Gemi Sökümcüsü Rize’li Şakir Kopuz
Yazan: Osman Öndeş (Araştırma Makalesi)
Gemiler yaşlandığında gemi söküm tersanelerine terk edilmekte. Bu konuda “Haliç’ten Aliağa’ya gemi söküm tersaneleri” başlığı ile bir makale çalışması yapmıştım. Bu makalem hayli zamandır yayındadır.
Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Bölge Planlama Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi Büşra Gezer; Haliç- Aliağa bağlamında gemi söküm tersaneleri konusunu işçi- işveren ilişkileri, sağlık koşulları, konuları, uluslar arası kurallar vs gibi ayrıntılarla çalışarak bir tez hazırlamakta. Kendisine başarılar temenni ederim. Çok yoğun bir çalışma sürdürmekte. Bu vesile ile Haliç- Aliağa gemi söküm tersaneleri konusunu tarih süzgecinde daha da ayrıntılı olarak inceledim. Ortaya çıkan sonuç şaşırtıcı olabilir, ama gerçektir; Haliç’teki Gemi Sökümcüleri ile Aliağa’daki gemi geri dönüşüm tersanelerinin arasında hiçbir bağlantı yoktur. Aliağa’daki geri döşüm tersaneleri Haliç’ten intikal etmiş yatırımcılar değillerdir. Haliç’ten Aliağa’ya intikal etmiş olan gemi hurdacısı Şadan Kalkavan’ın kardeşi Aynur Kalkavan olmuştur. Ayrıca Haliç’de düzenli bir gemi söküm tersaneleri bölgesi gibi bir bölge de olmamıştır.
Haliç ile Aliağa gemi söküm tersaneleri arasında bir bağlantı yoktur.
Bu gerçek, arada çok uzun senelerin olmasından da ileri gelmektedir. Haliç’te gemi sökümü yapanlar bir bakıma “Hurdacı” kişilerdi.
Hepsi sadece ya devlete veya tüccara ait gemileri açık artırma ile veya aralarında pazarlık yaparak satın aldılar. Hiçbiri yurtdışından söküm için gemi satın almadı; Bazıları dalgıç takımı kurdular, kendileri de dalgıçlık yaptılar. Türkiye sahillerinde, özellikle Karadeniz Ereğli’de, Amasra’da, Zonguldak’ta fırtınada batmış armatör gemilerini söktüler.
Hurdalıkları ile gemi söküm alanları arasında çok farklı olanları da vardı. Gemiler çoğunlukla Kalafatyeri’nde sökülürdü. Ayakapı- Fener arasında Eugene Eugenides, Fener-Balat’ta Hüseyin İlhami, Balat’ta Bulgar Sveti Stefan Kilisesi’nin hemen bitişiğinde İbrahim Kalkavan ’ın hurda gemi söküm yaptığı bir sahil ve deposu vardı. Hasköy’de Avram Kohen ve yine Hasköy’de Sadri Kızılırmak ve Veli Cantepe gemi sökümü yaparlardı. Gemi sökümcüsü Nevruz oğlu İbrahim Yenigün ayni zamanda dalgıç idi. Hüseyin İlhami ’nin Gemi söküm şantiyesi Haliç Balat’ta Bereket Sokağı sahilinde idi. Bu söküm şantiyesini sonraki yıllarda Şadan Kalkavan ve kardeşi Aynur Kalkavan kiralamıştır.
İlhami Söker olarak bilinen Hüseyin İlhami, söktüğü gemilerin demir aksamını İtalya, Romanya, Yugoslavya ve Macaristan’dan gelen müşterilerin hep kendisinden satın aldığını anlatmıştır. Bosforos isimli batıktan çok para kazandığını da anlatmış olan Hüseyin İlhami, söktüğü gemi sayısının 100’den fazla olduğunu kaydeder.
Maliye Vekaleti tarafından gazetelere verilen “Ertuğrul yatı ve hizmet dışı gemilerin satışı” başlıklı ilan.
