Deniz Ticaret Odası 1982’de “İstanbul Deniz Ticaret Odası” dönemin Ticaret Bakanı Kemal Cantürk’e elden teslim edilen kuruluş dilekçesinde imzası bulunan Ziya Kalkavan, Ferit Özdemir, Hacı İsmail Kaptanoğlu, Fuat Miras, Gündüz Kaptanoğlu, Eşref Cerrahoğlu, Asaf Güneri, Pekin Baran, Selahattin Beyazıt, E.Oramiral Celal Eyiceoğlu, Cengiz Kaptanoğlu, Mehmet Şekerci, Şadan Kalkavan, Hüsnü Şişman Yazıcıoğlu, Semih Sohtorik ve Deniz Nakliyat Genel Müdürü Rıza Akoğlu tarafından kurulmuştu.
Bu sürece giden yıllarda Sönmez Denizcilik Onursal Başkanı E.Oramiral Celal Eyiceoğlu, Karaköy Kemeraltı Caddesi’de Kemeraltı İşhanı’nın üstkatındaki Sönmez Denizcilik şirketinin onursal başkanı idi. Derin bir saygınlık sahibi E.Oramiral Celal Eyiceoğlu vasıtasıyla, Ankara’dan Oramiral Bülent Ulusu, Kaptan Ferit Biren’in kardeşi Koramiral Işık Biren İstanbul Deniz Ticaret Odası’nın resmen kurulmasına öncülük ettiler. Geri planda, siyaset ve arabulucu kavramında Selahattin Beyazıt da yeralmıştır. Selahattin Beyazıt, İstanbul Valisi Niyazi Akı tarafından davet edilmiş ve Kabakoz Kışlası’nda gözetim altındaki Ziya Kalkavan ile görüşmesini, serbest kalması halinde Deniz Ticaret Odası’nın örgütlenmesine karışmaması şartını iletmişti. Nitekim Ziya Kalkavan, Celal Eyiceoğlu’nun vefatına kadar Karaköy Ömer Abed Han’daki Armatörleri Derneği Başkanı olarak kaldı.
Oda, yine Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın himayesinde Dolmabahçe Sarayı müştemilatı binalarından biri olan ve o yıllarda Beşiktaş Deniz Müzesi Arşivi olarak kullanılan binada hayat buldu.İlk yönetim kurulu başkanı Hilmi Sönmez, Meclis Başkanı E.Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Genel Sekreter Kaptan Necmettin Akten olmuştur. Hilmi Sönmez’in doğrudan benden talep etmesi üzerine Oda’nın ilk dergisini, “Deniz Ticareti” adıyla ben yayınladım. Sanırım bir formalık bir dergi olmuştu..
Bir zaman sonrasında Oda’nın buradan ayrılarak kendine yeni bir genel merkez bulması istendiğinde Ziya Kalkavan, Hilmi Sönmez’den şirketinin bulunduğu ve eski adıyla Hovagimyan Han/Sönmez Denizcilik Genel Merkez binasında yeraçmasını istedi. Oda böylece Karaköy Kemankeş Kara Mustafa Sokakta’ki Sönmez Denizcilik Han’ın zemin ve birinci katına yerleşti.
Burası geçici bir adresi oldu ve Oda, daha uygun olarak Beyoğlu, Meşrutiyet Caddesi No:63’deki Odakule’ye taşındı. Oda, burada Türkiye kıyıları boyunca örgütlenme çalışmalarına da başlamıştır. Nitekim faaliyet alanı Marmara Denizi Bölgesi, Ege ve (Mersin hariç olmak üzere) Akdeniz kıyıları ve nihayet 1989’da Karadeniz kıyısını kapsayacak şekilde genişleyecek ve Mersin’in ayrı bir oda olarak kurulması nedeniyle “Türkiye Deniz Ticaret Odası” yerine “İMEAK-İstanbul ve Marmara, Ege, Akdeniz, Karadeniz Bölgeleri Deniz Ticaret Odası” adını alacaktır.Bu açılımda “Akdeniz” denilse de Mersin dahil değildir!
