Depremin ve Siyasetin Gölgesindeki “Altılı Masa”, Deniz Canlarının Sesini Lütfen Duyar Mısınız?

Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi

nezihbilecik@gmail.com

Son on yılı aşkın süredir İstanbul Boğazı'nda bir bölüm endüstriyel balıkçıların vicdan muhasebesinden yoksun olarak yaptıkları utanç ve usanç verici avcılıkları adeta kök saldı. Bu nedenle özellikle son bir yıldır Boğaziçi'nde gırgırla yapılan katliamlara, duyarlı sivil toplum örgütlerince yapılan tepkiler çığ gibi arttı. Hatta bu tepkiler salt Marmara Denizi boğazlarının yanı sıra ülkemizin tüm denizlerinde 50 metreden sığ sularda yapılan gırgır avcılığının önlenmesine de yönelik olarak çıta yükseltildi.

Balıkçılık bilimcilerinin ısrarla vurguladıkları ve kamuoyunun dikkatine sundukları iki önemli husus vardır. Bunların ilki Çanakkale ve İstanbul boğazlarının Atlantik-Akdeniz kökenli gezer-göçer balıkların (palamut, lüfer, orkinos, kılıç balığı) beslenmek ve Doğu Karadeniz'de üremek için gerek anavaşya (yukarı göç) ve gerek katavasya (aşağı göç) aşamalarında zorunlu olarak geçmek durumunda oldukları ve endüstriyel avcılığa kapalı ortamlar olması gerektiğidir.

İkincisi ise denizlerimizin “İç Kıta Sahanlığı” olarak tanımlanan 0-50 metre derinliği kapsayan ve biyolojik açıdan denizlerin tartışmasız en ayrıcalıklı yaşamsal önemi olan taban alanında usulüne uygun av yapmayıp, sürütme ağı konumuna diğer bir ifade ile zararlı avcılık konumuna geçen gırgırla avcılığın yasak edilmesidir.  (Detaylı bilgi için a) https://www.virahaber.com/turkiye-balikciliginin-gelecegi-bilimsel-dusunce-ve-uygulamalarla-kurtulabilir-9033yy.htm b) https://www.virahaber.com/balikciligimizin-gelecegini-kurtarmak-icin-yapilmasi-gerekenler-9034yy.htm c) https://www.virahaber.com/istanbul-ve-canakkale-bogazlari-ile-agizlarina-yasaklama-getirilmesi-uzerine-onlemler-9036yy.htm]).

Belirtilen bu iki temel öğe gerek boğazlarımızda gerekse denizlerimizin iç kıta sahanlığında gırgırla yapılan avcılığın bilgisizlik, görgüsüzlük, açgözlülük koktuğunu ve sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliğine bilimsel açıdan olanak sağlayan balıkçılık biyolojisinin temel kurallarının da açıkça ihlal edildiğini ortaya koymaktadır.

Aslında İstanbul ve Çanakkale boğazları ile denizlerimizin iç kıta sahanlığının sığ kesiminde yapılan gırgır avcılığı var olan ilgili yasa ve tebliğ açısından yasaldır. Fakat bu ortamlarda endüstriyel balıkçı kesimince sürdürülen vahşi avcılık hem vicdan muhasebesinden yoksun, hem de bilimsel değildir. Çaresi ise ülkemiz balıkçılığından sorumlu merkezi otoritenin yasada yer verilmeyen bu boşluğu gidermesidir. Söz konusu boşluğun ilkin Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen Tebliğ aracılığı ile giderilmesi olanak dâhilindedir. Endüstriyel gırgır avcılığının gerek İstanbul ve Çanakkale boğazları ile denizlerimizin iç kıta sahanlığından elini eteğini çekmesinin çaresi AB'nin üye ülkelerinde 2006 yılından beri uygulanan 0-50 metre derinlik yasağının birinci aşamada avcılığı düzenleyen Tebliğe, ikinci aşamada ise ilgili yasaya ek madde olarak yansıtılmasıdır (Detaylı bilgi için. Avrupa Birliği Resmi Gazetesi 2006. 2847/93 sayılı Tüzüğü tadil eden ve 1626/94 sayılı Tüzüğü (EC) yürürlükten kaldıran, Akdeniz'deki balıkçılık kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı için yönetim önlemlerine ilişkin (EC) 1967/2006 sayılı Konsey Tüzüğü. s. 11-85).

