AP kararının Türkiye – AB ilişkilerine muhtemel etkileri

Prof. Dr. Uğur Özgöker

8 Kasım 2016 da ABD’de Başkanlık, Senato Üyelerinin bir kısmı ve Temsilciler Meclisi Üyelerinin tamamı için seçimler yapıldı. Seçim, Neo-Con (Yeni Muhafazakâr – Sağcı) Cumhuriyetçi Parti ve Cumhuriyetçi Parti’nin “Aşırı Muhafazakâr” Müslüman ve göçmen düşmanı trilyoner işadamı Başkan adayı Donald Trump’ın zaferi ile sonuçlandı. 

Ocak 2017’ ye kadar ABD Başkanlığı görevini sürdürecek olan ABD’ ye göre solcu Demokrat Parti’nin üyesi Barack Hüseyin Obama, daha önce 2008 ve 2012’de seçim kazanarak ABD Başkanı olduğu için bir kez daha aday olma hakkı yoktu. Demokrat Parti’nin adayı olarak 8 Kasımdaki ABD Başkanlık seçimlerine ABD Dışişleri Bakanı ve aynı zamanda eski ABD Başkanlarından Bill Clinton’ un eşi olan Hillary Clinton katılmış ve kamuoyu tahminlerinde Trump’ tan % 4,5 ilerde gözükmesine rağmen seçimi Trump’ un 4 puan arkasında kalarak ABD Başkanlığını kaybetmiştir.

Kamuoyunda yaygın olarak bilinenin aksine ABD’de sadece iki siyasi parti bulunmadığı gibi ABD Başkanlığı için de sadece iki isim de yarışmamıştır. Yeşil Parti’den Jill Stein ve Libertaryen Parti’den Gary Johnson da Başkan adayı olarak seçimlere iştirak etmiştir.  Bunların yanında, isimleri kamuoyunda hiç duyulmamış olan Anayasa Partisi, Reform Partisi, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi gibi partiler de başkan adaylarını bazı eyaletlerde Başkanlık yarışına sokmuş olmalarına rağmen gerçek yarış Clinton ve Trump arasında geçmiş ve seçimin galibi bu satırların yazarına göre:  “GÜÇLÜ ve DÜNYA LİDERİ AMERİKA” gizli sloganıyla Donald Trump olmuştur.

Trump başta emlak ve konut sektörü olmak üzere birçok işkolunda milyar dolarlar kazanan, siyasette fazla tecrübesi olmayan bir işadamıdır. Seçim kampanyası sırasında özellikle NATO, Küresel Ticaret, Müslümanlar ve göçmenler konularında son derece radikal görüşleri ve söylemleriyle çok dikkat çekmiş bu nedenle de Batı Avrupa ülkelerinde, Latin Amerika ülkelerinde ve Müslüman ülkelerde büyük kuşku ve endişe yaratmıştır.

Trump; NATO konusunda, maksimum kar peşinde koşan bir işadamı mantalitesi ile ABD'nin askeri harcamalarına dikkat çekerek, NATO üyesi diğer müttefik ülkelerin bu askeri harcamalara daha fazla katılmalarını ve maddi katkı sağlamaları gerektiğini (Burden Sharing–Yük Paylaşımı) dile getirmiştir. 2017 Ocak ayında Başkanlık görevini resmen devraldıktan sonra da bu projesini derhal yürürlüğe koymaya niyetli gibi görünmektedir. Trump, ayrıca NATO üyeleri dışındaki diğer askeri dost ve müttefikleri olan Japonya ve Güney Kore'nin de kendi güvenliklerini sağlamaları için, daha fazla savunma harcaması yapmalarını talep etmektedir. Hatta Çin tehdidi nedeniyle Japonya'nın da Atom silahlarına sahip olmasını önermektedir. Bilindiği gibi ABD tarafından 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan ve yüzbinlerce sivil Japon vatandaşının ölümüne yol açan atom bombaları nedeniyle, Japonya'nın atom silahlarına sahip olması Japonya Anayasasınca yasaklanmış bulunmaktadır. Trump’ un, Çin ve Kuzey Kore’ ye karşı askeri denge sağlaması amacıyla Japonya’nın nükleer silahlara sahip olması projesinin gerçekleşmesi için öncelikle Japon Anayasasının değişmesi sonra da BM Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun onay vermesi gerekmektedir. 