Deniz Ticaret Odası’nın Odakule’den günümüzde Salıpazarı, Meclisi Mebusan Caddesi’deki genel merkez binasına taşınması Ziya Kalkavan sayesinde olmuştur. Bu binanın bulunması ve zamanla birbiri ardından gelen yenilenmelerden geçmesi hep Ziya Kalkavan’ın armağanı olarak hatırlanmalıdır.
Bu binanın tarihi de çok eskidir.
Tarihçi Orhan Erdenen anlatmıştır ki; (Adım Adım İstanbul- İBB Yayını)“Deniz ticaretinin en eski durağı olarak ifade edilen Salıpazarı Limanı rıhtımları, 1580 yılından önce denizdi. Kılıç Ali Paşa adalardan toprak ve taşıttırmak suretiyle bunları Tophane’deki kıyıya boşalttırmış, kısa bir zaman içinde Kılıç Ali Paşa Külliyesi, Nusretiye Camii, Tophane Müşirliği Köşkü ve Kulesi ile Salıpazarı’nın bulunduğu alan denizden kazanılmıştır. Burada İmalat-ı Harbiye ve Yollama İskelesi oluşturulmuş, XIX. yüzyıldan itibaren Seyr-i Sefain İdaresi vapurları da bu iskeleden seferler yapmaya başlamıştır.
İstanbul Rıhtım Şirketi’nin kurucusu Osmanlı devleti kıyılarındaki tüm fenerleri inşa etmekle görevli olan Marius Michael Paşa idi. (Bkz- Osman Öndeş- “Osmanlı İmparatorluğu'nda deniz feneri yapımcısı Comte Michel de Pierredon -Marius Michel Pacha-Deniz Ufkunda –Kitap halinde Yayınlanmamış makalaler,2024)
Pervititch 1926 tarihli İstanbul Kadastro paftalarından, Pervuz Ağa-Salıpazarı’na ait kesit.
Tarihçi Hammer’e göre yörede yüzyıllarca fındık ve portakal ağaçları bulunuyordu. Fındıklı’dan Kabataş’a giderken Namık Paşa’nın konağının bahçesi, devrinin en geniş üzüm bağlarına sahipti. Fındıklı’daki yalılardan en görkemli olanı Valide Kethüdası Hüseyin Efendi sahil sarayı idi. Burada Molla Kasım Camii,İmaret,Aşhane ve sahilde Kurşunlu Medrese mevcut idi ki, Münire Sultan Sahil Sarayı’nın tophane kısmında yeralmaktadır. Buradak, Medrese binası zamanla depo haline getirilmiş ve son olarak buraya Deniz Ticaret Odası genel merkezi inşa edilmiştir.Oda’nın genel merkez binası Salıpazarı Çifte Sarayları’nın hizasında sahilde ve eski Münire Sultan Sahil Sarayı’nın Tophane tarafındadır.
Dr.Sinan Genim; “ Geçmişten günümüze Beyoğlu- Saraylar, Kasırlar,Konaklar ve Evler” başlıklı çalışmasında şöyle anlatmaktadır; “Günümüz Tophane/Mecidiye Kasrı’nın inşaatına, İngiliz Elçiliği Binası’nın yapımı için 1841’de İstanbul’a gelen ve daha sonra uzunca bir süre şehirde kalarak önemli yapılar yapan İngiliz Mimar William James Smith tarafından H. 1265 (1848-1849) tarihinde başlanır [Cezar 2002, 474].