Maliye Vekaleti’ne devredilen hizmet dışı kalmış tüm harp gemileri gibi, Ertuğrul Yatı da hurdaya satılmak üzere Maliye Vekaleti’ne bırakılmıştı. Maliye Vekaleti’nin 11 Kasım 1953 tarihinde satışa çıkardığı hizmet dışı gemilerin birinci satırındaki gemi “Ertuğrul Yatı” idi. Satışa çıkartılan harp gemileri ise; Kocatepe muhribi, Muin-i Zafer korveti, Adatepe Muhribi, Berk korveti, Orhaniye vapuru, Dumlupınar Denizaltısı, Gür Denizaltısı, Sakarya Denizaltısı, I. İnönü Denizaltısı, II. İnönü Denizaltısı, Marmara Vapuru ve Değirmendere Römorkörü, Zuhaf (Preveze) vapuru’dur. Maliye Vekaleti, Haliç’te Denizcilik Bankası’nın yeni atölye rıhtımında kıçtan kara bağlı yatan Ertuğrul Yatı için satış bedeli olarak 228.153 lira bedel biçmiştir. Bu bedel satışa çıkartılan diğer 12 harp gemisine karşılık en yüksek rakamdır! İlhami Söker bu gemileri kendi tersanesinde sökmüştür.
Haliç Kalafat Yeri sahilinde onarım için ya da sökülmek için bağlamış ticaret gemileri.
Sultan II. Abdülhamid devri Osmanlı Donanması da yaşlandıkça, Hasköy’den Kasımpaşa’ya kadar olan sahilde kıçta kara bağlı kalmış ve zaman zaman sökülmüşleridir. Gemi Sökümcülüğü başlangıçta özgün bir ticaret yatırımı olarak görülmemiş ve muhtelif müteşebbisler hurdaya çıkan bir gemiyi alarak çoğunlukla Kalafat Yeri, Paşabahçe, Beykoz, fakat yoğun olarak Haliç’te Keresteciler/Yemiş, Cibali, Ayakapı, Fener, Balat, Azapkapı, Hasköy, gibi sahillerde söküm yapmışlardır.
Hamidiye hafif kruvazörü Paşabahçe’de sökülmüştür. Şirket-i Hayriye’nin bazı vapurları da hizmet dışı kaldıklarında Paşabahçe Koyu’nda bağlamış, aralarında su alarak batanlar dahi olmuştur. Bu vapurlar Paşabahçe’de sökülmüşlerdir.
Gemi sökümcüsü, o devre göre gemi hurdacısıdır. Gemi Sökümü Marmara kapsamında metal sanayi fabrikalarının bulunduğu İstanbul Kartal bölgesinde ve ayrıca kısıtlı sayıda Erdek’te de yapılmıştır. Kartal’da kurulu Metal Ağır Çelik İzabe San. Ve Tic. Ltd. tesislerinde sökümü yapılan iki gemi kaydı tespit edilmiştir. Bu gemilerden “Suecia” 1929 Swan,Hunter & Wigham Richardson, Wallsend kızaklarında inşa edilmiş 2210 dwt. yolcu- yük gemisi idi. 1970’de hurda olarak İstanbul, Kartal’da kurulu Metal Ağır Çelik İzabe San. ve Tic. Ltd. Şti.’ye satıldı. Ekim 1973’den itibaren Kartal’da söküldü.
Haliç’ten gemi tersaneleri Tuzla’ya intikal ederken, Haliç’te gemi sökümü de yasaklandı. Fakat zaten o yıllarda gemi sökümü son derece sınırlı halde idi. Hurdaya çıkarılan gemilerin çoğunlukla İtalya’ya satıldığı görülür. İnsan kaynağı bakımından da, Haliç’te faaliyet gösteren ve isimlerini kaydettiğim gemi sökümcüleri zaten hayatta değildiler.
