Balıkçılık Sektörünün, Yönetiminin ve Akademik Eğitiminin, Denizcilik Kültüründen Yoksunluğunu Sorgulamak
"Sözcük, bir ya da birden fazla heceden oluşan, belli bir anlamı olan, tümce kurmaya yarayan ve tümce kuruluşunda özel görevi olan dil öğesi olarak tanımlanır. Sözcük tek anlam içerebileceği gibi çok anlamlılık da içerebilir. Sözcük temel anlamından yola çıkarak, cümle içindeki kullanıma göre yan anlamlar, mecaz anlamlar veya terim anlamlar kazanarak birden fazla anlam ifade edebilir. Bazı sözcüklerin, doğrudan yansıtmak istediği gerçek anlam ise çok kapsamlı olabilmektedir. Böylesine anlam yoğunluğu içeren tanımlamalardan biri ise “denizcilik” sözcüğüdür."
Denizcilik, deniz ile bağlantısı olan tüm uğraşlara verilen isimdir. Bu sözcük içeriğinin günümüz koşulları çerçevesindeki zenginliğine şaşırmamak ne mümkün?
Denizcilik sözcüğünün detay zenginliği
Denizcilik sözcüğünün anlam içeriğinin zenginliği, denizlerin uçsuz bucaksız görüntüsüyle eşdeğer bir tablo sergilediğidir. Denizcilik kavramı minyatür tanımlamalarla neleri kapsar? İşte sorunun yanıtı.
İnsan ve yüklerin gemi, vapur, tanker gibi deniz araçlarıyla su yolları üzerinden yerel veya uluslararası düzeyde taşınmasını gerçekleştiren “deniz taşımacılığı”; deniz yoluyla taşınan yüklerin ve yolcuların gemilerden güvenli bir şekilde indirilmesi, yüklenmesi, depolanması, gümrüklenmesi ve dağıtılması süreçlerini yöneten, küresel ticaretin temelini oluşturan denizcilik hizmetleri sektörü olan “limancılık”; ticari gemiler, yatlar ve savaş gemileri gibi her türlü deniz aracının inşası, onarımı, bakımı ve modernizasyonunun yapıldığı endüstriyel tesisler işletme ve üretim faaliyetlerinin bütünü olan "tersanecilik”; bir devletin askeri donanmasının yanı sıra deniz ticareti, gemi inşası, liman altyapısı, deniz kaynakları ve denizcilik kültürü gibi somut ve soyut tüm denizcilik imkanlarını kullanarak milli çıkarlarını denizlerde koruma, geliştirme ve yansıtma yeteneğinin toplamı olan “denizcilik gücü”; gemiler, denizaltılar, açık deniz platformları ve su altı araçlarının tasarımı, inşası, işletimi ve bakımı ile ilgili mühendislik disiplini olan “deniz teknolojileri”; ulusal ve uluslararası deniz alanlarında güvenliği sağlamak, yasa dışı faaliyetleri önlemek, deniz ticaret yollarını korumak ve savunma teknolojileri geliştirmek amacıyla yapılan akademik, teknik ve stratejik çalışmaları kapsayan “deniz savunma ve güvenlik araştırmaları”; okyanusları ve denizleri fiziksel, kimyasal, biyolojik ve jeolojik açıdan inceleyen ve bunlardan yararlanmayı inceleyen kapsamlı bir çalışma alanı olan “deniz bilimi/oseanoloji”; gemilerin inşasından limana yanaşmasına, yük taşımacılığından bakım-onarıma kadar deniz taşımacılığının sürdürülmesi için gerekli yan hizmetlerin tümünü kapsayan “denizcilik destek sektörleri”; balık ve sucul canlı avlama, üretme, besleme, satma vb. faaliyetlerin bütünü olan “balıkçılık”; okyanus yüzeyinin genellikle 200 ile 6500 metre altındaki deniz tabanından değerli madenlerin çıkarılmasını içeren “derin deniz madenciliği”; açık denizlerde ve kıyı sularında çalışacak personelin gemi yönetimi, güvenliği, teknik işleyişi ve uluslararası kurallar konusunda teorik ve pratik beceriler kazanmasını sağlayan, sertifikasyon odaklı kapsamlı eğitim süreci olan “denizcilik eğitimi ve öğretimi”; denizler ve göllerde bulunan batık gemiler, batık yerleşimler ve sualtı