Diğer taraftan, ABD “Derin Devleti” tarafından Avrupa’da ki “Trans-Atlantik” müttefiklerinin kamuoylarına; 2008 de Gürcistan’ı işgal eden,  %12’lik Nusayri (Arap Alevisi) azınlığın lideri olarak %80’lik Sünni çoğunluğa zulüm yaparak 2012’ den beri kendi halkını katleden Suriye Diktatörü Beşer Esad’ a büyük destek veren ve nihayet 2014 yılında Ukrayna’ya ait Kırım’ ı işgal ve ilhak eden Rusya Federasyonu’na karşı “Psikolojik Harp” stratejileri ve taktikleri uygulanmaya başlamıştır. Bu strateji kapsamında Rusya’nın AB ülkeleri için gittikçe artan oranda büyük bir tehdit algılaması oluşturduğu imajı Avrupa kamuoylarına yerleştirilmiştir. Bu nedenle de Avrupa’nın Güvenliği için ABD'nin tek patron olduğu NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında Rusya’dan korunmanın elzem olduğu olgusu Avrupa basınında ve yetkili çevrelerinde sürekli olarak işlenmektedir. Yani bir anlamda yeni bir “Soğuk Savaş” ortamı körüklenmektedir. Her ne kadar Trump seçim kampanyası sırasında Putin' i büyük bir devlet adamı olarak gördüğünü, ABD ve Rusya'nın uluslararası terörizme karşı ve Dünya'da barış için birlikte çalışabileceklerini söylemiş olsa da,  hem kendi şahsi karakteri ve geçmişi hem de Cumhuriyetçi Parti’nin fikriyatı ve seçmen tabanı gereği Ocak 2017’ de ABD Başkanlık görevine başladıktan sonra Partisinin kendisinden önceki diğer Neo-Con liderleri olan Reagan ve Baba-Oğul Bush’lar gibi, Rusya’ ya ve Orta-Doğu’nun Müslüman ülkelerine karşı çok düşmanca ve saldırgan bir politika izleyebileceğini tahmin etmek herhalde isabetli bir değerlendirme olacaktır.

Ekonomi konusunda ise Trump “Yeniden Büyük Amerika” sloganıyla seçim çalışmalarını sürdürmüştür. ABD'de de işsizliği gidereceğini bu amaçla hem dinsel, kültürel ve sosyolojik olarak ABD toplumuna zarar verdiği hem de kaçak ucuz işgücü olarak çalışmak suretiyle ABD’li işçilerin işlerini ellerinden alan Müslümanların ülkeye girişini yasaklayacağını; gene aynı nedenle,  hem Katolik, hem de Hispanik ve Latin kökenli olan Meksikalı ucuz işgücü’ nün ABD’ ye girişini engellemek için ABD-Meksika sınırına 1950 km uzunluğundaki aşılamayacak bir duvar yapılarak, başta Meksika olmak üzere Latin Amerika’dan kaçak göçün önleneceğini; ABD'de kaçak olarak bulunan göçmelerin ise sınır dışı edileceğini ifade etmiştir.

Uluslararası Serbest Ticaret yerine de "Önce Amerika" sloganıyla Amerika içi ticarete ve yerli malı kullanılmasına yani ABD ürünlerinin satın alınmasına önem vereceğini böylece ekonomide yeniden 1930’lardaki “Büyük Buhran” yıllarında olduğu gibi “Korumacı ve Müdahaleci Ekonomik Politika”lara dönebileceğini açıklamıştır.