Has
Armatör ve gemi sökümcüsü İbrahim Kalkavan
Asıl mesleği armatörlük olmasına karşın, son yıllarında gemi sökümcülüğüne ağırlık vermiş ve Fener’de Bulgar Sveti Stefan Kilisesi’nin hemen duvarından itibaren sahile kadar ulaşan No. 66 ve No.68’deki depolardan oluşan mahalde çok sayıda gemi sökümü gerçekleştirmiştir.
Rize İli İyidere ilçesi Saray köyünden idi. Doğum tarihi 1885’dir. Küçük yaşta denizciliğe olan merakıyla iyi bir denizci olmuştu. I. Dünya Harbi yıllarında dayısı Manizâde Hacı İbrahim Efendinin “Vatan” adlı vapuruyla altı ay sürekli askeri malzeme taşımıştır. Daha sonra yine “Taif” adlı yelkenli taşıt gemisiyle ordu için Zonguldak’tan kömür taşırken bir Rus denizaltısının saldırısına uğrayarak teknesi batmış, fakat mürettebatını kurtarmasını bilmiştir.
Gemi sökümcüsü ve hurdacısı İbrahim Kalkavan’ın hurda demir atelyesi ve deposu ve söküm yeri Fener’de Bulgar Sveti Stefan Kilisesi’nin hemen duvarından itibaren sahile kadar ulaşan No. 66 ve No.68’deki depolardan oluşuyordu.
“Antalya” vapuruyla Cide’ye götürdüğü askeri malzemeyi boşaltıp dönerken, yüklediği kömürü İstanbul’a avdet seyrinde Karasu önlerinde Rus harp gemilerinin saldırısına uğrayarak gemisini baştan kara etmiştir. Bu saldırıda Çarkçıbaşı Cemal ile Kâtip Kemal şehit olmuşlardır. Daha sonra Fransızlardan ele geçirilen Kaplan römorkörüyle Romanya’dan askeri malzeme taşımaya devam etmiştir. Rusların Karaburun önlerine dökmüş olduğu mayınlara çarparak batan romorkörden yaralı olarak karaya çıkmayı başarmış, ancak mürettebatından Rizeli Cafer, Sadık, Hüsameddin, Göreleli Hakkı, Ahmet, Trabzonlu Asaf ve Tirebolulu Yusuf şehit olmuşlardır.
Yine bir Romanya seferi sırasında Tarık römorkörü yedeğinde yelkeniye yükledikleri askeri malzemeyi İstanbul’a götürecekleri sırada Karadeniz’de yollarının Rus harp gemileri tarafından kesildiklerini öğrenmeleri üzerine gece karanlığında İstanbul’a ulaşmaya başarmıştır.
21 Temmuz 1921 Tarihinde Yunan Bandıralı Taksoz Braksi savaş gemisinin baskınına uğrayan İbrahim Kaptan ve 160 yolcusu Çaltı Burnu açıklarında İğne Ada’ya götürülmüş ve türlü işkencelere maruz kalmış ve Atina Üsera kampına hapsedilmiştir. 11 Aralık 1923 tarihinde serbest kalan İbrahim Kalkavan Kaptan İstanbul’a dönmüştür.
Türk Armatörleri Birliği Yönetim Kurulu Başkanı olarak da görev yapan İbrahim Kalkavan; Rize eşrafından Kaptan Rıza Kalkavan ve Zeliha Kalkavan’ın oğlu, İsmail Kalkavan, Nâzım Kalkavan ve Ayşe (Kalkavan) Tarı’nın ağabeyi, Sabahat ve Zeki Kalkavan’ın babası, Hüseyin Avni ve Muazzez Kalkavan’ın kayınpederi, Nebil, Neslihan, Levent ve Cem Kalkavan ve Nebile Erensoy’un dedesiydi. Ziya Kalkavan, Fevzi Kalkavan ve Halis Kalkavan, Abdullah Kalkavan, İrfan Kalkavan, Fuat Kalkavan, Rıza Kalkavan, Kayhan Kalkavan ve Mete Kalkavan’ın amcası oluyordu. 11 Ekim 1970 Pazar günü vefat etti. Cenazesi 13 Ekim 1970 Salı günü 09.30’da Kadıköy - Feneryolu Gazi Muhtar Paşa Sokak No.45’deki evinden alınarak Fatih Camii’nde kılınan öğle namazını müteakiben Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ndeki aile kabristanında defnedildi.
