1. YAZARLAR

  2. Nezih Bilecik

  3. Balıkçılık Eğitiminde İlk Düğme Nerede Yanlış İliklendi?
Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Balıkçılık Eğitiminde İlk Düğme Nerede Yanlış İliklendi?

A+A-

 

  Türkiye’de akademik balıkçılık eğitiminin kuruluşundan bugünkü yapısal sorunlarına bir bakış

Üniversiteler yalnızca meslek kazandıran yükseköğretim kurumları değildir. Bilimsel araştırma yapmak, bilgi üretmek, üretilen bilgiyi toplum yararına dönüştürmek ve nitelikli insan gücü yetiştirmek üniversitelerin temel görevleri arasındadır. Bu nedenle bir ülkenin yükseköğretim sisteminin başarısı yalnızca üniversite, fakülte, öğretim üyesi veya öğrenci sayısıyla ölçülemez.

Türkiye’de özellikle son kırk yılda yükseköğretim büyük bir niceliksel büyüme göstermiştir. Ancak bu büyümenin aynı ölçüde nitelik üretip üretmediği uzun süredir tartışılmaktadır.

Prof. Dr. Kemal Gözler, 2019 yılında yayımladığı “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine” başlıklı çalışmasında bu sorunu “akademik devalüasyon” kavramıyla ele almıştır. Üniversite, öğrenci ve akademik unvan sayısındaki hızlı artışın, akademik nitelikte aynı ölçüde karşılık bulmaması halinde üniversite kavramının ve akademik unvanların değer kaybına uğrayabileceğini savunmuştur(1).

Prof. Dr. Kemal Gözler makalesinde önemle vurguladığı bir husus çok dikkat çekicidir. “Türkiye’de her şeyde sayılar artmıştır. Üniversite sayısı artmıştır; öğrenci sayısı artmıştır, öğretim üyesi sayısı artmıştır; ama bu artış sağlıklı bir artış değildir, çünkü kalite artmamıştır; artmayı bir yana bırakın 1970’lerde olan kalite korunamamıştır.

Neticede, Türkiye’de gerek üniversite öğrencisi gerekse öğretim üyesi sıfatı değerini yitirmiştir. Bu sıfatlar, bu sıfatları hak etmeyen kişiler yüzünden değersizleşmiştir. Üniversitede değersizleşen sadece öğrencilik ve öğretim üyeliği sıfatları değildir. Üniversitede yapılan bilimsel araştırmalar, yazılan kitap ve makaleler, düzenlenen sempozyum ve kongreler de değersizleşmiştir.(1)”

Bu genel tartışmanın balıkçılık eğitimi açısından da sorulması gereken bir karşılığı vardır:

Türkiye’de balıkçılık eğitiminin kurumsal büyümesi, aynı ölçüde bilimsel ve mesleki nitelik üretebilmiş midir?  

Yaklaşık yarım yüzyıllık gelişmeye bu soru çerçevesinde bakıldığında, üzerinde durulması gereken bazı tarihsel kırılma noktalarıyla karşılaşılmaktadır.

 

Türkiye Balıkçılık Bilimine 1980’lerde Başlamadı

Türkiye’de balıkçılık alanındaki bilimsel araştırma ve eğitim, 1980’li yıllarda kurulan Su Ürünleri Yüksekokullarıyla başlamamıştır.

Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen dönemde İstanbul Darülfünunu bünyesinde başlayan çalışmalar, 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde sürdürülmüştür. 1931 yılında kurulan Baltalimanı Balıkçılık Enstitüsü, daha sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Enstitüsü bünyesinde 1951 yılında kurulan Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü ve Et ve Balık Kurumu bünyesinde 1954 yılında faaliyete geçen Balıkçılık Araştırma Merkezi, bu bilimsel birikimin önemli halkalarıdır(2).

Bu kurumlarda hidrobiyoloji, ihtiyoloji, limnoloji, oşinografi, balıkçılık biyolojisi ve avcılık alanlarında araştırmalar gerçekleştirilmiş; ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmalara katkıda bulunulmuştur.

