ticaret fazlası vermeye başlayarak ekonomik bakımdan hızla refaha kavuşmuştur. Bu ekonomik zenginliği ve gücü Rusya Federasyonu ve onun demirbaş lideri haline gelen Putin’ e yeniden saldırgan ve baskıcı bir iç ve dış politika uygulama imkanı tanımıştır. Annan 2004 yılında kendi planı’ na Kıbrıslı Türkler % 65 oranında evet deyip kabul etmeleri, Kıbrıslı Rumların ise % 80 nispetiyle hayır deyip reddetmeleri üzerine BM Güvenlik Konseyine Rumları cezalandıracak ve uzlaşmaya zorlayacak bir teklif sunmuştu. Ancak BM Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip 5 Daimi Üyesinden biri olan Rusya Federasyonu Sırbistan-Yunanistan ve Kıbrıs Rum’ları ile Ortodoks İttifakı oluşturup Rumlar aleyhindeki kararı veto ederek, Kıbrıs’ da kalıcı bir anlaşmayı ve barışın tesisini engellemiştir.

Aynı şekilde 8 yıl sonra Esad aleyhindeki ve Suriye’ ye ağır ekonomik ve siyasi yaptırımlar uygulanmasını öngören BM Güvenlik Konseyi kararını da Çin’le birlikte veto ederek Suriye’de binlerce kişinin öldürülmesine, ülkenin ekonomisinin ve alt yapısının tahrip olmasına, Suriye halkının ile komşu ülke ve bölge halklarının büyük sıkıntılar çekmeye devam etmesine sebebiyet vermiştir. Hiçbir zaman totaliter rejimden vazgeçmeyen Rusya Federasyonu; Avrupa’ da ki son Stalinist, baskıcı ve zorba rejim Beyaz Rusya ( Bela Rusya ) yönetimini destekleyerek ayakta kalmasını sağladığı gibi, geçen sene başlayan Arap Baharıyla Orta-Doğu’da otoriter ve totaliter diktatörlüklerin birbiri ardına devrilmesinden sonra şimdilik ayakta kalan son totaliter rejim olan Esad yönetimini desteklemeyi sürdürmektedir. Rusya’ nın Beşar Esad rejimini desteklemesinin en büyük nedenlerinden biri, 20. YY.’ ın son imparatorluğu olarak tasvir edilen SSCB’ nin dağılmasından sonra Sovyetler Birliğinden kalan ülke toprakları dışındaki tek Rus Deniz Üssü’nün Suriye’ deki Tartus Limanı'nda bulunmasıdır.

Rusya Suriye’deki bu deniz üssü vasıtasıyla Dünya enerji kaynaklarının en önemli 2 hammaddesi olan petrol ve doğalgaz’ ın % 65’ ine sahip Orta-Doğu ve Doğu Akdeniz’i kontrolü altında tutma, bu bölgedeki stratejik üstünlüğü ABD ve AB’ ye kaptırmama arzusu ve amacındadır. Ancak Ağustos 2012 başında ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’un Türkiye’yi ziyareti sırasında özelde Suriye, genelde Orta-Doğu bölgesi ile ilgili çok gizli ve stratejik kararlar alınmıştır, Nitekim önce Suriye’nin Kasım 2011’ de Arap Birliği üyeliğinin askıya alınmasından sonra 2012 Ağustos ortasında Suudi Arabistan’da yapılan İslam İşbirliği Teşkilatı ( İİT ) 4. Olağanüstü Liderler Zirvesinde bu defa da İİT üyeliği de askıya alınmıştır. Buna ilave olarak Müslüman ülkelerce Suriye’ye uygulanacak ekonomik ve siyasi yaptırımların ağırlaştırılmasına karar verilmesi, son olarak da bizzat Suriye Başbakanı Riyad Hicab ve 3 Suriye’ li Bakanın rejimin çökeceğini görüp Başbakanlık ve Bakanlık görevlerini bırakıp aileleri ile birlikte Suriye’den Ürdün’e kaçması Esad yönetiminin sonunun yaklaştığını göstermektedir. Orta-Doğu’da ki sıcak yazdan sonra Beşer Esad ve yönetici ekibi büyük olasılıkla sonbaharı iktidarda göremeyeceklerdir. Ya Hüsnü Mübarek gibi hapishaneden, ya Rıza Şah Pehlevi gibi Moskova’da veya Tahran’ da sürgünden ya da Saddam Hüseyin ve Albay Muammer Kaddafi gibi öbür dünyadan Suriye’deki yeni demokratik rejimin icraatlarını izleyeceklerdir.

ABD ve İİT’ nün Esad yönetimi ile ilgili karar ve eylemlerini bir tarafa bırakıp Suriye sorununu tekrardan AB açısından ele alırsak; Birleşmiş Milletler platformlarında Suriye meselesinin canlı tutulması, AB’nin muhalif harekete verdiği desteğe kanıt olarak gösterilecek bir diğer eylem tipidir. Her ne kadar BM Güvenlik Konseyi’nde 5 daimi üyeden Rusya ve Çin’in veto uygulamaları nedeniyle Beşer Esad yönetimi aleyhine bir karar çıkamamış olsa da Avrupalı yetkililerin çabalarıyla İnsan Hakları Konseyi’nden ve Genel Kurul’dan büyük ekseriyetle Esad rejimine kınama kararları geçmiştir. Bu sonuç, Özgür Suriye Hareketi için yeterli bulunmasa da AB için memnuniyet vericidir. AB; BM Güvenlik Konseyi üyelerinin Şam yönetimi üzerinde etkili olacak bir ortak karara varmaları yönünde çağrıda bulunmuş ve bu tür bir kararın destekleyicisi olacağını duyurmuştur.