Sadri Kızılırmak ve Veli Cantepe hurda gemicilik
Sadri Kızılırmak ve Veli Cantepe hurda gemicilik Haliç- Hasköy sahilinde idi.
Çelikel şirketine ait “Kanarya-5” şilebi de Eylül/Ekim 1965’de Sadri Kızılırmak ve Veli Cantepe tarafından Hasköy’de sökülmüştür.
Hasköy’de gemi sökümü yapan birdiğer gemi hurdacısı Avram Kohen idi.
Gemi sökümcüleri söktükleri gemilerden çıkan hurdalar neler ise doğrudan kendileri satamazdı. Ancak Milli Emlak Müdürlüğü – İstanbul Defterdarlığı gazetelerde ilan eder ve pazarlıkla satış yapılabilirdi.
Dalgıç ve gemi hurdacısı Şakir Kopuz’un hurda demir atelyesi, deposu ve söküm yeri Cibali, Ayakapı No.176’da idi. Gemi sökümcüsü ve hurdacısı İbrahim Kalkavan’ın hurda demir atelyesi ve deposu ve söküm yeri Fener’de Bulgar Sveti Stefan Kilisesi’nin hemen duvarından itibaren sahile kadar ulaşan No. 66 ve No.68’deki depolardan oluşuyordu. Yine gemi sökümcüsü ve hurdacısı Mehmed Alp’in hurda demir atelyesi, deposu ve söküm yeri Fener’de Abdülezelpaşa Cad. sahili No. 326’da idi.
İstanbul Defterdarlığı’ndan 1946 yılında yapılmış olan “Pazarlıkla Satış İlanı”nda bu hurdacılar ve satılacak olan hurdaları cinsleri ve ağırlıkları ile verilmiştir. Bunların; hurda bakır, sarı, zincir, sac demir, pik olduğu yazılıdır. Aliağa’daki gemi geri dönüşüm tersanelerinde böyle bir durum mevcut değildir.. Bu bakımdan da Haliç ile Aliağa gemi söküm tersaneleri tamamıyla ayrı yapıdadırlar.
Cumhuriyet Gazetesi yazarı Feridun Kandemir 1937 Şubat ayı son günlerinde Haliç’i Cibali’den başlayarak Ayakapı, Fener, Balat, Ayvansaray’a kadar dolaşmış ve Haliç’i gemi mezarlığına benzetmiştir. Ayakapı’da görüştüğü bir gemi sökümcüsü ile yaptığı sohbet “Vapur mezarlığında meraklı bir dolaşma” başlığını taşır.
Şöyle anlatır; Bizans’tan, Osmanlı’dan buyana nice kıymetli tarihi eserleri bağrında barındıran, birzamanlar sahil saraylarının olduğu kıyılarda hoyratça bir yıkım almış başını gidiyordu. Birbakıma limanı olmayan İstanbul için Haliç doğal ve çaresiz limandı. Zaten Fatih Sultan Mehmet saltanatı yıllarından başlayarak Kağıthane’den Kasımpaşa’nın sonuna kadar o sahillere yayılmış olan Tersane-i Amire kızakları, zamanla Taşkızak, Camialtı ve Kasımpaşa tersaneleri olmuş, daha sonraki yıllarda Ayvansaray’daki çektirme, mavna ve sandal yapım kızakları arasına hurdaya çıkartılan gemilerin söküm yapıldığı tezgahlar yayılmıştı. Kalafatyeri’nde adı üstünde hem ahşap gemilerin kalafatlanması yapılırdı ve hem de artık hizmet yapamayacak kadar eskimiş olanlar sökülürdü.. Daha da sonrası ayni sahillerde ticaret gemilerinin sökümü yaygınlaştı. Bazı gemileri kendi armatörleri adam tutup söktürdü, kimilerini ise ilanla duyurup elden çıkardı ve işin erbabı olan Kalafatyeri, Fener, Balat ve Ayvansaray’daki hurdacılar bu gemileri söktüler.