Balıkçılıktan sorumlu merkezi yönetimin siyasete bağımlı olmasından dolayı ülkemiz sucul dünyasında yaşanan olumsuz gelişmelerden dolayı sivil toplum kuruluşları ile doğaseverler ümidini 14 Mayıs 2023’de yapılacak genel seçimde olası iktidar değişikliğine bel bağlamış bulunmaktadır. Ümit edilen ise siyasetten arındırılmış ve bilimselliğe endekslenmiş bir merkezi otoritenin yaşam bulmasıdır. 

Bir umut ışığı

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin getirdiği sakıncaları gidermek, demokratik hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda parlamenter sistemi yeniden tesis etmek üzere 6 siyasi parti liderinin bir araya gelip mutabakat sağlaması STK'lar ile doğasever kesiminde bir umut ortamı yarattı. Özellikle beklenti “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nin “Sektörel Politikalar” bölümünün detaylarıydı. “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” yayınlandıktan sonra toplumda oluşan genel kanı olumluydu.  250 sayfalık “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nde balıkçılığın ilgi alanına giren bilginin sınırlı tutulması ise eleştiri nedeni olmuştur. 

Eleştiri alan önemli noktalardan biri rapor yazıcılarının denizlerimiz ve iç sularımızın yanı sıra denizciliğin önemini layıkıyla ifade edemedikleri veya kavrayamadıkları şeklindedir. Aslında önemli olan sayfa sayısı değildir, önemli olan konunun anahtar tanımlamalarla öz olarak ifade edilebilmesidir. “Ortak Politikalar Mutabakat Metni”nin VI. Sektörel Politikalar bölümünün tarım kısmında balıkçılık ile ilgili 9 maddeye yer verilmiştir. Bu maddeler biyolojik bilimci gözlüğüyle analiz edildiğinde yetersiz olmakla beraber önemli bir hususa da açıklık getirildiğinin de altını çizmek gerekir. O da ekonomik değeri olan balıkların stok tayini sözcüğünün kullanılmamasına karşın onun yapılacağını belirten maddesidir.  

Altılı masayı oluşturan parti liderlerini bilgilendirmek

Şu aşamada ülkemiz balıkçılığının çağdaş bir yönetim modeline kavuşturulabilmesi için en doğru uygulama tüm parti liderlerinin ve özelde altılı masayı oluşturan liderlerine ve kurmaylarına balıkçılığımızda öncelik arz eden hususların büyük ölçekli olanlarının yansıtılması ve noksanlıkların hayata geçirilmesidir. Bunların en belirgin olanlarını şu şekilde tanımlayabiliriz.

  1. Parlamentodaki bir yoksunluk ivedi giderilmelidir.

Hiç bir siyasi partimizin denizlerimizin çağdaş yönetimi kaygısı ve balıkçılık politikası yoktur. Partilerin bu durumlarının yanı sıra parlamenterler de bu konuda yeterli bir donanıma doğal olarak sahip değildirler. Bu tanımlama parlamentoya saygısızlık olarak yorumlanmamalıdır. Değinilmek istenen, parlamento çatısı altındaki bir noksanlığı belirtmek ve tüm siyasi parti yöneticilerinin göz ardı ettiği bir hususu vurgulamaktır.

Günümüz parlamento çatısı altında deniz bilimi, deniz biyolojisi, balıkçılık biyolojisi, balıkçılık tekniği gibi özetleyebileceğimiz konulara mesleki yönden egemen bir parlamenterin olmaması bir yarımada ülkesi için izahı olmayan hazin bir tablodur.

Siyasi platformda yer alan partilerin, üst düzey yöneticilerinin ve parlamenterlerin balıkçılığın çok disiplinli bir bilim dalı olduğunun farkında olduklarından kuşku duymak haksızlık sayılmaz. Deniz bilimi, göl bilimi, balık bilimi, balıkçılık bilimi, deniz biyolojisi gibi konuların muhteşem uygulamalı bir yaşam bilimi alanı olduklarından bihaber olduklarını varsaymak kâhinlik olmasa gerektir.   