Kuzey-güney doğrultusunda, denize paralel 10 x 22 metre ölçülerinde olan kâgir yapı, iki katlıdır. Deniz cephesi aksında, dışa taşan ana giriş bölümü ve batı cephesi birinci kat aksında yer alan geniş konsollara taşıtılan üç pencereli çıkma ile yapı cephesi hareketlendirilmiştir. Yapının esas cephesi girişin bulunduğu eski meydan cephesidir. Ancak bugün bu cephenin görülme şansı çok azdır, yoğun olarak dikkati çeken yapının yola bakan arka cephesidir. Yapının tüm pencereleri yuvarlak kemerli olarak düzenlenmiş, balustratlı bir çatı parapeti yapılmış, cephede madalyonlar, kurdeleler, yatay ve düşey konumda bitkisel motifler kullanılmıştır [Can 1994, VII, 277].
Emnâmat (Ümn-Âbâd / Eminabad) Sarayı [Haluk Şehsuvaroğlu, bu sarayın adını bazı yazılarında Ümn-âbâd, bazılarında ise Emin-âbâd olarak belirtmekte ve sarayın Nevşehirli İbrahim Paşa’ya ait olduğunu söylemektedir. Bkz. Şehsuvaroğlu 1986, 119 vd].
XVII. yüzyıla ait bir arşiv vesikasında, Fındıklı kasabasında hanedana ait bir saray için bazı yapı keşifleri yapıldığı kayıtlıysa da, bu sarayın kime ait olduğu ve nerede bulunduğuna dair bir açıklama yapılmamıştır [Orhonlu 1956, 51 vd].
Emnâbat Sahilsarayı ismine ilk olarak XVIII. yüzyılın başlarında rastlanır. 1724’te, Sultan III. Ahmed döneminde günümüz Mimar Sinan Üniversitesi’nin bulunduğu alanda Kara İbrahim Paşa’nın yeğeni Osman Bey’in vefatı ile kamuya geçen sahilhane ile Salıpazarı’dan bir miktar arsa ve bitişiğindeki ekmekçi fırını ile Gümrükçü Hüseyin Ağa Yalısı’nın bir kısmının ilavesi ile genişletilen ve denize kazıklar çakılarak büyütülen arsa üzerinde kısa sürede bir sahilsaray yapıldığı bilinmektedir. Daha sonra Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan’a temlik edilen bu yapıya bitişik bir de kasır yapılır [Şehsuvaroğlu 1947].Haluk Şehsuvaroğlu, bu sahilsarayın Nevşehirli İbrahim Paşa’ya ait olduğunu söylemekte ve yapının Mehmed Emin Ağa nezaretinde, birkaç ay zarfında yapıldığını belirtmektedir. Kaynağı belli olmayan bu açıklama, arşiv belgeleri okundukça açıklığa kavuşacaktır [Şehsuvaroğlu 1986, 27-187].
Emnâbat Sarayı kısa süre sonra 1737 yılında esaslı bir tamir görür, bu tamir sırasında deniz tarafındaki duvar yıkılarak yerine ahşap bir perde çekilir [Orhonlu 1956, 58 vd]. Sultan III. Ahmed’in çok sevdiği ve sıkça ziyaret ettiği bu sahilsaray hakkında bildiklerimiz nerede ise bundan ibarettir. Muhtemelen Patrona Halil İsyanı sırasında tahrip edilen veya zaman içinde kullanılmadığı için yok olan bu sahilsaray 1814-1815 tarihli Bostancıbaşı Defteri’nde görülmez [Koçu 1958, 67]. Anlaşılan Lale Devri’nin bu güzel sarayı benzeri pek çok yapı gibi bazı arşiv vesikaları dışında iz bırakmadan yok olmuş, yerine bir dönem özel mülkiyete ait yalılar yapılmıştır.
Münire Sultan Sarayı(Sodaki) ve Cemile Sultan (Sağdaki) Sarayı (Çifte Saraylar) Kaynak:Sebah& Joaillier 1890.