kültür miraslarını inceleyen arkeoloji dalı olan “sualtı arkeolojisi”; insanlığın denizler, okyanuslar ve su yolları ile olan ilişkisini; gemi yapımı, navigasyon, ticaret, savaşlar ve kültürel etkileşimler çerçevesinde inceleyen akademik bir disiplin olan “denizcilik tarihi”; denizlerin ve okyanusların kullanımı, gemi işletmeciliği, deniz yoluyla yük/yolcu taşımacılığı, deniz kazaları ve deniz çevresinin korunması gibi konuları düzenleyen, uluslararası ve ulusal kuralları kapsayan kapsamlı bir hukuk dalı olan “deniz hukuku”; insanların kıyı bölgelerinde, denizin içinde veya üzerinde; yüzme, güneşlenme, tekne gezisi, dalış gibi rekreasyonel amaçlı faaliyetler için gerçekleştirdiği seyahat ve konaklama aktivitelerinin tümü olan “deniz turizmi”; deniz, göl veya okyanus gibi doğal su kaynaklarında, suyun yüzeyinde veya altında fiziksel efor ve beceri gerektiren eğlenceli aktivite olan “deniz sporları”.
Ve binlerce yıldır denizle etkileşim halindeki toplumların oluşturduğu; gemiler, navigasyon, ticaret, balıkçılık, gelenekler, sanat ve denizcilik hukuku gibi unsurları kapsayan köklü bir yaşam biçimi olan “denizcilik kültürü”.
Denizcilik kültürü tanımlamasının analizi
Denizcilik kültürü tanımlamasına temel anlamını veren kültür sözcüğüdür. “Kültür sözcüğü Batı dillerinde; özen göstermek anlamına gelen Latince “colere” deyiminden türeyen Latince tarım anlamına gelen “cultura” kökünden türemiştir. Kültür kavramı, çoğunlukla, bir toplumun duyuş ve düşünü birliğini sağlayan bütün değerlerinin tümü olarak tanımlanır. Konuşma dilinde kullanılan anlamı da budur. Bu anlam gelenek, görenek, düşünü ve sanat değerleri gibi bir toplumun bütün değerlerini kapsar. Kısaca “bilgi” anlamını taşır, konuşma dilinde kültürlü adam demek bilgili adam demektir. Felsefe diliyse bu bilginin köküne iner ve orada insanın kendi üretimiyle değiştirerek yeniden ve kendisine göre yaptığı yepyeni doğayı bulur. İnsan alet yapan bir hayvandır, hayvan aletsiz yasayabildiği halde insan aletsiz yaşayamaz. Öyleyse “insan, doğayla değil kültürle bir bağlantı içindedir”. Kültür, insanın belli bir ereğe göre meydana getirdiği üretimin tümüdür. İnsan doğayı üretirken kendi kendisini de üretir. Kültür, bütün bu üretimin toplamıdır ki ilkel doğanın karşısına yepyeni bir doğa, insansal bir doğa koyar. İnsan eylemsel gücüyle (aksiyon) doğayı değiştirebilen tek varlıktır. İnsan, doğayı üreterek kültürünü meydana getirmiştir. Yaşamak için zorunlu görevlerini doğadan ürettiği sayısız aletlere yükleyerek, içinde rahatça yaşayarak düşüncesini geliştireceği yepyeni bir doğa kurmuştur. Organlarının eksikliğini gidermiş, kanatları olmadığından uçak yapmıştır. Organlarının görevini aşmış, göremediği uzaklıkları dürbünle görmüştür. Organlarının yükünü azaltmış, merdivenle çıkacağı yere asansörle çıkmıştır. Böylelikle insan, eylemsel çabasıyla, ilkel doğadan sıyrılarak insansal bir doğa üretmiştir. Kültür, tarihsel bir olgudur ve insan faaliyetinin tüm özdeksel ve tinsel kazançlarını dile getirir. Tinsel kazançlar, temelde, özdeksel kazançlarla belirlenir. Ne var ki tinsel kazançlar da özdeksel kazançları etkiler ve geliştirir. Metafizik ve idealist öğretiler kültürün seçkin insanların ürünü olduğunu ileri sürerler. Eytişimsel özdekçi öğreti olağanüstü yetenekli insanlara saygı duymakla birlikte kültürün tarihsel süreçte halk kütlelerince yaratılmış olduğunu vurgular(1).”
