1. YAZARLAR

  2. Selma Demir

  3. Derin Suların Yasası, İçgüdü ve Hayatta Kalmanın Ontolojisi
Selma Demir

Selma Demir

Yazarın Tüm Yazıları >

Derin Suların Yasası, İçgüdü ve Hayatta Kalmanın Ontolojisi

A+A-

 

Denizin en derin katmanlarında yaşam, yeryüzündeki varoluş biçimlerinden bütünüyle farklı bir mantıkla işler. Yüzeye yakın sularda görülen hareketlilik, renk ve açıklık burada yerini ağır bir sessizliğe bırakır. Işığın ulaşamadığı bölgelerde zaman dahi farklı akar, yön duygusu bulanıklaşır, mesafeler anlamını yitirir. Basınç yalnızca bedenleri değil, varoluşun kendisini de sıkıştırır. Bu nedenle derin sularda yaşamak, yalnızca biyolojik bir direnç meselesi değildir, aynı zamanda sürekli değişen koşullara karşı kesintisiz bir uyum hâlidir.

Bu karanlık dünyanın içinde yaşayan farklı canlıların aynı türden olup olmadıkları bilinmiyordu, belki benzer organizmalardı, belki yalnızca aynı akıntının zorunlu yolcularıydılar. Ancak uzun zaman boyunca birlikte hareket etmişlerdi. Aynı dip oyuklarından geçmiş, aynı avcılardan kaçmış, aynı karanlığın içinde yön bulmaya çalışmışlardı. Derin denizin mutlak sessizliği içinde birbirlerinin varlığına alışmışlardı. Çünkü bazı birliktelikler kelimelerle değil, ritimlerle kurulur. Aynı anda hızlanmak, aynı anda durmak, aynı tehdidi aynı anda sezmek… Bunlar zamanla canlıların birbirine yalnızca eşlik etmesini değil, birbirlerinin devamına dönüşmesini sağlar.

fotograf-1-001.jpg

İnsan dünyasında bunun adına dostluk veya birliktelik denebilir. Fakat doğa, insanın kurduğu kavramlardan daha eski ve daha serttir. Orada ilişkiler, çoğu zaman duygusal yakınlıklardan değil, ortak hayatta kalma zorunluluğundan doğar. Bir başka canlının varlığı bazen yalnızca yalnızlığı azaltmaz, aynı zamanda yaşam ihtimalini de artırır. Derin sularda ki canlılar birlikte hareket ettiğinde, biri diğerinin göremediği tehlikeyi sezebilir, diğerinin bulamadığı yönü hissedebilir. Bu nedenle birliktelik, etik bir sadakatten önce biyolojik bir stratejidir. Ancak doğanın bütün düzeni hareket üzerine kuruludur. Hiçbir denge sonsuz değildir. Akıntılar değişir, su sıcaklıkları dönüşür, av kaynakları azalır, yeni tehditler ortaya çıkar. Yaşam, durağanlığı değil değişime uyum sağlayabilmeyi ödüllendirir. Bu nedenle bir gün canlılardan biri, artık başka bir grupla ilerlemesi gerektiğini hisseder. Bu karar ani değil, muhtemelen uzun süredir içlerinde büyüyen sessiz bir yönelimdir. Belki daha büyük bir sürünün içinde korunma ihtimali daha yüksek, belki değişen akıntılar onu/onları başka yönlere çağırıyordur. Her durumda bu karar, ahlaki bir kopuştan çok yaşamın zorunlu deviniminin sonucudur.

Geride kalan canlılar içinse bu durum derin bir kırılmaya noktası olabilir. Çünkü uzun süre birlikte hareket eden organizmalar, zamanla birbirlerinin alışkanlığına dönüşür. Alışkanlık yalnızca davranışsal bir tekrar değildir, organizmanın çevresini anlamlandırma biçimidir. Birlikte ilerleyen canlılar, bir süre sonra yalnızca aynı yolu paylaşmaz, aynı ritmi paylaşır. O ritim bozulduğunda ise canlılar yalnızca diğerini kaybetmez, aynı zamanda kendi yön duygusunun bir bölümünü de yitirir.

İnsan zihni bu tür kopuşları çoğu zaman etik kavramlarla açıklamak ister. “Gitmek”, “terk etmek”, “sadakatsizlik”, “ihanet” gibi sözcükler, ayrılığı anlamlandırma çabasının ürünüdür. Ancak doğa, insanın ahlaki diline ihtiyaç duymaz. Denizlerin derinliklerinde hiçbir canlı diğerine sonsuza dek yanında kalacağına dair söz vermez. Çünkü doğada süreklilik değil, adaptasyon esastır. Hayatta kalan organizmalar, değişen koşullara cevap verebilenlerdir.

Bu gerçek, insanın doğaya karşı duyduğu en temel huzursuzluklardan birini oluşturur. İnsan kalıcılık ister. Sevginin, bağlılığın, yakınlığın değişmeden sürmesini arzu eder. Oysa doğanın işleyişinde mutlak devamlılık yoktur. Mevsimler değişir, kıyılar aşınır, sürüler dağılır, göç yolları dönüşür. Evrendeki her şey hareket hâlindedir. Sabit kalan tek şey değişimin kendisidir.

fotograf-2.jpgBu nedenle derin sularda ki canlının ayrılığı, bireysel bir trajediden çok daha büyük bir ontolojik gerçeğin parçasıdır. Çünkü yaşamın kendisi süreksizlik üzerine kuruludur. Birliktelikler vardır, fakat sonsuza dek sürmezler. Yakınlıklar oluşur, fakat zamanla çözülürler. Her canlı bir noktada başka yönlere gitmek zorunda kalabilir. Bu zorunluluk bazen iradi görünür, bazen de tamamen koşulların sonucudur. Ancak sonuç değişmez, hiçbir akıntı aynı biçimde sonsuza kadar devam etmez.