Cemile ve Münire Sultan Sarayı (Çifte Saraylar)
Sultan Abdülmecid’in kızları Cemile ve Münire Sultanlar için Salıpazarı’nda bulunan Emnabad Sarayı’nın eski yerine Çifte Saraylar adıyla anılan iki kâgir sahilsarayı yapılır. 1856 yazında inşaatına başlanan yapılar, 1859 yılı Nisan ayında tamamlanıp, kullanılmaya başlar [Şehsuvaroğlu 1947, Orhonlu 1956, 59]. Yapıların Mimarı Garabed Balyan’dır [Pars Tuğlacı 1981, 58].
Sahilsarayların Tophane yönünde olanı Münire Sultan’a, Dolmabahçe yönündeki ise Cemile Sultan’a tahsis edilmiştir. Münire Sultan Sarayı, sultanın ölümünden sonra bir dönem Sultan Abdülaziz’in kızı Saliha Sultan, daha sonrada Sultan Abdülhamid’in kızı Adile Sultan’a tahsis olunmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra önce III. Kolordu Komutanlığı, daha sonra İstanbul Komutanlığı olarak kullanılan bina, 1943 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na devredilerek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olarak hizmet vermiş, 1952-1953 ders yılından itibaren de Atatürk Kız Lisesi’ne tahsis olunmuştur. 1972 yılında lisenin taşınmasını takiben Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne devredilen bina, yeniden inşa edilmiş olup, günümüzde Mimar Sinan Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.
Cemile Sultan Sarayı ise, önceleri Sultan Abdülaziz’in kızı Nazîme Sultan tarafından kullanılmış ve 1913’teki Çırağan Sarayı yangınından sonra veresesinden satın alınarak onarılmış ve Cumhuriyet’in ilanına kadar Meclis-i Mebusan Binası olarak hizmet vermiştir. Kara yönünden geçen caddenin Meclis-i Mebusan şeklinde isimlendirilmesi bu dönemin anısıdır. 1926 yılında Sanâyi-i Nefîse Mektebi’ne tahsis olunan yapı, 1 Nisan 1948 günü yanmış, uzun süren bir inşaat döneminden sonra 23 Nisan 1953 tarihinde yeniden öğrenime açılmıştır. Kütle olarak eski binanın konturları aynen korunarak yapılan bu yeni yapının mimarı Sedad Hakkı Eldem’dir. Yapılar, 1972’deki komşu yapının onarımı sonrası, iki yapı arasına eklenen alçak kütleli bir bina ile birleştirilmiş olup, günümüzde tek yapı olarak algılanır bir hale gelmiştir.
Cemile ve Münire Sultan Sarayları denize paralel olarak yerleştirilmiş olup, her iki eksende de simetrik bir özellik arz eder. Orta aksta geniş bir orta sofa bulunmaktadır. Geçitler ve koridorlarla odalara bağlantı sağlanan bu merkezi sofa planlamanın temel noktasıdır. Her iki yapıda da katlar arası sirkülasyonu sağlayan büyük merdiven sofanın kuzey kenarında yer almaktadır. Yapı alçak bir bodrum kat üzerine yüksek iki kattan oluşmaktadır. Her iki yapının da birer ucunda iki katlı selamlık köşkü bulunmaktadır. Zaman içinde yok olan bu yapıların yerine yakın bir geçmişte benzer kütleli yapılar yapılmış olup, Münire Sultan’a ait bölümdeki yapı Deniz Ticaret Odası, Cemile Sultan’a ait bölümdeki yapı ise esas kütle ile birleştirilerek Rektörlük Binası olarak kullanılmaktadır. [Sedat Hakkı Eldem 1983, 213 vd].”