Haliyle tüm bu temel bilgilerden yoksun olan siyasi parti mensuplarının bu konuda politika üretememeleri kadar doğal bir şey olamaz. Bu boşluk 21. yüzyıl dünyasında Türkiye’nin olumlu özelliklerine gölge düşüren bir noksanlıktır. Bu noksanlığın giderilmesinin birinci ayağı; ülkesel düzeyde çağdaş bir balıkçılık politikasının belirlenmesi, bunun seslendirilmesi, belgelenmesi ve en önemlisi uygulanmasıdır. İkinci ayağı ise bu politikanın gerekliliklerini uygulayacak veya uygulatabilecek konu ile donanımlı kişilere parlamento çatısı altında olmalarına tüm siyasi partilerce olanak yaratılmasıdır. Hâlihazırda günümüz parlamento çatısı altındaki tüm partilere ait milletvekillerinin eğitimleri ve meslekleri incelendiğinde ortaya çıkan veriler çok ilginçtir. Avukat, mimar, mühendis ve tıp doktorlarının ağırlıklı olduğu TBMM'de her meslekten insan kaynaklarının varlığına karşın parlamento çatısı altında eser oranda bile denizlerin ve iç suların canlı kaynaklarının yönetilmesi, korunması ve işletilmesi konularına mesleki yönden egemen bir parlamenterin olmaması 4 denize sahip ülkemiz için dramatik bir noksanlıktır. Bu nedenle gösterişçilikten kendini soyutlamış balıkçılık sektör temsilcilerinin ve bilimcilerinin TBMM çatısı altında düşük oranda bile olsa yer almalarının zamanı çoktan gelmiş, geçmiştir. Böylesine bir olumsuzluğun giderilmesi aynı zamanda kamu platformundaki merkezi otorite görevlilerinin de elini rahatlatacağı kuşkusuzdur (Bkz. Bilecik, N. 2014. Parlamentodaki bir yoksunluğun giderilmesi. Vira Dergisi. Sayı 88, s. 58-62).    

  1. Ülkesel balıkçılık politikası mutlaka oluşturulmalıdır

Yeryüzünde doğadaki tüm canlı kaynakların verimliliğini sürdürülebilir şekilde düzenlemek, kararlar almak ve uygulatmak ülke yöneticilerinin göz ardı edilemeyecek temel görevidir. Günümüzde balıkçılık konusunda oluşan bu büyük boşluğun temel nedeni hiç bir siyasi partimizin ciddi ve tutarlı bir balıkçılık politikası olmamasıdır. Genel görüntü balıkçılık politikası kavramının çağdaş oluşumlarıyla hiç bir partimizin bünyesinde olması gereken yerini alamadığıdır. Sadece söylemleriyle halkın kulağına hoş gelecek ve balıkçıların gönüllerini günlük almaktan öteye gidememişlerdir. Tüm siyasi partiler denizlerin çağdaş yönetilmesi konusuna kafa yormalıdırlar. “Denizlerin Çağdaş Yönetimi” özetle; denizlerin araştırılması, denizdeki olayların anlaşılması ve bunların izlenmesi, insanların denizlere ve denizde yaşayan canlılara, gerek içinde bulunduğumuz zaman içerisinde ve gerekçe geleceğe yönelik müdahalelerin kontrolünü kapsayan bütüncül bir sistemdir. Bu bakımdan denizel ortamın canlı kaynakları yönünden en iyi şekilde kullanılması için; uzun vadeli, ekolojik ağırlıklı, ortamın tüm fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini ortaya koyan çalışmaların yapılması, sistemli şekilde milletlerarası ortak çalışmaların yanı sıra bilgi akışı ve yardımlaşmanın gerçekleştirilmesi ile yapılan tüm çalışmalardan elde edilen bilgilerin de en sağlıklı şekilde yorumlanması gereklidir.

Haliyle Türkiye'nin sahip olduğu denizlerin ve iç sularının canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliği ve işletmeciliğini pekiştirerek oluşturmak açısından tüm partilerin sözde değil uygulamada balıkçılık politikasını benimsemesi ve bunu da konu ilgilisi bilimcilere parlamento çatısı altında bünyesinde yer vermesi ile olasıdır.  [Bkz. Bilecik, N. 2012. Medeniyet Tarlasından Marş Marşla Geçenler – Denizler Çölleşmeden Balıklar Yok Olmadan. ISBN:978-605-86979-0-4. (s.322) 348 s.].    