Makro düzeyde küresel olarak bütün bu genel siyasi, stratejik ve ekonomik değerlendirmeler çerçevesinde Trump’un Başkanlık döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin geleceğini analiz edebiliriz. Türkiye için en önemli konu, yeni ABD Başkanının izleyeceği Ortadoğu ve Türkiye politikası olacaktır. Trump'un, aşağıda belirteceğimiz nedenlerle Türkiye’nin milli çıkarlarıyla Obama ve Demokrat Parti döneminden daha fazla çelişen ve çatışan bir politika izlemeyeceği, tam aksine Trump Hükümetinin ( ABD kamu Yönetimi terminolojisinde Administration-İdare olarak geçiyor ) Orta-Doğu ve Avrasya Politikalarında Türkiye’nin Milli Çıkarlarıyla ABD çıkarlarının paralellik göstereceği değerlendirilmektedir. Bu durumun da somut belirtilerini çok yakında görmeye başlayacağız.

Bu değerlendirmeyi yapmamızın sebebini kısaca şöyle açıklayabiliriz. Halen Ocak 2017 ye kadar görev başında olan Hüseyin Barak Obama Hükümeti, o hükümetin Dışişleri Bakanı ve Trump’un Başkanlık seçimlerindeki rakibi Hillary Clinton, TSK’nın Ekim 2016’ da başlayan Musul Hareketine karşı çıkmıştır. Daha önce de Başkan Obama Eylül 2016’ da; Irak’ın 2. büyük ve en zengin petrol rezervlerine sahip kenti Musul’u İŞİD (DAEŞ) ‘ in işgalinden kurtarmak için ABD liderliğinde başlatılan askeri operasyon sırasında Fransa, İngiltere, Avustralya, Belçika, Danimarka, Norveç, Kanada, Almanya ve Körfez İşbirliği Konseyi üyesi 4 Arap ülkesi ile Ürdün’ den oluşturulan koalisyona, Musul üzerinde tarihi hak ve menfaat sahibi tek ülke olmasına rağmen Türkiye’ nin katılmasını istememiştir. Türkiye ise Obama Yönetiminin bu kararını dinlemeyerek Kuzeyden Irak topraklarında Musul’ a doğru ilerlemeye başlayınca Obama Türkiye’yi Irak’ ta işgalcilikle suçlamıştır.

Ayrıca Dışişleri Bakanı ve ABD Başkan adayı Hillary Clinton da Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ ı “Siyasi Acemi”likle (Political Apprentice) suçlamış ve eğer Başkan seçilirse silahlı terör örgütü PYD’yi Türkiye’ ye karşı silahlandıracağı tehdidinde bulunma küstahlığını da göstermiştir. Ayrıca Hillary Clinton’un 15 Temmuz 2016’ da Türkiye’ de hain bir darbe teşebbüsünde bulunan diğer bir terör örgütü başı Fethullah Gülen’ le sıkı işbirliği kurmuş olduğu, seçim kampanyası sırasında Fetö’den milyonlarca dolar kampanya bağışı adı altında  “Siyasi Rüşvet” aldığı belgeleriyle ispat edilmiştir. Türk Hükümeti de Dışişleri Bakanlığı kanalıyla resmen Hillary Clinton’ un PYD’yi silahlandırma şantajını kınamış ve bir terör örgütüyle mücadelenin başka bir terör örgütünü desteklemekten geçmediğini, bunun çok yanlış ve tehlikeli bir politika olduğunu resmi yoldan ABD makamlarına iletmiştir.