Münire Sultan ve Cemile Sultan Sarayları (Çifte Saraylar) Kaynak:Sebah& Joaillier 1890
Günümüz Deniz Ticaret Odası’nın tarihi konumunu biraz daha ayrıntılı bilme açısından şu bilgi de eklenebilir; Çifte Saraylar’ın nakkaşı Nikola idi. Hademe daireleriyle diğer kısımların genişletilmesi için Münire Sultan Padişah’a bir tezkire gönderdi. Padişah kızının bu isteğinin yerine getirilmesini emretti. Genişlemek için yegane yer eski saray hamlacılarından (Kürekçilerinden) Mustafa Ağa’nın evi tarafı idi. Faakt Mustafa Ağa’nın karısı verilen yüksek bedele rağmen evlerinin satılmasına ve yıktırılmasına rıza göstermedi. Bunun üzerine cadde üstündeki Harem ağaları dairesine bitişik üç dükkan satın alınarak yıktırıldı. Buna ilaveten başka Bendegan daireleri, saray mutbahı,arabalık ve ahır genişletildi.
Konuyla bağlantılı olarak, Arktiekt/Mimarlık Dergisi’nde yeralmış “Tophane, Salıpazarı ve Galataport” başlıklı makale, bilinmesi açısından çok değerli bir belge olmaktadır;
Tophane kent mekânının oluşumu, çevresindeki Osmanlı yapılarının inşası İstanbul’un fethinden sonra başlar. Meydan Top Üretim Merkezi ile Askeri Kışla Eğitim Alanı olarak uzun yıllar aktif hizmet alanı olarak askeri kimliği ile öne çıkar, kentin yaşamına katılır.
19. yüzyılın ikinci yarısına kadar çevrede yapılan kimi yapılar şunlardır: Tophane-i Amire (1563-1566), Kılıç Ali Paşa Külliyesi (Cami 1581, Medrese 1588, Hamam ve Türbe 1588), Tophane Çeşmesi (1732), Tophane Kışlaları (1790-92), Nusretiye Camisi (1852), Tophane Kasrı (1852) ve Saat Kulesi (1850). Tophane Meydanı barındırdığı tüm bu zenginlik ile yüzyıllarca Pera’nın da denize açılan dört kapısından biri (diğerleri, Kasımpaşa, Karaköy ve Dolmabahçe) ve önemli bir kıyı meydanı olarak yaşamını sürdürdü.
Jules Verne, 1883’de meydanı şöyle anlatır: “Bu meydan her zaman bir resim kadar güzeldir. İlk anda dikkati çeken kıyafetlerin renk karmaşasının olmadığından bile, Sultan Mahmut Camisi ile, onun fidan gibi minareleriyle, Çin mimari tarzındaki çatısından şu anda mahrum bulunan Arap stili güzel çeşmesiyle, bin çeşit şerbet ve şekerlemenin satıldığı dükkanlarıyla, güzel koku ve tesbih satıcılarının tezgahıyla tezat oluşturan kabak, İzmir kavunu, Üsküdar üzümü dolu sergileriyle, kayıkçılarının elindeki çifte küreklerin Altın Boynuz’un ve Boğaz’ın mavi sularını dövmekten çok okşadığı, çiğ renklere boyanmış yüzlerce kayığın yanaştığı iskelesiyle bu meydan bir resim kadar güzeldir ve sanki göz zevki için yapılmıştır.”
Kısmen liman olarak kullanılagelen Haliç’in ağzını kapatan köprüler sonucunda zaten yetersiz olan rıhtım boyunun iyice kısıtlanması, liman ticaret hacminin artması, gemi boyutlarının büyümesi gibi yapısal ve ekonomik baskılar ile İstanbul limanı giderek sıkışınca konumunun tüm olumsuzluklarına rağmen Salıpazarı antrepolarının yapımına 1955 yılında
karar verildi. Burası dar bir kıyı bandı olduğu için limanın esas karadaki gelişimine ve altyapısına kesinlikle yer yoktu. Zorunlu olarak kazıklar çakılarak deniz dolduruldu.