  1. Ortak Politikalar Mutabakat Metnindeki bir yanlışlık sonlandırılmalıdır

Ortak Politikalar Mutabakat Metninde görüldüğü üzere balıkçılık konusuna “Tarım” tanımlaması bölümünde yer verilmiştir. Konuya açıklık getirmekte yarar vardır. Türkiye'nin büyük ölçekli hedeflerinden biri Avrupa Birliği'ne üye olabilmektir. Bunun gerçekleşebilmesi de her yönüyle AB'nin benimsediği ve uyguladığı ölçütlerle eşdeğer duruma gelmektir. Oysa bazı uygulamalarımız AB'nin uygulamaları ile örtüşmemektedir. Bu konulardan biri de balıkçılıktır. Nasıl mı? Bir de ona bakalım.

AB’nin 1957 Roma Antlaşması’nın 33’üncü maddesi ile oluşturduğu Ortak Tarım Politikasının (Common Agricultural Policy) yanı sıra salt balıkçılıkla ilgili olarak 1983 yılında yürürlüğe koyduğu Ortak Balıkçılık Politikası (Common Fisheries Policy) bulunmaktadır. Yani tarım ve balıkçılık birbirleriyle bağlantılı olmayan bağımsız faaliyet alanlarıdır. AB bünyesindeki bu oluşum, Tarım ve Orman Bakanlığı’ndaki yanlış uygulamayı sergileyen bir görüntüdür. Haliyle Türkiye′de Tarım ve Balıkçılık sektörünü ayrı sektörler olarak tanımlanmalıdır (Bkz. Bilecik, N. 2012. Anayasa ve Balıkçılık. Vira Dergisi. Sayı 63, s. 50-54).

  1. Bilim ve siyaset kardeşliği parlamentoda sağlanmalıdır

Yeryüzünde tüm canlı kaynakları koruyucu önlemler, konu ilgilisi bilimciler tarafından üretilir. Üretilen realist ve koruyucu öneriler de aklıselim sahibi siyasiler tarafından yasalaştırılırlar. Doğa koruyuculuğunun yapımcısı birinci aşamada bilimcilerdir. Onun kanun adıyla toplumsal yönetim düzenine sokulmasına olanak sağlayanlar da ikinci aşamada siyasilerdir. Burada siyasetçinin görevi kendisine verilen hazır malzemeyi iyi değerlendirmesidir.

Doğanın korunmasına yönelik olarak günümüzde çok sayıda Türkiye’nin de imzaladığı uluslararası sözleşme bulunmaktadır. Rio, Ramsar, Barcelona, Bern, Avrupa Yaban Hayatını Koruma Sözleşmesi gibi. Tüm bunlar ve benzeri sözleşmeleri içeren konular konu ilgilisi bilimcilerin çalışmaları, elde ettikleri somut sonuçları, önerileri, endişeleri doğrultusunda şekillenen oluşumlardır. Zaten konuları çerçevesinde fikir ve önlem üretme o saha bilimcilerinin öncelik alanını oluşturur. O sahalardaki fikirleri ve önlemleri doğrudan konu ilgilisi olmayan bir siyasetçinin üretme şansı yoktur. Bu nedenle siyasiler bilimcilerin önerilerine ortak olma durumundadır

Ülkesel çerçevede konu değerlendirildiğinde özellikle siyasi partilere büyük yükümlülük ve sorumlulukların düştüğü ortadadır. Bu sorumluluğu sırtlayacak olanlar da politikacılardır. Haliyle politikacıların günümüz gereksinimlerini sadece ülkesel değil küresel anlamda karşılayacak düzeyde donanımlı ve ileri görüşlü olmaları günümüzde her zaman olduğundan daha çok gerekmektedir. 

Ülkemizdeki mevcut siyasi partilerimizin programları ve gerçekleştirdikleri icraatları incelendiğinde hiç birinin temelde içinde bulunduğumuz zaman diliminin gereksinimlerinden biri olan sucul ortamlar ve onun bünyesindeki canlıların ticari açıdan işletilmesi ve korunması konumlarına cevap verebilecek ve sorunlarını göğüsleyebilecek bir yetkinliklerinin olmadığı açıkça görülür. Çok belirgin olan bu durum TBMM çatısı altında var olan parlamenterlerin sahip oldukları mesleki özellik ve donanımları açısından analiz edildiğinde ciddi yoksunluğun olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.   