Dolayısıyla 1970’li ve 1980’li yıllarda akademik balıkçılık eğitiminin yeniden yapılandırılmasına girişildiğinde Türkiye’nin önünde boş bir sayfa bulunmuyordu.

Aksine, yaklaşık yarım yüzyıllık bir bilimsel birikim vardı.

Bu nedenle bugün geriye dönüp sorulması gereken ilk soru şudur:

Daha sonra oluşturulan akademik balıkçılık eğitimi, mevcut bu bilimsel birikimin üzerine mi inşa edildi; yoksa farklı bir mesleki ve kurumsal çizgide yeni bir yapılanmaya mı gidildi?

 

Ankara Üniversitesinde Başlayan Yeni Yapılanma

1971 yılında 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve uygulama yetkisinin Tarım Bakanlığına verilmesi, balıkçılığın idari yapılanmasında önemli bir değişiklik yarattı. Bunu 1972 yılında Tarım Bakanlığı bünyesinde Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün kurulması izledi.

Akademik alanda ise Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi bünyesinde 1974 yılında Su Ürünleri Kürsüsü, 1978 yılında Su Ürünleri Bölümü kuruldu.

Bu yapılanmanın öncü ismi Prof. Dr. Doğan Atay, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü mezunuydu. Doktora çalışması yem kaynakları, doçentlik çalışması ise Cystoseira barbata adlı deniz yosununun civciv ve piliç rasyonlarında kullanılması üzerineydi(3).

Bu bilgilerin burada belirtilmesinin amacı bir bilim insanının akademik çalışmalarını küçümsemek değildir.

Asıl mesele, balıkçılık gibi kendine özgü temel bilim alanları bulunan bir eğitimin hangi akademik formasyon üzerine kurulduğunu sorgulamaktır.

Hidrobiyoloji, ihtiyoloji, balıkçılık biyolojisi, popülasyon dinamiği, limnoloji, oşinografi ve avcılık teknolojisi gibi alanları kapsayan bir akademik yapının kurulması sırasında, Türkiye’de daha önce bu konularda oluşmuş bilimsel birikim ne ölçüde değerlendirilmiştir?

Zootekni temelli yeni yapılanmanın, balıkçılığın çok disiplinli bilimsel yapısını karşılayabilmesi için gerekli tamamlayıcı akademik kadrolar başlangıçta mevcut muydu?

Sorulması gerekenler bunlardır.

Prof. Dr. Atay’ın 1975 yılında JICA bursuyla Japonya’ya giderek balıkçılık eğitimi veren kurumların ders programlarını incelemesi, araştırmalar yapması ve Türkiye’ye yazınsal kaynaklar göndermesi de bu dönemin dikkat çekici gelişmelerindendir(3).

Bu girişim kuşkusuz uluslararası bilgi edinme ve yeni bir akademik alanı geliştirme çabası olarak değerlendirilebilir. Ancak aynı zamanda kurulmakta olan yapının ders programı, kaynak ve akademik altyapısının henüz oluşturulma aşamasında bulunduğunu da göstermektedir.

Burada kişiyi değil, yöntemi sorgulamak gerekir:

Bir akademik alan önce kurulup bilimsel altyapısı daha sonra mı tamamlanmalıdır; yoksa yeterli bilimsel kadro ve birikim oluşturulduktan sonra mı kurumsallaşmaya gidilmelidir?

 

1982: İlk Düğmenin İliklendiği Yıl

Balıkçılık eğitiminin yönünü belirleyen asıl gelişme 1982 yılında yaşandı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından yükseköğretim sistemi yeniden yapılandırılırken Su Ürünleri Yüksekokullarının kurulmasının önü açıldı.

Bu sürecin nasıl geliştiğini dönemin önemli aktörlerinden Prof. Dr. İsmet Baran yıllar sonra verdiği bir röportajda kendi anlatımıyla ortaya koymuştur(4).