Kısacası insanların binlerce yıllık süreçte sucul ortamlarla ilgili her türlü etkileşimlerin sonucu olarak yapılan sağlıklı gözlem, bilgi, yorum ve uygulamalar gelenekselleşen denizcilik kültürünün de nedenini oluşturmuştur. Çünkü deniz ve denizcilik kültürü insanların denizle kurduğu tarihsel, ekonomik, sosyal ve sanatsal ilişkinin bütünüdür. Denizcilik kültürünün en temel öğesi denizi yaşamın bir parçası haline getiren bilgi, beceri ve değerler bütünü olmasıdır.
Balıkçılık sektörü denizcilik kültürünün neresindedir
Balıkçılık sektörünün asli temsilcisi balıkçıdır. Balıkçı ise her türlü sucul canlı türlerini avlayan, kontrollü balık yetiştiriciliğini yapan, besleyen ve satışını gerçekleştiren kişidir. Balıkçılık mesleğini seçen her birey aslında eğitimi ne olursa olsun, onlar balıkçılık biyolojisi, deniz biyolojisi, deniz bilimi ve çevre bilimi gibi bilim dallarının içeriklerine en azından ansiklopedik bilgi düzeyinde bile olsa sahip olmaları gerekir. Çünkü balıkçı muhatap olduğu denizler ve iç sular milyonlarca canlının yaşam ortamıdır. Bu ortam onun ekmek kapısı olduğu için bu ortama ve canlılarına saygı esastır. Bu saygı, ona getirisi sonsuza değin sürecek ortamın verimliliğini sağlayacaktır. Çünkü sucul canlı kaynakları doğa kurallarına uygun şekilde işletilirse getirisi süreklilik gösteren kaynaklardır. Oysa fosil kaynaklar er geç tükenmeye mahkumdur. Buna karşın sucul canlı kaynaklar ise doğa kurallarına uygun şekilde işletilmesi halinde her yıl kendini yenileye gelen kaynaklardır. Haliyle balıkçı kesimi bunun bir nimet olduğunu kabullenerek bilinçli davranmak ve akılcı uygulamalara yönelmek yükümlülüğündedir. Kısacası doğru bilgiyi, doğru zamanda, doğru ortamda gerçekleştirme sorumluluğundadır.
Acaba ülkemiz balıkçıları ve aynı zamanda balıkçılıktan sorumlu merkezi otorite ne ölçüde doğruları gerçekleştirme durumunda oluyorlar! Bunların cevabı balıkçılık sektörünün ve balıkçılıktan sorumlu merkezi yönetimin gerçekten bir denizcilik kültürüne ülke olarak sahip olup olmadığını da şüphesiz ortaya koyar. Bu nedenle sorgulama en sağlıklı bir yöntemdir.