Siyasi partilerimizin tümünün gözden kaçırdıkları en önemli husus parlamentoda ülke sorunlarının çözümüne bazı sektör veya sektörler açısından katkı sağlayabilecek unsurların göz ardı edilmesidir. Oysa siyasi partiler ülkemizin çok yönlü insan kaynaklarının parlamento çatısı altında hizmet vermelerine olanak yaratmak için vardırlar. Ayrıca siyasi partiler ülkeye ve buna ek olarak seçmenlere, toplumun sorunlarına ilişkin çözüm seçeneklerini üretmek ve ürettirmekle de yükümlüdürler (Bkz. Bilecik, N. 2014. Parlamentodaki bir yoksunluğun giderilmesi. Vira Dergisi. Sayı 88, s. 58-62).   

  1. Balıkçılığımızın ve balıkçılarımızın korunması anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır

Anayasamızda çiftçilerimiz, orman köylülerimiz ve fosil kaynaklarımız nasıl anayasal güvenceye kavuşturulmuşlar ise balıkçılarımız da ayni güvenceye kavuşturulmalıdırlar.

Yeryüzünün % 70,8‘ini denizler, %29,2’sini karalar teşkil etmekte. Bu nedenle bilimcilerce dünyamıza “Okyanus Gezegeni” tanımlaması yapılmaktadır. Fiziki olarak Türkiye bir yarım ada konumundadır. Birbirinden çok farklı ekolojik özellikleri olan denizlere sahip bir ülke. 8333 km uzunluğunda hatırı sayılır bir kıyı varlığına, ayrıca bu denizlerde ve iç sularda hüküm ve tasarrufu altında olan 70 bin km2’yi aşkın bir alana sahip olan Türkiye, bu özelliğini göz ardı edemez. Çünkü bu ortamda gerek bitkisel ve gerekse hayvansal kökenli on binlerce canlı türüne ve bunların azımsanmayacak bölümünü de ekonomik yönden değerlendirme şansına sahip. Üstelik bu konuda sucul ortam kaynaklarını ülke olarak dikkate almama gibi bir lükse de sahip değil.

Anayasamızda doğal kaynaklarımızın konumu, işletilmesi, korunmasına da yer verilmiştir. Nitekim “Tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” 168. madde ile hükme bağlanmıştır. Yine benzer şekilde 169. madde ormanların korunması; 170. madde ise orman köylüsünün korunmasını öngören hükümleri içermektedir.

Bunların dışında 45. madde Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunmasını kapsamaktadır. Söz konusu madde aynen: “– Devlet, tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet, bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır” hükmüne amirdir.

 

Burada üzerinde durulması gereken bir boşluğu ve uygulamada yaşanan bir çelişkiyi vurgulamakta yarar var. Anayasamızın 45. maddesi salt tarım ve hayvancılığı kapsamaktadır. Burada balıkçılığa herhangi bir atıfta bulunmamaktadır. Bu madde herhangi bir yanlışlığı veya noksanlığı içermemektedir. Bu konuyu devlet adına bünyesinde toplayan resmi otorite, Tarım ve Orman Bakanlığıdır. Oysa Bakanlık uygulamada bağımsız bir sektör olan balıkçılığa tarım sektörünün bir alt dalı olarak işlem yapmakta ve bu sektörden kaynaklanan ekonomik gücü de tarıma dâhil ederek değerlendirmekte, böylelikle balıkçılığın yüksek düzeydeki ekonomik gücünü gizlemektedir. Anayasanın 45. maddesinde balıkçılığa yer verilmemekte ise de uygulamada balıkçılığın tarım sektörünün içerisinde belirtilmesi yanlışlığın ta kendisi olmaktadır.  