Musul konusu detaylı bir çalışmada açıklanacak olmasına rağmen siyasi-ekonomik- stratejik ve psikolojik bakımdan Türkiye açısından önemini satır başları halinde belirtmek istiyorum. Öncelikle Musul; ABD hariç bütün batılı ülkelerin katıldığı ve oybirliği ile imzaladığı Lozan’ da kabul edilen “Mısak- Milli “ (Ulusal And) sınırlarına dâhildir ve bütün Batılı Devletler Musul’un Türkiye’ ye ait olduğunu zımmi olarak kabul etmişlerdir. 2. olarak Uluslararası Hukuka göre Ateşkes (Mütareke) imzalandığı tarihte bütün askeri kuvvetler yerinde kalır, ileri-geri gitmez sadece silahlar geçici bir süre için susar. Barış Anlaşması imzalanıncaya kadar sınırlar değişmez, askeri kuvvetler konumunu değiştirmez. 30 Elim 1918 tarihinde Limni adasının Mondros limanında bir İngiliz zırhlısında Mondros Ateşkes Anlaşması (Mütarekesi) imzalandığı zaman Musul Türk Ordusunun elindeydi. İngiliz kuvvetleri uluslararası hukuka aykırı bir şekilde 6 Kasım 1918’ de Musul’u işgal etmişlerdir. Bu işgal hukuksuzdur. Musul Lozan Konferansında halledilememiş sonradan İngiltere’nin kurucusu ve lideri olduğu Türkiye’nin ise üye bile olmadığı Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) bünyesinde halledilmek üzere ertelenmiştir. 1925’ de İngilizlerin, tıpkı 1. Dünya Savaşı sırasında parayla satın alıp kendi Halifeleri (Dini Liderleri) ve Sultanlarını (Siyasi Liderleri) arkadan vurdurdukları hain ve kalleş Araplar yüzünden Orta-Doğu’yu kaybettiğimiz gibi,  bu defa Kürtleri parayla satın alıp Şeyh Sait isyanını çıkarttırmaları sonucu 1926’da Ankara Anlaşmasıyla Musul’u petrol gelirlerinin % 15’inin Türkiye’ye verilme şartıyla Mandater ülke olarak İngiltere’ye bırakmak zorunda kalmışızdır. 1958’ de Irak’ ta darbe olup Kalleş Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in küçük oğlu Kral Faysal’ın devrilip öldürülmesinden sonra da yerine geçen Arap Milli Sosyalist Partisi (BAAS) rejimi hakkımız olan parayı da ödememe kararı almıştır.

Türk halkı arasında aşağılayıcı ve alaycı bir ifade ile “İngiliz Oyunu” veya “İngiliz Politikası” olarak adlandırılan düşmanlarını içerden bölüp parçalamayı ve zayıflatmayı hedefleyen bu politika Uluslararası İlişkiler literatüründe “Böl ve Yönet” (Divide and Rule) Politikası adıyla bilimsel ve teorik olarak da kullanılmaktadır.

2. Dünya Savaşının sonuna kadar üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak adlandırılan tek süper güç (Pax- Britanica) 1945’ de bu liderliğini gönüllü olarak aynı kültürel kimlikten olan (Anglo-Saxson) yani İngiltere ile aynı ırktan gelen ayni dili konuşan ve aynı din ve mezhepten olan eski kolonisi ABD’ ye terk etmiştir. Bugün dünyanın tek süper gücü olan (Pax-Americana: kelime anlamı Amerikan Barışı olmasına rağmen ABD’nin saldırgan ve hegemonyacı dış politikasını eleştirmek için doktrinde Amerikan İmparatorluğu olarak adlandırılmaktadır.) ABD’ de aynı İngiliz politikasını yani “Böl ve Yönet” Politikasını öncelikle Orta-Doğu’ da olmak üzere bütün dünya çapında uygulamaktadır.

ABD’nin kalıcı olarak Orta-Doğu’ ya girişi ve yerleşmesi 1955’ te Eisenhower Doktrini ile başlamıştır. Birkaç sene önce de ABD, Dünya enerji kaynaklarının % 75’ i barındıran Orta-Doğu Bölgesinin ve petrol ve doğalgaz kaynaklarının kontrolünü tamamen eline geçirmek için BOP (Büyük Orta-Doğu Politikası)nı ilan etmiştir. Bölgede kendisine kafa tutma cesareti gösteren Tunus Hükümeti devrilmiş, Libya lideri Albay Muammer Kaddafi, Irak lideri Saddam Hüseyin devrilip idam edilmiştir. Sudan Kuzey ve Güney Sudan (Müslüman ve Hıristiyan) olmak üzere 2 ye bölünmüş; Yemen de önce Kuzey ve Güney Yemen sonra da Sünni ve Şii olmak üzere 2’ ye bölünmüştür. Halen Irak’ta fiilen 4 siyasi iktidar, Suriye’ de de 3 siyasi otorite vardır. Yani Irak fiilen 4 e, Suriye fiilen şimdiden 3’ e bölünmüştür. ABD kendisine kafa tutan İran’ ı uluslararası ekonomik ve siyasi ambargolarla izole etmiş ve etkisiz hale getirmiş, Türkiye’ de de 2001 ekonomik krizini yaratarak sol milliyetçi (ulusalcı) DSP ve sağ milliyetçi MHP koalisyon hükümetini yıkmış, yerine kendine körü körüne itaat edecek AKP Hükümetini getirmiştir.