Geride kalan canlılar ise bir süre boşlukla yaşamak zorunda kalır. Çünkü uzun zaman birlikte hareket edilen bir varlığın yokluğu, çevrede fiziksel bir eksiklik yaratmaktan daha fazlasını yapar, organizmanın iç ritmini bozar. Derin sularda yalnızlık, yüzeydeki yalnızlıktan farklıdır. Orada sessizlik dışarıda kalmaz, canlıya nüfuz eder. Her hareket daha ağır hissedilir, her yön daha belirsiz görünür. Karanlığın içinde tek başına ilerlemek, yalnızca fiziksel değil, varoluşsal bir deneyime dönüşür. Fakat yaşamın en temel özelliği, devam etme eğilimidir. Organizma kırılır, yönünü kaybeder, eski ritmi özler belki, ama bir noktadan sonra yeniden hareket etmeyi öğrenir. Çünkü doğa, hiçbir canlıya sonsuz korunma alanı sunmaz. Her varlık, bir aşamada kendi hareketini tek başına kurmak zorunda kalır.

Bu süreç çoğu zaman zorlayıcı olabilir. Çünkü alışılmış düzenin çözülmesi, organizmayı bilinmezliğe iter. Ancak dönüşüm tam da burada başlar. Eski ritim parçalandığında yeni bir ritim kurma ihtimali doğar. Geride kalan canlılar da zamanla kendi yönünü yeniden bulur. Eskisi gibi hareket etmez artık. Daha dikkatli daha yavaş belki,ama aynı zamanda daha bağımsız. Derin suların içinde yalnız başına yön bulmayı öğrenirler…

Bu durum insan yaşamına dair güçlü bir metafor taşır. İnsan da çoğu zaman başka insanlarla birlikte kurduğu dünyaların içinde kendisini tanımlar. Aileler, dostluklar, ilişkiler, ortaklıklar… Bunların her biri bireyin kimliğinin bir bölümünü oluşturur. Ancak yaşam ilerledikçe bu yapılar değişir. İnsanlar gider, yollar ayrılır, alışılmış sesler kaybolur. Ve birey, bir noktada kendi sessizliğiyle baş başa kalır.

Modern çağın en büyük krizlerinden biri de budur belki, süreksizlik. Günümüz insanı, sürekli değişen ilişkiler ağının içinde kalıcılık arar. Fakat çağın ritmi hız üzerine kuruludur. İnsanlar birbirlerinin hayatlarından geçer, kısa süreli bağlar kurar, sonra başka yönlere savrulur. Bu nedenle çağdaş bireyler, sürekli bir eksiklik hissiyle yaşar. Derin sulardaki canlının hikâyesi tam da bu çağın ruhunu yansıtır, yakınlığın mümkün olduğu ama kalıcılığın daim olmadığı bir dünya…

Bu bağlamda hikâye, insanın “sahip olma” fikrine yönelik de ince bir eleştiri içerir. İnsan çoğu zaman sevdiği varlıkların hep aynı yerde kalmasını ister. Oysa doğa hiçbir canlıyı hiçbir canlıya ait kılmaz. Yakınlık mümkündür, eşlik mümkündür, ortak hareket mümkündür, fakat mutlak sahiplik mümkün değildir. Çünkü yaşamın kendisi akış hâlindedir ve insan hep açtır.

Filozof Gilles Deleuze’ün oluş kavramı burada anlam kazanır. Deleuze’e göre varlık, sabit bir özden çok sürekli bir dönüşüm hâlidir. Canlılar tamamlanmış yapılar değil, sürekli değişen süreçlerdir. Derin sulardaki canlı da aslında sabit kimlikler değil, değişim içindeki organizmalardır. Birlikte yüzdükleri süre boyunca birbirlerini dönüştürmüş, sonra farklı yönlerde değişmeye devam etmişlerdir.

Aynı şekilde Herakleitos’un “değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” düşüncesi de bu anlatının merkezinde yer alır. Çünkü denizin kendisi bile durağan değildir.

Akıntılar sürekli yön değiştirir, dipler yer değiştirir, sıcaklıklar dönüşür. Böylesi bir evrende canlılardan mutlak sakınma beklemek, doğanın temel karakterine karşı çıkmak olurdu.

 Sonuç olarak derin sularda yaşayan bu canlıların hikâyesi, yalnızca bir ayrılık anlatısı değildir. Bu hikâye, yaşamın temel ontolojik gerçeğini görünür kılar ve belki de yaşam dediğimiz şey, tam olarak budur. Bir süre aynı karanlıkta yüzdüğümüz varlıkların ardından, kendi derinliğimizde yön bulmayı biliyor olmak…

Derin suların ontolojisinde hiçbir varoluş sonsuz değildir, kalıcı olan yalnızca yaşamın dönüşerek devam etme iradesidir…

 

Selma Demir

 

Bu yazı toplam 224 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.