Burada dikkat edilmesi gereken ve değinmek durumunda kalınan husus şudur. Denizler ve göller karasal ortamdan çok farklı yapı ve özelliktedir. Bu ortamların bünyesinde barındırdığı tek hücrelisinden en gelişmiş canlısına kadar tüm türlerinin korunması, muhafazası ve devamlılıklarının sağlanması ve bu kaynağın ekonomik olarak insanlığın yararına kullanılmasını sağlayacak uygulamalara da zemin oluşturabilmek açısından balıkçılık kaynaklarının, madencilik, bitkisel üretim, hayvancılık ve ormancılık konularında olduğu gibi anayasa ile güvence altına alınması bir gerekliliktir. Çünkü sucul canlı kaynaklar toplumların besin güvenliği açısından önemlidir. Bu kaynakların en önemli özelliği disiplin altına alınmış şekliyle kaynak yönetimi şayet sürdürülebilirlik modeli üzerine yapılandırıldığında kaynağın verimliliği sonsuzdur. Anayasamızda fosil kaynaklar diğer bir deyimle maden kaynakları devlet tarafından öncelikli bir konu olarak ele alınmış ve bununla ilgili hususlar güvence altına alınmıştır. Oysa bu kaynaklar zamanla tükenecek kaynaklardır, buna karşın balıkçılık kaynakları doğa kurallarına uygun olarak işletildiğinde getirisi sınırsız olan kaynaklardır. Bu nedenle söz konusu kaynakların korunması ve devamlılıklarının sağlanması özellikle güvence altına alınması bir gerekliliktir. Hazırlanacak olası yeni anayasa kapsamında veya anayasaya ek madde olanağı oluştuğunda bu boşluk giderilmelidir. Özellikle sucul ortamdaki canlı doğal kaynakların korunması yeni anayasada kayıt altına alınmalı ve bu husus bir devlet politikası olarak benimsenmelidir.

Anayasamız insanımızı, toplumumuzu ve karasal kökenli doğal kaynaklarımızı her yönüyle nasıl güvence altına alıyorsa; sahip olduğu sucul ortamdaki tüm canlıların normal kurallar çerçevesinde geleceğini de güvence altına almalıdır. Ayrıca bu kaynakların korunarak sürdürülebilir kalkınma modeli çerçevesinde işletilmesi de prensip olarak benimsenmeli, bunun için gerekli olan tüm bilimsel ölçütlere öncelik verilmeli, sektörün öngörülen hususlara riayet etmesine de ön ayak olunmalıdır.

“Balıkçılık ve bu üretim alanında çalışanların korunması” alt başlığı altında konuya Anayasada mutlak olarak yer verilmelidir (Bununla ilgili taslak metin için bakınız Bilecik, N. 2022. Siyasilerin Dikkatine Anayasada Balıkçılığa Yer Açın. https://www.virahaber.com/siyasilerin-dikkatine-anayasada-balikciliga-yer-acin-9011yy.htm).

  1. AB′nin Ortak Balıkçılık Politikası ilke olarak benimsenmelidir

AB′nin balıkçılık konusunda aldığı kararlar bilimsel ve sürdürülebilirdir. Bu nedenle Türkiye gırgırla balık avcılığı konusunda AB′nin aldığı ve kendi ülkelerinde uyguladığı 50 metre derinlik kısıtlamasına Türkiye′de uymalıdır. Böylelikle sucul canlı kaynaklarımızın geleceğe verimli şekilde intikaline olanak yaratılmalıdır (Bkz. 2847/93 sayılı Tüzüğü tadil eden ve 1626/94 sayılı Tüzüğü (EC) yürürlükten kaldıran, Akdeniz'deki balıkçılık kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı için yönetim önlemlerine ilişkin (EC) 1967/2006 sayılı Konsey Tüzüğü.).

  1. Türkiye küresel terminolojiye aykırılıktan arındırılmalıdır

Türkiye balıkçılık konusunda bilimsel terminolojiyle örtüşmeyen bir “su ürünleri” tanımlamasına tutsak edilmiştir. Oysa ima edilmek istenen anlamda su ürünleri diye bir kavram yoktur. En sade şekliyle hamsi, midye, kalamar, balina, köpek balığı, sudak, sazan bir su ürünü müdür, diğer bir ifade ile suyun ürünü müdür? Yoksa sucul ortamda yani denizlerde ve iç-sularda diğer ifade ile sucul ortamda yaşamını sürdüren canlılar mıdır? Konu bu kadar sade ve anlaşılırdır. Tüm dünya ülkelerinde kullanılan sözcük balıkçılıktır. Bu nedenle su ürünleri ile başlayan kanun, tüzük, okul ve fakülte isimlendirmeleri balıkçılık kelimesi ile yeniden düzenlenmeli ve dünya ülkeleri ile birliktelik sağlanmalıdır (Bkz. Bilecik, N. 2011. Güldürtmeyin Dünyayı. Vira Dergisi. Yıl 7, Sayı 53, s. 76-78. İstanbul).

