Vadinin Fısıltısı…

Selma Demir

Bir zamanlar, haritalarda adı yazmayan bir vadi, bir boşluk olarak görünüyordu. İki yükselti arasına sıkışmış, tanımlanması ertelenmiş bir alan. Jeolojik raporlarda taşıyıcı olmayan, ekonomik değerlendirmelerde beklemede, yerel anlatılarda ise eskiden akan diye geçiyordu. Vadi, artık kimsenin tam olarak hatırlamadığı bir geçmişle, herkesin sahip olmak istediği bir gelecek arasında bırakılmıştı.

Ve sonra bu boşluk olarak görünen vadide biri belirdi. İrma bu vadiyi seçtiğinde, seçim sözcüğünün çağrıştırdığı özgürlükle hiçbir ilgisi yoktu. Daha çok, seçeneklerin tükendiği bir noktada alınan karar gibiydi. Başka yerlerde doğa ya romantik bir anlatının parçası ya da bütünüyle bir hammaddeydi. Burada ise doğa, henüz tamamen tercüme edilmemişti. Vadi, sabahları ağır bir sisle uyanırdı. Taşlar, yosun ve kuru otlar, sessizliğin içindeki tek ritmi oluşturur gibiydi. Ne kuş sesi vardı ne rüzgârın hışırtısı, sanki dünya burada nefesini tutmuştu.

İrma, bu sessizliğin içinde yürürdü. Her adımında, toprağın ve taşların kendi dilini konuştuğunu hissederdi. Su kenarındaki küçük akıntıya eğilip, parmak uçlarıyla suya dokunur, yüzeyin nazik titreşimlerini dinlerdi. Vadide zaman, dışarıdaki dünyadan farklı akardı, saatler birbirine karışır, günün ışığı taşların üzerinden ağır ağır kayar, gölgeler uzar ve çekilirdi.

Vadinin içinden bir nehir geçiyordu. Geçmek fiili burada tartışmalıydı, çünkü nehir artık süreklilik göstermiyordu. Bazı mevsimlerde yüzeye çıkıyor, bazı zamanlar tamamen yer altına çekiliyordu. Yetkililer bu durumu teknik bir sorun olarak tanımlıyordu. İrma ise nehrin geri çekilmesini, yerin konuşmaktan vazgeçmesi olarak düşünüyordu. İrma, nehrin en daraldığı noktaya yerleşti. Bu, bilinçli bir tercihti. Geniş alanlar dikkat çekmezdi, daralan yerler ise her zaman karar anlarını barındırırdı. Nehir orada yavaşlıyor, bazen duruyormuş izlenimi veriyordu. Aslında durmuyordu. Sadece hızını insan ölçülerine uydurmuyordu.

Vadide yaşayan kimse yoktu. Ama vadi sürekli ziyaret ediliyordu. Uzmanlar, gözlemciler, yatırımcılar, geçici işçiler… Hepsi gelip bakıyor, ölçüyor, not alıyor, sonra gidiyordu. Kimse kalmıyordu. Kalmak, taraf olmak demekti.

İrma kaldı…

Başlangıçta varlığı fark edilmedi. Çünkü insan, doğada duran bir insanı ancak işlevi olduğunda görürdü. İrma’nın bir işlevi yoktu. Üretmiyor, engellemiyor, yönlendirmiyordu. Sadece nehre bakıyor, bazen de toprağa dokunuyordu. Zamanla fark edildi. Çünkü bazı hesaplar tutmamaya başladı. Nehrin taşkın ihtimali yeniden yazıldı. Vadinin kullanım senaryoları revize edildi. Haritalarda küçük ama açıklanamayan boşluklar oluştu. İrma’nın durduğu yer, ölçülebilir bir veri üretmiyordu.

Yetkililer bunu bir sorun olarak tanımladı.

İrma’ya yaklaşıldı. Ne yaptığı soruldu. Nehirle bir bağı olup olmadığı, burada bulunma gerekçesi, geleceğe dair planları öğrenilmek istendi. Sorular, her zaman olduğu gibi, cevaptan çok kontrol ihtiyacını yansıtıyordu.

İrma cevap vermedi. Çünkü cevap vermek, vadinin henüz kesinleşmemiş anlamını daraltacaktı. Oysa vadi, belirsizliğiyle korunuyordu. Nehir zamanla daha seyrek görünmeye başladı. Bazıları bunu İrma’nın varlığına bağladı. İnsanlar, doğanın tepkilerini her zaman bireysel bir neden sonuç ilişkisine indirgeme eğilimindeydi. Oysa nehir, çoktan geri çekilmeye başlamıştı. İrma sadece bu geri çekilmenin tanığıydı.

Vadideki bitki örtüsü değişti. Bazı türler kayboldu. Yerlerine daha dayanıklı olanlar geldi. Bu durum raporlandı. Doğal adaptasyon denildi. İrma bu kelimeyi sevmedi. Adaptasyon, çoğu zaman zorunlu kabullerin bilimsel adıdır.