ABD’nin Orta-Doğu’daki esas hedefi, 2. bir İsrail vazifesi görecek olan Kuzeyde Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den alınacak topraklarla oluşturulacak büyük Kürdistan’ ı kurmaktır. Son 1 yıldır AKP Hükümeti Türkiye’yi bölmek isteyen silahlı terör örgütü PKK’yı siyasi muhatap alarak girdiği sözde çözüm (!!!!!) sürecini bitirip, terörle ciddi anlamda gerçek mücadeleye başladığı için ABD’nin büyük Kürdistan projesi şimdilik ertelenmiş, ABD’ de bunun intikamını kendi ülkesinde barındırdığı ve maddi bakımdan ve siyasi bakımdan desteklediği terör örgütü lideri Fethullah Gülen aracılığı ile 15 Temmuzda Türkiye’ de bir askeri darbe teşebbüsünde bulunarak, Türk Hükümetine sözde bir gözdağı vermek istemiştir. Ancak bu politika ters tepmiş, Türk milleti Türk Hükümetinin etrafında kilitlenmiştir.

Trump’un dış politikasının Türkiye bakımından olumlu şekilde değişeceği, öncelikle terör örgütü lideri Fethullah Gülen’i Türkiye’ ye iade edeceği, daha sonra İran ve Rusya’ya ve Müslüman Arap ülkelerine yönelik aktif, saldırgan hegemonya politikasında Türkiye ile ittifak yapacağı ve Demokrat Parti’nin 8 yıllık iktidarı döneminde ABD yönetiminin PKK ‘ ya sağladığı siyasi, ekonomik ve lojistik desteği de keseceği ümit edilmektedir.