Feridun Kandemir şöyle diyordu; “Buralarda her çeşit gemi sökülüyor..İşte bunlardan bunlardan biri.. Yıllarca sefasını sürdüğümüz yandan çarklı Büyükada vapuru..
Her gemi hizmetdışı kalınca hurdaya çıkartılır.. Fakat o ilk yıllarda aklına esen nereyi bulduysa Haliç’teki o sahilde gemi sökümü yapardı. Haliç gibi “Altın Boynuz” diye taçlandırılan bir berzaha, İstanbul’un lağım kanallarını bağlamak, dünya üzerinde benzersiz ve yüz karası bir akıl tutulması idi. Haliç’in her köşesi ve kıyısı nice uygarlıklara tanık olmuş iken Fener’le Balat arasını gemi söküm mezarlığı olarak değerlendirmek de, ne yazıktır ki bir gerçeğin itirafı oluyordu.
Gemiler, yaşlandığında ille de Fener - Balat arasındaki “Vapur Mezarlığı”na gitmeliydiler?
Yandan çarklı Büyükada vapuru
Bahriyeli Ali Fahri Bey’in oğlu Feridun Kandemir bir taraftan “Büyükada” vapuruna olan tutkusunu anlatırken, diğer yanıyla Fener Balat arasındaki sahilin “Vapur Mezarlığı” olmasını resmetmektedir!
Büyükada vapuru İngiltere’de J & G Thomson, Clydebank (Kızak İnşa No 277) tersanesinde 1895 yılında inşa edilmişti. Pek özene bezene inşa edildiği anlatır. Salonları, koltukları, perdeleri birer sanat eseri sayılırdı. İki adet diagonal buharlı makinesi vardı ki, yandan çarklı olarak sancak iskele bu çarkları bağımsız kumanda ile döndürebilmekteydi. İlk armatörlük firması
Blackpool’daki North Pier Steamship Company idi. I.Dünya Harbi yıllarında mayın gemisi olarak hizmet verdi. 1923’de Abercorn Steamship Company satın aldı ve 1925’de Seyri Sefain İdaresi satın alarak Büyükada adını verdi. Şirketin adı “Akay” olarak değiştirildi. 1936 yılı sonunda gemi sökümcüsüne satıldı ve 1937 yılı ilk aylarında sökümü tamamlandı.
Büyükada vapuru ile İstanbul ahalisinin bir gönül bağı oluştuğundan sökülmesi üzüntüye neden olmuştur.
Feridun Kandemir devam ederek şöyle anlatır; “İnsanların mezarlığı olur da, vapurların olmaz mı? Ancak vapurlar, burada bizim gibi toprağın altına gömülmüyorlar, bir başka türlü yok oluyorlar. Evet, şu garip dünyada yok oluşun bile birsürü başka şekli var. Bir gün şampanya şişeleri ile doğuşu kutlanarak bir taze gelin gibi ışıldayan sulara inen vapur da, yıllarca denizlerde süzüldükten, ve yıllarca enginleri aştıktan, diyar diyar dolaştıktan sonra, bir rüya gibi geçen bu ömrün sonuna eriyor. İşte Haliç’in, Fener’le Balat arasındaki sessiz kıyıda, kirli sulara harap, perişan yaslanmış şu tekneler, onlardır. Buraya çekilen bir geminin artık bacası tütmeyecek, çarkı dönmeyecek, dümeni kıvrılmayacak ve düdüğü ötmeyecektir. Onun ocağı ebediyen sönmüş ve sesi kesilmiştir. Hatırlarsınız belki, sekiz sene evvel İstanbul’a geldiği zaman, gazetelerde resimleri çıkan, adı dillerde dolaşan yandan çarklı Büyükada vapuru... Bir o zamanki halini düşünün; yeni boyanmıştı, her tarafı pınl pırıldı. Al perdeleri, kadife kanepeleri, endam aynaları, şen, şakrak yolcuları