Ülkesel denizcilik kültürünü balıkçılık açısından sorgulamak
Balıkçılarımızın, balıkçılık sektörünün, balıkçılıktan sorumlu merkezi yönetimin ve balıkçılık eğitimi veren akademik kuruluşların bir bütün olarak denizcilik kültürüne sahip olup olmadıklarını sorgulamak, doğrulara ulaşmak için en iyi yöntemdir. Çünkü, sorgulama bir amaca yönelik, mantığa uygun şekilde sorarak anlamaya çalışma ve gerçeği elde etme çabasıdır.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, denizlerindeki sucul canlılarına katliam yapmaz, yaptırtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, denizlerindeki ekonomik değere sahip sucul canlıların konumunu matematiksel olarak ortaya koymaktan kendini arındırmaz, arındırtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, sucul canlı kaynaklarını koruyarak sürdürülebilirliğini sağlamaktan kendini yoksun kılmaz, kıldırtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, kaynağı işletme hakkı verilen balıkçılık sektörünün bilim dışı uygulamalarına onay vermez, verdirtmez.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, sucul canlı kaynaklarının zararlı avcılık yöntemiyle sömürülmesine gözünü kapatmaz, kapattırmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, siyasi iktidarın, siyasi kaygılarla sucul canlı kaynakların aşırı sömürülerek işletilmesine izin vermez, verdirtmez.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, balıkçılık ile ilgili merkezi otorite, sektör, kanun ve tebliğ isimlendirilmelerini doğru tanımlamadan yoksun kılmaz, kıldırtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, akademik balıkçılık eğitimini küresel tanımlamalarla örtüşmeyen içi boş su ürünleri/su bilimleri(*) sözcükleriyle sürdürmez, sürdürtmez.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, deniz bilimi, hidrobiyoloji, balık biyolojisi, balıkçılık biyolojisi, deniz biyolojisi, göl bilimi eğitimini veren akademik kuruluşları ile akademisyenleri varken, bu temel eğitimlerden yoksun kendi ekollerinde bir değer fakat balıkçılık eğitimi dışı liyakatsiz öğretim üyelerine balıkçılık ile ilgili bölüm ve fakülte kurdurmaz, kurdurtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, denizlerini her türlü atık ortamı ve fosseptik çukuru muamelesi yapmaz, yaptırtmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, Antik Çağdan beri Çanakkale ve İstanbul boğazları aracılığı ile anavaşya ve katavasya göçlerini özgürce yapan Atlantik-Akdeniz kökenli balıkların, balıkçılık biyolojisi kurallarına aykırı şekilde avcılıklarının sürdürülmesini onaylamaz, onaylatmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, biyolojik koridor konumunda olan Çanakkale ve İstanbul boğazlarında endüstriyel avcılığa izin vermez, verdirtmez.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, bilinçli balıkçılık sektörü temsilcileri yetiştirme konumunda olan Köy Enstitüleri (Trabzon Beşikdüzü, Samsun Lâdik ve Sakarya Arifiye Köy Enstitüleri) ile Beykoz’daki Balıkçılık Okulunu kapatmaz, kapattırmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, sucul canlılar konusunda her türlü araştırmaları yapma konumunda yükümlü ve uluslararası arenada kendini kabul ettirmiş bir akademik kuruluşu (İÜFF Baltalimanı Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü) ile uygulamalı balıkçılık araştırmaları yapan (EBK Balıkçılık Araştırma Merkezi) kuruluşları kapatmaz, kapattırmaz.
- Denizcilik kültürüne sahip bir ülke, küresel ölçekte bağımsız olan balıkçılık sektörünün ayrıcalıklığını göz ardı edip, kendine tarım sektörü içerisinde yer vermez, verdirtmez.
Yorum ve sonuç
Türkler, denizciliği özellikle 11. yüzyılın sonlarında askeri amaçlar doğrultusunda benimsemiş ve 15. yüzyılda denizlere de egemen dünyanın güçlü imparatorluklarından biri olmuştur. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını çevreleyen denizlerde etkinliğini sürdüren Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu zaman diliminde Avrupa ülkelerine bir lütuf olarak tanıdığı kapitülasyonlar nedeniyle, Osmanlının denizlerdeki ticaret gücü zamanla Avrupa ülke gemilerinin hakimiyetine girmiştir(2). Diğer taraftan Osmanlının son dönemlerinde askerî açıdan sahip olduğu donanma gücü de Avrupa ülkelerine göre çok yetersiz seviyeye gerilemiştir.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulduğunda Osmanlıdan bir enkaz devralınmıştı. Bu enkaz arasında özellikle denizciliğin tüm ilgi alanları başı çekmekteydi. Genç Cumhuriyet yönetiminin ilk yıllarında planlı ve akılcı bir strateji ile Osmanlıdan yokluklarla devralınan denizcilikle ilgili miras kısa sürede kontrol altına alınmıştı. Özellikle Avrupa ülkelerinin Türkiye denizlerindeki egemenliğine TBMM’de kabul edilen Kabotaj Kanunu ile son veriliyordu. 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu ile Türkiye Cumhuriyeti, egemenliği altındaki deniz, göl ve akarsularını milli bir anlayış içerisinde değerlendirmeye yöneldi. Deniz ticaretimizin yapılanmasının temeli olan bu yasa, Türk armatörlüğünün de doğmasını ve gelişmesini sağlarken kendi sularımızda gerçekleştirilen diğer denizcilik kollarında (kılavuzluk, kurtarma, gemi inşa, balıkçılık, acentecilik vb.) milli bir kimlik kazanılmasını sağlamıştı(3). Ayrıca Türk donanması da zaman içerisinde güçlü ve caydırıcı bir konuma erişmişti.