Yaptırımlar ve kısıtlayıcı önlemler de, Şam yönetiminin insan hakları ihlallerine karşı AB tarafından ortaya konan eylemlerdendir. Bunların başında silah ambargosu gelmektedir. Mayıs 2011’den beri süren ambargo, Birlik üyesi ülkelerin Suriye’ye mal taşıyan hava ve deniz taşıtlarını denetleyerek muhalif hareketi bastırmak amacıyla kullanılmasından şüphelenilen silah, ekipman ve mühimmata el koyma hakkı vermektedir. Bu ambargoya, teknik destek ve kredi gibi yardımcı unsurlar da dahil edilmiştir.

AB, kısıtlayıcı önlemleri tüm Suriye halkının zarar görmeyeceği şekilde ayarlamayı tercih etmiş; bu nedenle de özellikle ülkedeki ayaklanmayı bastırma amacıyla çalışan ordu ve gizli servis personelini hedef almıştır. Bu çerçevede, bugüne kadar Devlet Başkanı Esad ve yakınları dahil 155 yetkilinin mal varlıklarını dondurmuş ve AB' ye seyahatlerini yasaklamıştır. Aynı önlem, Suriye Merkez Bankası dahil rejimi finanse eden 52 kuruluşa da uygulanmıştır. Bununla birlikte, AB üyesi ülkelerin yaptırıma dahil olan bankalar aracılığıyla AB’de bulunan öğrenci ve araştırmacılara yapılan para transferlerine izin verme yetkileri bulunmaktadır. Bu durum, yaptırımların yegane istisnasını oluşturmaktadır.

Uluslararası camianın Suriye konusundaki çabalarının başarıya ulaşması ile Esad rejiminin en kısa zamanda yönetimden çekilmesi arasında doğrudan bir bağ olduğu, üzerinde genel uzlaşı olan bir konudur. Mevcut yaptırımların güçlenmesi, Şam yönetimini yıldırma konusunda çok önemli bir koşul olarak göze çarpmaktadır. Bu durumun gerçekleşmesi halinde de AB’nin Suriye’ye sağlayacağı destek, geçiş sürecinin sancısını azaltmak açısından çok önemli olacaktır. Bununla beraber Suriye halkının refahı, özgürlüğü, güvenliği ve selameti bakımdan baba Hafız Esad’ ın baskıcı dikta politikasını zahiri olarak yumuşatmış gibi sürdüren oğul Beşer Esad’ ın devrilmesi ve Suriye’de iktidara insan haklarına saygılı, uluslararası ilişkilerde komşularıyla iyi geçinen, demokratik bir rejimin gelmesi çok önemlidir. Dolayısıyla Esad sonrası Suriye’nin konumu da gerek ülkemiz, gerek bölge ( Orta-Doğu ) gerekse AB ve ABD ( Batı ) bakımından çok büyük önem arz etmektedir.

Çok kısa sürede devrileceği kesinleşen Hafız Esad’ ın mahdumu Beşer Esad’ ın yerine bölgedeki separatist ( bölücü ) ve terörist hareketlere destek veren bir liderin başa gelmesi ve özellikle Suriye’ nin tıpkı 10 sene önce Irak’ ın başına geldiği gibi 3’ e bölünmesi Kuzey’ de Kürt devletinin kurulması, Nasuri olarak adlandırılan Suriye’de iktidarı elde tutan Şii İran destekli Alevi azınlıkla ( nüfusun sadece % 13’ ü ) Suudi Arabistan-Mısır-BAE-Katar-Libya-Kuveyt vb diğer Arap ülkeleri ile Türkiye’nin desteklediği Sünni çoğunluk ( nüfusun yaklaşık %70- 75i ) ve Hıristiyan cemaat ( Ortodoks ve Katolik Süryani ve Keldaniler - Suriye Patrikliğine bağlı-, Ortodoks Ermeniler, Ortodoks ve Katolik Arap’lar, Ortodoks Rum’lar - Hatay’ın 1939’da Anavatan’a katılmasından sonra Şam’a taşınan Antakya Patrikliğine bağlı -, Katolik Marunitler ve Fransız ve İtalyan asıllı Levanten’ler - Vatikan’a bağlı –, toplam Hıristiyan nüfusun genel nüfusa oranı yaklaşık % 12-15, yüzde olarak Lübnan’dan sonra en çok Hıristiyan nüfus barındıran Arap ülkesi ) ve az sayıda İbrani –orijinal İsrail/Kudüs Yahudisi- arasında çok yakında çıkacak bir Mezhep Savaşı sadece Dünya Petrol ve Doğalgaz gibi enerji rezervlerinin % 65 ine sahip Orta-Doğu Bölgesini değil AB’ yi de ateş çemberine sokacaktır. AB şimdilik işin bu yanını görememektedir. Suriye’ nin bölünmesinin, Irak’tan sonra ikinci bir Kürt özerk yönetiminin kurulmasının kendi politikalarına uygun olduğunu mütalaa etmektedir. Ancak çok yanlış bir analiz yapmaktadır. AB; Suriye’ yi bölüp, bağımsız bir Kürt devleti oluşturarak Orta-Doğu’ da 2. bir İsrail kurma stratejisini uygulayan ABD’ nin tuzağına düşmek üzeredir. AB’ yi bu yanlıştan döndürecek yegane aktör Türkiye’dir. Bir sonraki yazımızda Esad rejiminin devrilmesinden sonra muhtemel Suriye senaryolarını ve Türkiye’ ye olası etkilerini inceleyeceğiz.

Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER
İstanbul AREL Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ERASMUS Koordinatörü
ugurozgoker@arel.edu.tr