Veteriner hekim kökenli olan Baran, Türkiye’de su ürünleri eğitiminin yetersiz olduğunu düşünerek bir rapor hazırladığını ve bu raporun dönemin Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren’e ulaştırılmasını sağladığını anlatmaktadır. Raporun ilgili mercilere gönderilmesinden sonra YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı ile yapılan görüşmeler sonucunda ilk aşamada fakülte yerine yüksekokullar kurulması benimsenmiştir.

Balıkçılık eğitiminin geliştirilmesi yönündeki bu girişimin amacı kuşkusuz önemlidir.

Ancak Baran’ın anlatımının devamı, kuruluş modelinin bilimsel planlama açısından ayrıca sorgulanmasını gerektiren bilgiler içermektedir.

Başlangıçta İstanbul ve İzmir’de iki akademik birimin yeterli olabileceğinin düşünüldüğünü belirten Baran, daha sonra komisyonlarda yer alan kişilerin kendi bölgelerindeki imkânları gündeme getirmeleri sonucunda Sürmene, Eğirdir ve Elâzığ gibi merkezlerin de sürece dahil olduğunu anlatmaktadır(4).

İşte burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:

Akademik birimlerin sayısı ve kuruluş yerleri; bilimsel kadro, laboratuvar ve araştırma altyapısı, öğrenci talebi, bölgesel ihtiyaç ve ülkenin yetişmiş insan gücü gereksinimini esas alan kapsamlı bir planlamayla mı belirlenmiştir?

Yoksa dönemin idari koşulları ve komisyon üyelerinin bölgesel tercihleri de bu yapılanmanın biçimlenmesinde etkili olmuş mudur?

Prof. Dr. Baran’ın kendi anlatımı, ikinci ihtimalin de ciddi biçimde değerlendirilmesini gerektirmektedir.

 

Sorun Kişiler Değil, Kuruluş Modelidir

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Prof. Dr. Doğan Atay’ın ziraat, Prof. Dr. İsmet Baran’ın veteriner hekim kökenli olmaları, onların balıkçılık alanına katkıda bulunamayacakları anlamına gelmez. Bilim disiplinler arası gelişir ve farklı temel eğitimlerden gelen bilim insanlarının başka alanlara önemli katkılarda bulunmaları son derece doğaldır.

Ancak disiplinler arası katkıda bulunmak ile bir bilim alanının temel akademik yapısını oluşturmak aynı şey değildir.

Bir bilim alanının kurumsallaştırılmasında o alanın temel disiplinlerinin, yetişmiş bilim insanlarının ve daha önce oluşmuş bilimsel geleneğinin belirleyici olması beklenir.

Türkiye’de 1980’lerin başında hidrobiyoloji, ihtiyoloji, deniz bilimi, göl bilimi ve balıkçılık araştırmalarında yetişmiş bilim insanları bulunmaktaydı.

O halde asıl soru şudur:

Bu bilimsel birikim neden yeni balıkçılık eğitiminin ana omurgası haline getirilmedi?

Bence Türkiye’de akademik balıkçılık eğitiminin tarihini anlamanın anahtar sorularından biri budur.

 

Yüksekokullardan Fakültelere: Nicelik Arttı, Peki Nitelik?

1982’de başlayan yapılanma sonraki yıllarda genişledi. Su Ürünleri Yüksekokulları fakültelere dönüştü; yeni fakülteler ve bölümler açıldı.

Kurumsal büyüme kendi başına bir başarısızlık göstergesi değildir. Eğer ülkenin ihtiyacı varsa, yeterli akademik kadro ve altyapı sağlanabiliyorsa yeni eğitim kurumlarının açılması doğal karşılanmalıdır.

Ancak zaman içerisinde başka bir tablo ortaya çıktı.

Bazı fakültelerde öğrenci kontenjanları dolmamaya, öğrenci tercihleri gerilemeye ve mezunların istihdam sorunları daha görünür hale gelmeye başladı. Akademik birim sayısındaki artışın ülkenin gerçek insan gücü ihtiyacıyla ne ölçüde uyumlu olduğu da tartışılır hale geldi.