vardı... Baygın sesinin akisleri yorgun bir martı gibi vardığı Ada çamlıklarında dolaşırdı. Yan gelip yaslandığı Köprü iskelesinde, gelip geçeni alaylı alaylı süzer ve kapkara dumanını savurarak yolcularla şakalaşırdı. Gelin, bir de şimdiki haline bakın... Denizden fırlamış kırık bir demir parçasını andıran baştarafındaki adını görmeseniz, bin şahitle onun “Büyükada” olduğuna inanamazsınız. Beş on gün sonra ise bu isim de kaybolacak ve “Büyükada” vapuru tarihe karışacaktır. Daha şimdiden onun tarihini anlatanlar var: “İki yüz yirmi bin liraya alınmıştı. İstanbul’a gelince baştanbaşa tamir, tefriş ve tezyin edilmişti. O günlerde bununla öğünenler vardı. Adaya giderken ona binebilmek için saatlerle bekleyenler vardı. Yenilenmesi ve iç süslemelerinin yapılması için altmış bin liradan fazla sarf edilince bu vapur aşağı yukarı bize üç yüz bin liraya mal olmuştu. Ya, Şimdi? Büyükada hurdaya çıkartıldı ve dört bin liraya satıldı. İtiraf edelim ki, hiçbir eşyanın alış ve satış fiyatları arasında bu derece müthiş bir farka tesadüf edebilmek mümkün değildir. Nerede üç yüz bin lira, nerede dört bin lira?
Peki bir vapur nasıl ölür, nasıl yok edilir?
Gayet basit; Yaşı ilerledikçe tamirler, havuzlamalar fayda vermemeğe başlar ve bir gün gelir ki, artık ona, ittifakla “Bitti, halin kalmadı” denir. O zaman bir mütehassıs fen heyeti toplanır, uzun uzadıya muayene eder, hesap eder, kitap eder ve hükmünü bildirerek defin (Gömme) ruhsatı verir. Mamafih insanlar gibi kazaya belâya uğrayan vapurlar da vardır. Bir tayfuna tutularak, yahut çarpışarak gençliğine doymadan gidenler, harplerde yaralanarak batanlar, aşka gelip karaya vuranlar, kayalara çarparak parçalananların hesabı ayrıdır. Bizimkiler, yani eceli ile ölenler, böylece raporu alınca pazara çıkabilirler ve bir haraç mezattır gider. Nihayet tekne arttıranın üstünde kalır. İşte o zaman vapurun canına okunmuş demektir. Ellerinde keserlerle, çekiçlerle, testerelerle, bir işçi kafilesi geminin dört bir tarafına yayılır, bir tahrip ameliyesidir başlar. Sabahtan akşama kadar, başından kıçına, direğinin tepesinden, gövdesinin dibine kadar geminin her yani adeta inim inim inler durur...Zaten satılmadan evvel, asıl mal sahibi tarafından yükte hafif, pahada ağır neler varsa kaldırılmıştır. Meselâ sofra takımları, sandalyeler, kanepeler, masalar, perdeler, bazı nakli mümkün alet ve edevat... Sökülüp alınmıştır. Bu sefer iş güverteden başlar. O, bir zaman şen çiftlerin kolkola gezip dolaştıkları güvertelerin döşeme tahtaları birer birer koparılır, arkasından direk çıkarılır, merdivenler indirilir, baca parçalanır, bir çorabın sökülüşü gibi, gemi ağır ağır erimeğe başlar.
Hurda sökümü yapanlarla arasında bir sohbet devam eder. Suyun üstünde bir yığın paslı demiri andıran zavallı Büyükada vapurunu göstererek:
- Nihayet altı ay sonunda işte böyle kuşa benzer.
- Kârlı mıdır bu iş?