Gerek geçmişte ve gerekse günümüzde ülkelerin denizciliğe bakış açısı, denizden beklentileri, denizin insanlara sundukları sahildar ülke toplumlarını çok yönlü olarak derinden etkilemiştir. Çünkü denizler iletişim, ticaret ve beslenme ortamı olmalarının yanı sıra kültür ve bilimin de yayılış ortamıdır.
Oramiral ve 6’ıncı Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk (1903-1987) denizciliğin önemini şu şekilde vurgulamıştır. “Denizler cidden bir servet ve kuvvet kaynağıdır. Ondan faydalanmasını bilen, denize ve denizciliğe önem veren milletlerin refah ve itibarı, dün olduğu gibi bugün de gözlerimizin önündedir ve onun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefi bir açık deniz devleti olmaktır(4).”
Günümüz Türkiye’sinde denizciliğin ilgi alanına giren 16 tanımlama alanındaki büyük gelişmeler kesinlikle göz ardı edilemez. Hal böyle olmakla beraber ülkesel balıkçılığımızın, makalede 17’inci oluşum olarak belirtilen denizcilik kültürü açısından eleştiriyi fazlasıyla hak ettiğidir. Madalyonun bir yönünde 1926 yılından beri denizcilikte yepyeni bir kimlik kazanan Türkiye; madalyonun diğer yüzünde ise denizciliğin insan yararına gıda güvencesini sağlama hedefindeki balıkçılıkta gözlemlenen ve küresel ölçekte yaşananlara ters gelişmeler. Bu terslik deniz/denizcilik kültürü ile kesinlikle bağdaşmayan bir gelişmedir.
“Ülkesel denizcilik kültürünü balıkçılık açısından sorgulamak” alt başlığında belirtilen hususlar kesinlikle toplumun bütününe yönelik değildir, çünkü bu büyük bir haksızlık ve gerçek dışılık olur. Buradaki eleştiri salt balıkçılığın ilgi alanına giren balıkçı, balıkçılık kuruluşları, balıkçılıktan sorumlu merkezi otorite ve balıkçılık eğitimini farklı bir isimle veren akademik kuruluşlara yöneliktir.
Balıkçı ve balıkçılık örgütleri, avcılıkla ilgili bilimsel dayanaklara rağmen yasaklamalara karşı çoğunlukla olumsuzluk içeren tepkimelerini ve uygulamalarını ısrarla sürdürmektedirler. Avcılık konusunda gösterdikleri takdire sayan becerilerini ne yazık ki balıkçılık biyolojisinin ön gördüğü önlemlerde gösterememektedirler.
İhtilal kondu veya gecekondu fakülteleri adını verdiğim ve Su Ürünleri Fakültesi adı altında eğitim veren kuruluşlara ve akademisyenlerine bir türlü olumsuz bakmaktan kendimi arındıramadığım da bir gerçektir. Nedeni ise fakülte isimlendirmesini küresellikle bağdaşmayacak şekilde ısrarla sürdürülmesine sessiz kalınmasıdır. Balıkçılık eğitimini “su ürünleri” adı altında isimlendirmek doğru mudur? Balıkçılık eğitimi sucul ortamdaki tüm canlıların her türlü oluşumuyla ilgilidir. Oysa su ürünü denildiğinde ürün sözcüğü tamamen cansız bir oluşumu içerir. Bunun ayırdında olmamayı ısrarla sürdüren fakültelerin konumları, onlarda denizcilik kültürünün olmadığının da somut bir göstergesi olmuyor mu? Bunun yanlışlığını bilip te sessiz kalmayı yeğleyen akademisyenler de aynı yaftayı hak etmiyorlar mı?