Başlangıçta serbest bölge olarak da işletilen bu alan, bir dönem bu nedenle Ford montaj fabrikasına (1925-1944) daha sonra ise “Amerikan Pazarı” diye adlandırılan yarı kaçak malların satıldığı dükkânlara, en sonunda da nargilecilere evsahipliği yaptı.
Antrepoların yapımı sırasında meydanın ve rıhtımın halka kapatılmasının yanı sıra kıyıdaki Seyr-i Sefain yapısı gibi kimi ilginç ve değerli dönem yapıları da kurban edildi. Kentin merkezinde yer alan limanın derinlikten, arkaplandan, demiryolu benzeri ulaşım altyapısından yoksun olması, taşımada konteyner sistemine geçilmesi gibi gelişmeler sonucunda Salıpazarı antrepoları ve yük limanı yalnızca yirmi yıl kadar yaşatılabilen bir ölü yatırıma dönüştü. Kent içindeki biricik konumu, kruvaziyer turizminin gelişmesi gibi kimi dinamikler sonucunda planlarda da hakkında kamu yararına karar üretilemeyen tüm Salıpazarı rıhtımı, Karaköy kesimi de eklenerek, yap işlet devret modeli ile tahsise çıkarıldı ve özel sektörün (Salıpazarı Liman İşletmeciliği ve Yatırımları A.Ş. 2013) yapılaştırmasına terk edildi.
Bu arada dolgu üzerine yapılan antrepoların müellif mimarı Sedad Hakkı Eldem’in, Tophane Meydanı’nı denize kapatan son antreponun yapılmasına şiddetle karşı çıktığı kaydedilmeli: “Salıpazarından Tophane’ye kadar uzanan yeni gümrük ve ambar tesisleri ile ilgili olarak sonradan Karaköy Dolmabahçe yolu da genişletilerek ele alınmıştır. Ancak kompleksin tophane tarafında ne şekilde tamamlanacağı münakaşa konusu olmuştur. Yapılan inşaat dolayısıyle tophane meydanının eskisi gibi ihya edilerek iki cami arasının denize kadar açılması ve buranın önemli bir meydan haline getirilmesi ve o zamanki reis muavini Sedat Erk’in de şiddetle müdafaa ettiği fikir karşısında, liman tesislerinin üç değil, dört ambar ile yürütülebileceği yolundaki bakanlığın iddiası vardı. Bilindiği gibi ikinci teori hakim oldu ve tophane meydanı yapılmadı. Bu dördüncü ambarın İstanbul limanı konularını ne dereceye kadar çözümlemiş olduğunu o zamanki bakanlık mütehassısları belki izah edebilirler. Ön görülen planda meydanın iki tarafında çarşılar, onların deniz tarafında da kahve, gazino gibi tesisler olacaktı. Saat kulesi de eskisi gibi ortada olacaktı.”
Günümüzde İstanbul Modern’in kullandığı, Tophane Meydanı’nı da denize kapatan bu antrepo ve yine hemen ardında MSGSÜ Resim Heykel Müzesi’ne dönüştürülen ofis bloğunun yer seçimleri (örneğin neden MSGSÜ kampüsüne komşu konumda yer edindirilmedikleri) ise neredeyse hiç sorgulanmadı.
İstanbul Modern’in kurucusu-destekçisi Eczacıbaşı ailesine hiç olmazsa Galataport projesinin bir diyeti olarak bu meydanı ve kıyısını yeniden İstanbul’a kazandırmak üzere müzeyi başka bir konuma çekmesi teklif bile edilmedi. Aslında müzenin deniz kenarındaki konumundan hemen önüne yanaşan devasa kruvaziyer gemileri nedeniyle pek de yararlanabildiği söylenemez. Bu aralar Renzo Piano ekibi bu konumda bir müze projesi çiziyor, müzenin bodrum katları da Galataport gibi yerin dört kat altına erişiyor.