Son zamanlarda “Batı” ile ilişkilerimizde 2. önemli sorun ise; Avrupa Parlamentosunun (AP ) Kasım ayının son haftasında Türkiye’nin aleyhine AB’nin Türkiye ile Müzakere sürecini askıya alma yani dondurma kararı alması ve bundan sonra Türkiye- AB İlişkilerinin geleceğinin ne olacağı konusudur. Ocak 2017 yazımızda Türkiye-AB İlişkileri ile Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi ve AB ile Geri Kabul Anlaşmasının geleceği konusunu detaylı olarak inceleyeceğimiz için şimdilik sadece AP’nin aldığı kararın hukuki statüsü ve Türkiye-AB İlişkilerine muhtemel olumsuz etkileri belirtilmekle iktifa edilecektir. Öncelikle AP yani Avrupa Parlamentosu adında belirtildiği gibi gerçek bir Parlamento yani “Yasama Organı” değildir. AB’nin yasama organı AP değil 28 AB üyesi ülkenin Dışişleri veya ilgili Bakanlarından oluşan Bakanlar Konseyidir. AP sadece istişare mahiyette yani tavsiye kararları veren bir “Danışma” organıdır. Dolayısıyla kararlarının hukuki hiçbir bağlayıcılığı yoktur. Ancak AB’nin bu tavsiye kararı üzerine AB Bakanlar Konseyi nitelikli çoğunlukla aynı doğrultuda yani Türkiye ile üyelik müzakerelerinin dondurulması için karar alırsa o zaman Türkiye-AB Müzakereleri “Hukuken” askıya alınabilir. Ancak zaten bundan tam 10 sene önce Aralık 2006’ da AB Bakanlar Konseyi Türkiye’nin 1996’ da tesis edilmiş olan AB ile arasındaki GB (Gümrük Birliği)’ni GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimine) teşmil etmediği, havaalanlarını ve limanlarını Güney Kıbrıs’a açmadığı yani “Zımmi” olarak Güney Kıbrıs’ı uluslararası hukuk kurallarına göre tanımadığı sürece GB ile ilgili hiçbir müzakere başlığının (fasıl)  açılmaması, açılmış olan fasılların da kapatılmaması kararını almıştı. 3. Ekim 2005’ te AB ile eş zamanlı olarak müzakerelere başlamış olduğumuz Hırvatistan 2013’ te tam üye olmasına rağmen Türkiye, AB ile hala 16 müzakere başlığı (Fasıl) açabilmiş ve ancak sadece 1 başlık kapatılabilmiştir. Hâlbuki 35 ayrı müzakere başlığında yani fasılda       (Chapter) yürütülen tam üyelik müzakerelerinde biz Hırvatistan’dan çok daha ilerdeydik. Çoğu müzakere başlığında öngörülen yasal düzenlemeleri gerek 1963 tarihli “Ankara Anlaşması “ gerek 1971 tarihli “Katma Protokol” gerek çeşitli Türkiye-AB OKK ( Ortaklık Konseyi Kararları ) ve nihayet 1995 tarihli “Gümrük Birliği Anlaşması” ile yürürlüğe koymuş olmamıza hatta bugün AB’ ye tam üye olan Bulgaristan, Hırvatistan, Romanya vb. gibi bazı ülkelerden AB Müktesebatını (Acquis Communaiter) uygulama bakımından çok daha ileri bir düzeyde olmamıza rağmen halen AB’ ye tam üye olamadığımız gibi, daha da kötüsü  Türkiye-AB üyelik müzakereleri de zaten fiilen donmuş durumdadır. Dolayısıyla Avrupa Parlamentosu’nun Kasım 2016 sonunda aldığı bu “Tavsiye Karar” ı Yok Hükmündedir. Hiçbir hukuki (De Jura) yaptırımı olmadığı gibi fiili (De Facto) yaptırımı da yoktur. Ancak bu çok yanlış karar Türkiye’yi çok kızdırmıştır. Hatta Türkiye’nin AB’ ye karşı Dış Politikasını yeniden gözden geçirmesini; özellikle gerek Akademik camianın, gerek konuyla ilgili STK’ların ve gerekse de Hariciye Teşkilatımızın TDP ( Türk Dış Politikası )’nda radikal değişiklikler yapılması için çalışmalar yapmalarını tetiklemiştir.

Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER 

AREL ÜNİVERSİTESİ İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdür Yrd.
TÜRDER - TÜKETİCİNİN VE REKABETİN KORUNMASI DERNEĞİ Genel Başkanı
TÖF - Tüketici Örgütleri Federasyonu Yönetim Kurulu Üyesi.
KIBRIS KÜLTÜR VE EĞİTİM DERNEĞİ Genel Başkanı.
TÜRK- KUZEY KIBRIS TÜRK TİCARET ODASI Yönetim Kurulu Başkanı.
DENİZ KÜLTÜRÜ DERNEĞİ Genel Sekreteri.
BÜYÜKÇEKMECE ÇEVRE - KÜLTÜR VE TURİZM DERNEĞİ Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi.
BÜYÜKÇEKMECE ROTARY KULÜBÜ Projeler Komitesi Başkanı.
ULUSLARARASI DİPLOMATLAR BİRLİĞİ Yönetim Kurulu Üyesi.
TÜRKİYE - AVRUPA VAKFI Yönetim Kurulu Üyesi.
İSTANBUL ÇEVRE KONSEYİ FEDERASYONU Yönetim Kurulu Üyesi.
FENERBAHÇE SPOR KULÜBÜ 3. Bölge Temsilciliği ( Büyükçekmece-Beylikdüzü-Esenyurt-Başakşehir ) Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi.
FENERBAHÇE DÜŞÜNCE KURULU Başkanı
TODGEP–Toplumsal Değişim ve Gelişim Platformu Derneği Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesi
REVAK Rekabet Kurumu Vakfı Kurucusu ve Başkan Vekili.
MARMARA GRUBU STRATEJİK VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI Mütevelli Heyet ve Akademik Konsey Üyesi.
EGD - Ekonomi Gazetecileri Derneği Kıbrıs Temsilcisi.
KIBRIS AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ Mütevelli Heyet Üyesi.