Konunun en trajik uygulamalarının yaşandığı ortam Tarım ve Orman Bakanlığı olsa gerektir. Bu bakanlığın bünyesinde yer alan genel müdürlüklerden birinin adı Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğüdür. Bu genel müdürlük bakanlığın hem tarım hem de balıkçılığın ilgi alanına giren konularında yapılan araştırmalar ile bunu gerçekleştiren araştırma enstitülerinden sorumludur. Oysa bu oluşum eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Bu gelişme Tarım Bakanlığı yönetiminin deniz/denizcilik kültüründen ne kadar yoksun olduğunu göstermiyor mu? Tarım ve denizcilik/balıkçılık olarak yan yana yazılan bu sözcükler bile ters görüntü vermiyor mu?
Benzer şekilde bazı ziraat fakültelerinin balıkçılık eğitimine, bünyelerinde yer vermesi ve bu eğitimi ısrarla sürdürmeye yönelmesi, akademik ortamların bile denizcilik kültüründen yoksunluğunu net olarak yansıtmıyor mu? Tam tersine bir denizcilik veya balıkçılık eğitiminin verildiği bir akademik ortamda bileklerinizi kesseler tarım eğitimi verilebileceğini aklınıza getirebilir misiniz?
Diğer bir örnekte Avrupa Birliği ülkeleri ile Türkiye’nin denizcilik kültüründe fikir ve uygulama açısından birbiri ile kesinlikle örtüşmediğidir. AB’nin 1957 Roma Antlaşmasının 33’üncü maddesi ile oluşturduğu bir Ortak Tarım Politikası (Common Agricultural Policy) vardır. Yine AB’nin 1983 yılında yürürlüğe koyduğu bir Ortak Balıkçılık Politikası (Common Fisheries Policy) bulunmaktadır. Yani tarım ve balıkçılık birbirleriyle bağlantılı olmayan bağımsız faaliyet alanlarıdır. Hal böyle olmakla beraber ülkemizde balıkçılık tarımın bir alt kolu olarak bulunmakta ve bu uygulama Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde vücut bulmaktadır. Salt bu oluşum Tarım ve Orman Bakanlığının denizcilik kültüründen ne kadar yoksun olduğunun uluslararası göstergesi olsa gerektir!
Temenni edilen husus uzun sürmeyecek bir süreç içerisinde tüm bu ters durumların nihayet bulmasıdır. Avrupa Birliği ülkeleri ile fikirsel açıdan bütünleşmenin sağlanması ve balıkçılıkta, denizcilik kültürü kavramı ile bağdaşır konuma Türkiye’nin bir an önce gelmesidir.
(*): Detaylı bilgi için: Bilecik, N. 2017. İki Yanlış Bir Doğru Etmez (Su Ürünleri Fakültesi#Su Bilimleri Fakültesi#Balıkçılık Fakültesi). Vira Deniz Kültürü Dergisi. Sayı 130, s. 56-61. İstanbul.
YAZINSAL KAYNAKLAR
- Hançerlioğlu, O. 1970. Felsefe Sözlüğü. Büyük Fikir Kitapları Dizisi: 7. 516 s. Remzi Kitabevi. (On Dördüncü Basım: Ocak 2004) ISBN 975-14-0089-9).
- (https://www.trigoninspection.com/blog-turk-denizcilik-faaliyetleri-ve-limanlarin-gelismesine-etkisi-26).
- Bilecik, N. 2012. Medeniyet Tarlasından Mars Marsla Geçenler. 348 s. ISBN: 978-605-86979-0-4.
- (Geldiay, R. & Kocataş, A. 1988. Deniz Biyolojisine Giriş. EÜFF Kitaplar Serisi No 31. 459 s).