Bir gün İrma’ya resmî bir statü önerildi. Gözlemci. Koordinatör. Aracı. Bu, onu tanımlama girişimiydi. Tanımlanan şey, yönetilebilir hâle gelirdi. İrma bunu reddetti. Ama reddedişi sessizdi. Sözlü değildi. Aynı yerde kalmaya devam etti. Bu durum vadinin kaderini belirsizleştirdi. Belirsizlik, planlamanın düşmanıydı. Ama aynı zamanda doğanın doğal hâliydi.

Yıllar geçti. Nehir bazen geri döndü. Kısa süreli, taşkınsız, iddiasız dönüşlerdi bunlar. Vadi tamamen ölmedi. Ama yeniden sahiplenilmesine de izin vermedi. İrma yaşlandı. Vadinin yaşı ise hesaplanamazdı.

Bir gün İrma orada değildi.

Bu kez yokluğu hemen fark edilmedi. Çünkü insanlar artık onun varlığına değil, vadinin dirençsizliğine alışmıştı. Ama bir süre sonra, nehir tekrar göründü. Daha kararlıydı. Daha belirgin. Yine de taşmadı.

Vadide herhangi bir yasa değişmedi. Bir koruma alanı ilan edilmedi. Hiçbir resmî karar alınmadı. Ama kazılar başlamadı. Çünkü mesele artık dışsal bir engel değildi. Mesele, bir kez görülmüş olanın unutulamamasıydı.

İrma’nın yaptığı şey, doğayı kurtarmak değildi. Bu, fazla iddialı bir yorum olurdu. O, yalnızca insanın doğayla kurduğu ilişkiye ara vermişti. Bu aranın mümkün olduğunu göstermişti.

Vadi hâlâ eksikti. Nehir hâlâ düzensizdi. Ama artık bu eksiklik bir sorun değil, bir sınır olarak algılanıyordu. Sınırlar, her zaman çizilmezdi. Bazen sadece orada durulurdu.

İrma’nın vadide bıraktığı şey bir iz değildi. İz, yüzeyle ilgiliydi. Oysa burada kalan, daha çok bir ölçüsüzlük duygusuydu. İnsan için alışılmadık olan, bir sürecin tamamlanmamış kalmasıydı. Nehir yönlendirilmemişti, toprak adlandırılmamıştı, vadi bir sonuca bağlanmamıştı. Bu durum, modern insan düşüncesinin temel varsayımına sessizce karşı çıkıyordu. Her şeyin bir çıktı üretmesi gerektiği varsayımına.

İrma’nın yokluğunda bu daha net fark edildi. Onun varlığı, bir direnç noktası olarak değil, bir düşünsel gecikme olarak işlev görmüştü. İnsanlar kararlarını onun üzerinden almıyor, fakat onun durduğu yerden geçmek zorunda kalıyordu. Bu geçiş, aceleyi yavaşlatıyor, yavaşlama ise düşünceyi mümkün kılıyordu.

Burada doğa, insanın karşısında konumlanmış bir özne değildi. Toprak edilgen değildi ama aktif bir talepte de bulunmuyordu. Su yönlendirilmiyor, fakat tamamen serbest de bırakılmıyordu. İrma’nın açtığı alan, bu ikiliklerin askıya alındığı bir alandı. Ne koruma söylemi ne de kullanım dili bu alanı tam olarak kapsayabiliyordu.

İrma hayattayken bunu bir kazanım olarak tanımlamazdı. Çünkü kazanım kavramı, çoğu zaman bir bedel karşılığında elde edilenlerle ilgiliydi. Oysa İrma’nın yaşantısı, vazgeçilenler üzerinden ilerlemişti. Rol üstlenmekten, açıklamaktan, temsil etmekten, hatta haklı çıkmaktan vazgeçmişti. Bu vazgeçişler, onu eksiltmemişti. Aksine, onu insanın doğayla ilişkisinde nadir görülen bir konuma taşımıştı, aracı olmayan bir tanıklık konumuna.

İrma’nın manevi kazanımı tam da burada belirginleşiyordu. O, dünyayı değiştirmemişti. Ama dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürmüştü. Sahip olmadan durabilmiş, müdahale etmeden eşlik edebilmişti. Bu, güçsüzlük değil, modern insanın neredeyse unuttuğu bir yetiydi.

Vadiden ayrıldığında geride bıraktığı şey bir öğreti değildi. Öğretiler hızla kurumsallaşırdı. Oysa burada kalan, bir hatırlama ihtimaliydi.
İnsanın, her koşulda merkez olmak zorunda olmadığı,
Toprağın, yalnızca üzerinde durulan bir yüzey değil, zaman taşıyan bir yapı olduğu,
Suyun, kontrol edildikçe değil, boşluk buldukça varlık kazandığı,
Ve fikrin, ancak uygulanmadığında etik bir eşik hâline gelebildiği.

İrma’nın hayatı bu anlamda tamamlanmış sayılmazdı. Çünkü tamamlanmışlık, kapatılmış bir dosyayı çağrıştırırdı. Onun hayatı açık kalmıştı. Vadi gibi. Nehir gibi. Toprak gibi.

Belki de manevi kazanım denen şey buydu.
Dünyada bir yer işgal etmek yerine, dünyada bir yer açabilmiş olmak.

İrma bunu başarmıştı.
Sessizce.
Ve yeterince.

Selma Demir