Bu eleştiriler yalnızca bu satırların yazarına ait değildir.

Doç. Dr. Zafer Doğu ve Doç. Dr. Erdinç Şahinöz’ün 2017 yılında yayımladıkları “Yüksek Öğretimde Kapanan Bölümler: Su Ürünleri Örneği” başlıklı çalışma, sorunu akademik ortamın kendi içinden değerlendirmesi bakımından özellikle önemlidir.

Yazarlar; bölüm ve fakülte sayısındaki artış, akademik donanım ve altyapı eksiklikleri, mezunların niteliği, istihdam sorunları ve sektörle üniversite arasındaki koordinasyon yetersizliği üzerinde durmuşlardır(5).

Bu tespitler önemli bir gerçeği göstermektedir:

Sorun artık birkaç kişinin kişisel eleştirisi olmaktan çıkmış, akademik sistemin kendi içinden de dile getirilen yapısal bir mesele haline gelmiştir.

 

İsim Değiştirmek Çözüm mü?

Öğrenci tercihlerindeki gerileme ve mesleki kimlik sorunu devam ederken bazı fakültelerde isim değişikliğine gidilmiştir.

İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesinin 2017 yılında “Su Bilimleri Fakültesi” adını alması bunun dikkat çekici örneklerinden biridir(6).

Bir fakültenin bilimsel alanının genişlemesi sonucunda adının değiştirilmesinde elbette sakınca yoktur. Ancak yeni adın fakültenin verdiği eğitimi daha doğru tanımlaması beklenir.

Bu nedenle “Su Bilimleri” adlandırmasının hangi bilimsel alanı karşıladığı sorgulanmalıdır.

Hidroloji, hidrobiyoloji, oşinografi, ihtiyoloji, balıkçılık biyolojisi, akuakültür, avcılık teknolojisi ve sucul ürünlerin işlenmesi birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı bilim dalı değildir.

Bir fakültede balık hastalıklarından avcılık teknolojisine, yetiştiricilikten gıda işlemeye kadar çok farklı alanlarda eğitim veriliyorsa, bütün bu disiplinlerin “Su Bilimleri” başlığı altında toplanmasının fakültenin akademik ve mesleki kimliğini gerçekten daha açık hale getirip getirmediği tartışılmalıdır.

Benzer bir sorgulama “Su Ürünleri” kavramı için de geçerlidir.

“Balıkçılık”, avcılığı, yetiştiriciliği, balıkçılık biyolojisini, stok yönetimini, ekonomiyi ve kaynakların sürdürülebilir kullanımını kapsayan geniş bir bilimsel ve mesleki alandır. “Su Ürünleri” ise Türkiye’de idari ve akademik terminolojiye yerleşmiş olmakla birlikte, bu geniş alanın tamamını karşılayan bir üst kavram olarak kullanılmasının ne ölçüde doğru olduğu ayrıca tartışılmalıdır.

 

Ancak burada daha önemli bir mesele vardır:

Sorun gerçekten isim midir?

 

Asıl Sorun Tabelada Değil, Yapıdadır

Bir fakültenin adını değiştirmek kolaydır.

Zor olan; o fakültenin hangi bilimsel temeller üzerinde eğitim vereceğini, ülkenin kaç mezuna ihtiyaç duyduğunu, mezunların nerede istihdam edileceğini, akademik kadronun hangi temel formasyona sahip olması gerektiğini ve eğitimin uluslararası balıkçılık bilimiyle nasıl bütünleşeceğini yeniden düşünmektir.

Eğer öğrenci kontenjanları ülkenin gerçek insan gücü ihtiyacına göre belirlenmiyorsa;

eğitim programları bilimsel gelişmeler ve sektörün ihtiyaçlarıyla yeterince bütünleşmiyorsa;

akademik kadro ile araştırma altyapısı arasında uyum sağlanamıyorsa;

mezunun mesleki kimliği toplum ve kamu yönetimi tarafından açık biçimde tanınmıyorsa;

tabeladaki ismin değiştirilmesi yapısal sorunları ortadan kaldırmaz.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir fakülte adı bulmak değil, balıkçılık eğitiminin bilimsel ve mesleki temellerini yeniden sorgulamaktır.