Su Ürünleri diye bir kavram olmadığını su ürünleri fakültelerinin kurulmasına, 1980 askeri darbesini gerçekleştiren Cunta Yönetimi aracılığıyla önayak olan rahmetli Pof. Dr. İsmet Baran tarafından bizzat itiraf edilmiş ve bu ismin nasıl bir zorlamayla vücut bulduğuna açıklık getirmiştir. Bu nedenle SÜMDER, 2010. “Prof. Dr. İsmet Baran ile söyleşi: Belgelerle Su Ürünleri Fakültelerinin Kuruluşu”. Su Ürünleri Mühendisleri Derneği Dergisi. Sayı 35/42, s. 63-77.” okunması önerilir.

  1. Hayvan hakları konusu genişletilmelidir

Ortak Politikalar Mutabakat Metninde yer alan Hayvan Hakları ile ilgili kısım 17 maddeden oluşmakta olup ağırlıklı olarak karasal hayvanlar, özelde kedi-köpek canları için esas alındığı besbelli. Oysa uçsuz bucaksız denizlerde yaşayan yüzbinlerce canlı türünün nesli tehlike altında olanlarına ve aşırı avcılığı yapılanlarına Hayvan Hakları bölümünde yer verilmemesi büyük bir noksanlıktır.  Fokların, mersin balıklarının, uskumrunun, orkinosun, kılıç balığının, lüferin (defneyaprağı, çinakop ve sarıkanat konumunda olanlarının) korunmaya alınması gereken bazı türlerden oldukları görmezden gelinmemelidir. Altılı Masa kurmayları bu boşluğu gidermelidirler. Canlar sadece karada mı, denizdekiler can değil mi? İyimser ve genişletilmiş bir ifade ile karasal ortam omurgalıları ile kuşların esas alındığıdır. Anlaşılan odur ki gözlerin gördüğü bir dünyadaki hayvan hakları sahneye konulmuştur. Oysa denizlerde çıplak gözle göremediğimiz sessiz dünyanın canlarının es geçilmesi söz konusu olamaz! Bu nedenle Hayvan Hakları ile bölümün detaylandırılmasında yarar vardır. Temel neden ise denizlerimizde yaşayan tüm canlılara karşı çok şiddetli ve acımasızca uygulanan vahşi bir doğum kontrolünün olmasıdır. Balıkların eşeysel olgunluğa gelmesine bile fırsat tanımazcasına sürdürülen avcılıklar haliyle balık nüfuslarının dibe vurmasına neden olmuştur.  Toplumun daha sağlıklı yorumlamasına olanak sağlamak açısından konuyu sade bir şekilde dillendirmek gerekmekte. Avlanan tüm balıkların neredeyse 4/5’i bebe balıklardır. Sofralardaki defneyaprağı ve çinakop bebe balıklardır. Dolayısıyla onu avlayan, satan, alan vicdan ve bilim muhasebesinden yoksun olarak işlenen bir cinayete ortak demektir.  ( Kaynak. Bilecik, N. 2013. Sucul dünya canlılarına hami olmak. Vira Deniz Kültürü Haber Yorum Dergisi. Sayı 79. S. 48-52).

Çünkü defneyaprağı yaşam hakkı gasp edilmiş balıktır. Çinakop yaşam hakkı gasp edilmiş balıktır. Çingene palamudu yaşam hakkı gasp edilmiş balıktır, ince hamsi yaşam hakkı gasp edilmiş balıktır. Balıkçı tezgâhlarını dolduran balıkların yaklaşık %90’ı yavru ve neslini devam ettirme durumunun çok uzağında olan ve yaşam hakları gasp edilmiş balıklardır. Haliyle Hayvan Hakları bölümü genişletilmeli ve bir noksanlık giderilmelidir.

Son söz

Türkiye artık kendisini miyop bir balıkçılık felsefesinden arındırmalıdır.

Vira Haber