Bir iki yıl öncesine dek, İstanbul’da turizm sektörü canlı iken dev gemilerin taşıdığı binlerce turisti dolduran boşaltan yüzlerce otobüs, turist “kapma” yarışındaki yüzlerce taksi İstanbul’un bu en önemli arterini felç ediyordu. Hayal edilen port ise bu kapasitenin en az üç katını öneriyor.Bu arada, Tophane Nusretiye Camisi, Çeşme ve Saat Kulesi’nin de altında projedeki gibi dört kat bodrum yapılırken kulenin nasıl korunacağı da meçhul.
Şimdilerde dolgu için denize yüzlerce kazık çakılan Galataport şantiyesini yol boyunca gizleyen panolar yine biz İstanbullulara “pek yakında burada da denizle buluşacağımızı” müjdeliyor. Ne var ki Tophane artık denize açılan bir meydan değil...
Fındıklı Ofisleri
Yolun kara tarafında biricik kamusal mekân olarak tanımlanabilecek açık alanda, yani
Tophane-i Amire’den Salıpazarına doğru uzanan yamaçlarda, Menderes dönemi yol açma operasyonları sırasında yıkılan “İmalat-ı Harbiye Usta Mektebi” yapılarının ihyası ile (yeniden ve geri çekilerek yapılması ile) bir “Mimar Sinan Araştırma Merkezi” yapısı gündeme geldi. Neyse ki, bilinçli ve duyarlı bir kesimin direnişi ile bu girişim akim kaldı. Buranın korunması, bir arkeo-parka dönüştürülmesi gerekliliği yapılan kazılarda ortaya çıkan Bizans eserleri ve mezarları ile bir kez daha kanıtlanmış oldu. Ne var ki, bu yamacın üst kotunda, Cihangir’in son açık alanı ve denizin uzaktan da olsa seyredilebileceği tek yapılaşmamış alan olan Roma Parkı da İBB tarafından planlanan “sosyal kültürel tesis” projesinin tehdidi altında. Pera buradan da denize açılamıyor artık.
Gençlerin Beyoğlu’ndan kıyıya inebildiği biricik kanal olan merdivenli Salıpazarı Sokak ise basamaklarının gökkuşağı renklerine boyanması kıyılardaki bu dönüşüme ve denize, doğaya erişimsizliğe karşı barışçıl bir protesto olsa gerek.
Bu arada, tüm bu “çılgın projelerin” ortasında kalan MSGSÜ yapılarının (yani, 1860 yılında Sultan Abdülmecid’in kızları Cemile Sultan ve Münire Sultan için yapılan Çifte Saray binalarının) rıhtımı yaklaşık 200 metre. Burası da yalnızca üniversite kampüsü girişindeki güvenlik engelini aşabilenler ile üniversitenin şanslı öğrencilerine açıktır. Bu yapılar, her iki yanında (Galataport’ta ve Kabataş Transfer Merkezinde) denize çakılan sayısız kazıkların titreşimlerini ve benzerleri gibi otel olma tehlikesini kazasız belasız atlatabilirse, umalım uzun yıllar bu kısıtlı grubun kullanımına açık kalacaktır.(Kaynakça- Arkitera/Mimarlık Dergisi “Kıyıya ulaşamayan Kente Dair”- Sayı 396 Temmuz/Ağustos 2017).
Deniz Ticaret Odası genel merkez binası, günümüzde İstanbul Boğazı’nda bir nadide yüzük taşı gibi değerlidir. Bu binanın yerinin Ziya Kalkavan tarafından nasıl farkedildiği veya Deniz Ticaret Odası için bir bina ararken kendisine nasıl önerildiği ve işlemlerin nasıl ilerlediği hakkındaki resmî yazışmalar Deniz Ticaret Odası yazı arşivinde olmalıdır. Bu yazışmaların gün ışığına çıkartılarak bu yazıma veya başka bir çalışmaya eklenmesi ile tarihe bir not düşülmüş olacaktır.
***