 

Sonuç: İlk Düğme Nerede Yanlış İliklendi?

Yaklaşık yarım yüzyıllık gelişmeye bugünden baktığımda, Türkiye’de akademik balıkçılık eğitiminin yaşadığı sorunları yalnızca bugünkü fakültelere veya akademisyenlere yüklemenin doğru olmadığı kanaatindeyim.

Sorunun kökleri daha eskidedir.

Türkiye’nin Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren oluşturduğu hidrobiyoloji ve balıkçılık araştırmaları geleneği ile 1970’lerden sonra gelişen “Su Ürünleri” akademik yapılanması arasında sağlıklı bir kurumsal devamlılık kurulup kurulamadığı sorgulanmalıdır.

1974’te Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Su Ürünleri Kürsüsünün kurulması, 1978’de bölüm aşamasına geçilmesi ve 1982’de Su Ürünleri Yüksekokullarının oluşturulması, bu açıdan yeniden değerlendirilmesi gereken tarihsel dönüm noktalarıdır.

Burada amaç geçmişte görev yapmış bilim insanlarını mahkûm etmek değildir. O yılların koşullarını bugünün bilgisiyle yargılamak da hakkaniyetli olmaz.

Ancak geçmişe saygı duymak, geçmişte alınan kararları sorgulamaktan vazgeçmek anlamına gelmez.

Bugün elimizde kırk yılı aşan bir uygulamanın sonuçları vardır. Öğrenci tercihleri, akademik yapılanma, mesleki kimlik, istihdam ve isim arayışları bize bu sistemi yeniden değerlendirme sorumluluğu yüklemektedir.

Bu nedenle benim için temel soru hâlâ şudur:

Türkiye, balıkçılık eğitimini başlangıçta doğru bilimsel ve kurumsal zemine oturtabildi mi?

Eğer bu soruya tereddütsüz “evet” diyemiyorsak, ilk düğmenin nerede yanlış iliklendiğini araştırmaktan çekinmemeliyiz.

Çünkü geçmişi sorgulamanın amacı kişileri eleştiri bombardımanına tutmak değil, gelecekte aynı yanlışları tekrarlamamaktır.

Yanlış iliklenen düğmeleri düzeltmenin yolu da ceketin adını değiştirmekten değil, gerektiğinde düğmeleri baştan ve doğru iliklemekten geçer.

 

YAZINSAL KAYNAKLAR

  1. Gözler, K. 2019. Akademinin Değersizleşmesi Üzerine. Anayasa. Gen Tr. Türk Anayasa Hukuku Sitesi
  2. Bilecik, N. 2012. Medeniyet Tarlasından Marş Marşla Geçenler. Belgesel. 348 s. ISBN: 978-605-86979-0-4. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sertifika No: 19847. Bio Ofset Matbaacılık. İstanbul.
  3. https://esuf.isparta.edu.tr/assets/uploads/sites/96/files/su-urunleri-egitimi-calistayi-2019-prof-dr-dogan-atay-sunu-03122019.pdf
  4. SÜMDER, 2010. “Prof. Dr. İsmet Baran ile söyleşi: Belgelerle Su Ürünleri Fakültelerinin Kuruluşu”. Su Ürünleri Mühendisleri Derneği Dergisi. Sayı 35/42, s. 63-77.
  5. Doğu, Z. & Şahinöz, E. 2017. Yüksek Öğretimde Kapanan Bölümler: Su Ürünleri Örneği. Kent Akademisi | Kent Kültürü ve Yönetimi Hakemli Elektronik Dergi | Cilt: 10 Sayı: 4, s. 490-499.
  6. Bilecik, N. 2017. İki Yanlış Bir Doğru Etmez. Vira/Deniz Kültürü ve Haber-Yorum Dergisi/ Sayı 130/ Sayfa 56-61.

 

 

Bu yazı toplam 152 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar