1. YAZARLAR

  2. Nezih Bilecik

  3. Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm 3
Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm 3

A+A-

İnsancıl kıpırdanmalar

Hayvanlar aleminde bilimsel adı “Homo sapiens” olan insan türünün kendisi dışındaki hayvan türlerine bakışı tutarlı değildir. Bunun en temel nedeni kendisinin de diğer türler gibi gezegenimizde misafir bir tür olduğunu es geçip ağırlıklı olarak beslenmek amacıyla yemekten zevk aldığı türlerin yaşam hakkını ellerinden almayı sakıncalı görmediğidir. Gıda olarak benimsediği hayvan türlerinin dışında kalanların özgürlüklerini kendi güdümünde zevki veya ticari getirisi için yönlendirmesidir. Bu gelişim tüm hayvanların yaşam hakkına müdahaledir.   

Üzerinde yaşadığımız doğal çevre doğal yollarla meydana gelmiş canlı ve cansız tüm varlıkları kapsar. Yeryuvarında var olan tüm canlıların ortak yaşadığı alanlar çevre olarak tanımlanır. Çevre diye tanımladığımız ortamda ise tüm canlıların bir ortak hakkı bulunmaktadır. Bu hakka da çevre hakkı denilir. Çevre hakkının özü ise en gerçekçi tanımlama ile yer küre içinde canlılara yaşam ortamı sağlayan ve bilimsel ifade ile biyosferde tüm canlıların yaşam hakkına saygı gösterilmesi, çevrenin bir bütün olarak korunmasına, iyileştirilmesine ve geliştirilmesine yönelik soyut bir kavram olduğudur. Somut olan ise insan merkezli çevre hakkı ve uygulamalarının ise dünyamızı tehdit eden en büyük tehlike olduğudur.

Aslında doğa için en büyük tehlike insan türünün doğanın işleyiş mekanizması hakkında bilgi donanımına sahip olmayışıdır. Bilgi donanımına sahip olduğu durumlarda da kendisini doğanın merkezine oturtma bencilliği ve canlı-cansız doğaya sınırsız hükmetme güdüsünü kontrol altına almaması veya alamamasıdır.

“İnsan hakları bağlamında çevre hakkı: Eleştirel bakış” başlıklı Bayram, A. S. (2020) tarafından kaleme alınan makalesinin “Sonsöz” bölümünde yaptığı değerlendirme dikkat çekicidir. 

“Çevresel meseleleri başka bir açıdan da bir tahammül meselesi olarak değerlendirilebiliriz: Kendimiz dışındaki gerek diğer insanlara gerekse diğer canlı ve cansız varlıklara tahammül; onlara da bir yaşam alanı açabilme meselesi. Çevre hakkına ilişkin mesele, zaman zaman sadece çevre sorunlarıyla baş etme çabası gibi görünse de aslında mevzubahis olan insanın içinde bulunduğu dünyayla olan ilişkisine dairdir. Şöyle ki; mesele, diğer canlı ve cansız varlıkların –kişisel ilgi ve çıkardan bağımsız olarak– varlıklarını sürdürmelerine imkân ve fırsat verebilmek, gerektiğinde destek olabilmek, onların sözcüsü olabilmek, mevcut yaşam alanlarına saygı duyabilmek, onlara da bir yaşam alanı ayırabilmek ve hatta yeri geldiğinde bu uğurda insan türünün temsilcileri olarak kendi sınırlarımızın daraltılmasını göze alabilmektir.

Gerek insan gerekse insan haricindeki çevre bileşenleri bakımından çevre sorunlarından kaçınmak adına çevresel hakların, insan hakları alanına dâhil edilmesi talebi yerine, öncelikle insan-doğa ilişkisinin gözden geçirilmesiyle ahlaki bir tutum değişikliği, ardından yasal bir koruma altına alınması talebine karşılık gelen bir çevre hakkı anlayışı pekâlâ biçimlendirilebilirdir. Çevre hakkı ya da çevresel haklar, klasik, ‘hak’ anlayışının kısıtlarından ve teorik zorluklarından dolayı sadece insana özgü bir hak olarak sınırlandırılmamalı, tüm çevre bileşenlerinin hakkı olarak değerlendirilmelidir. Görece uzun insanlık tarihinde, temel haklara sahip olmanın ne derece sancılı bir süreç olduğu ve hatta hala dünya üzerinde birçok insanın temel haklardan yeterince yararlanamadığı göz önüne alındığında, insanla birlikte tüm çevre bileşenlerinin eş derece gözetildiği bir çevre hakkı için, çevrenin insan dışındaki –canlı ya da cansız– bileşenlerinin hakkı için, önümüzde uzun bir yol olduğu aşikârdır. Bununla birlikte, “yarın nelerin olacağı bugün kafamızda nelerin olduğuna bağlıdır.” Dolayısıyla, sadece insanlar için değil; doğanın canlı ya da cansız tüm bileşenleri için sağlıklı ve dengeli bir çevre istenmeli ve hukuki zeminde de bu talebi dillendiren bir çevre hakkı oluşturulmaya çabalanmalıdır(27 ).”

Son 50 yılın en önemli atılımlarından biri hayvan hakları konusunda küresel ölçekte oluşan atılımlardır. Bu çerçevede Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi metni, Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından 21-23 Eylül 1977 tarihinde Londra’da hayvan hakları konusunda yapılan üçüncü uluslararası toplantıda kabul edildi. Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi ise Paris’te UNESCO Sarayında 15 Ekim 1978 tarihinde törenle ilan edildi(28).

Paris’te ilan edilen 14 maddelik Hayvan Hakları Evrensel Bildirisinin 1, 2 ve 4’üncü maddeleri karma olarak şu hususlara değinmektedir. “Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.  Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üretme hakkına sahiptir.”

Yaşadığımız dünyada bu gerçekten böyle midir? Tüm iyi niyetli insancıl düşüncelerin, temennilerin uygulamada kâğıt üzerinde yazılı kaldığıdır. Hayvan hakları konusunda uluslararası ölçekte dillendirilenler, kaleme alınanlar insan türünün azınlıkta kalan bireylerini psikolojik açıdan sadece rahatlatmaktan öteye acaba gidebiliyor mu?

 

Yaşayan gezegenimiz insan dışı hayatta dopdoludur

Ülkemizde hayvanlarla ilgili olarak 30 maddeden oluşan 24.06.2024 tarihli 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ile 17 maddeden oluşan 30.07.2024 tarihli 7527 Kanun No “Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” bulunmaktadır.

Hukuk açısından küresel ölçekte de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan hayvan hakları konusu gündemdeki yerini etkili ve yoğunlaşan bir şekilde sürdürmektedir. Bu çerçevede Çevre Bilimi içeriğine dahil konularda makale ve araştırma yayınlarının son yıllardaki yoğunluğu da belirgindir. Özellikli ve güncelliğini yitirmeyen bir konu olarak hayvan hakları ile ilgili düşünceler, görüşler, eleştiriler, yorumlar ve insani önerilere kaçınılmaz bir şekilde hukuk bilimcilerinin de ağırlıklı olarak dahil olduğudur. Bununla ilgili olarak gerek uluslararası ve gerekse ulusal arenada hayvan hakları ile ilgili çok sayıda ışık tutucu yayınların varlığına tanık olmaktayız. Bunlardan sadece ulusal düzeyde bir makale örneğiyle yetinilecektir. BAÜ Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Serkan Köybaşı’nın 2019 yılında yayınlanan “Yeni Bir Anayasal Hak Öznesi Olarak Hayvan – II” başlıklı 65 sayfalık araştırma makalesinden hayvan hakları ile ilgili olarak minyatür düzeyde anahtar tanımlamalarla iktifa edilecektir. Bu tanımlamalar objektif, tutarlı ve bireyleri akıllarına getirmedikleri hayvanların yaşam hakları konusunda düşünceye yöneltici olup makaleden cımbızla seçilerek alınmış sembolik cümlelerdir(29).

 

֍ İnsanlar tarafından oluşturulan hukuk sisteminde hayvan bir eşyaya indirgenmiş ve ahlaki topluluktan dışlanmıştır. Ancak bilimsel verilerin ortaya koyduğu üzere hayvanlar da aynı insanlar gibi acı duyabilen ve haz alabilen bilinçli ve sezgisel canlılardır. Bu nedenle sadece bir mal olarak değil, hukukun bir öznesi olarak kabul edilmelidir.

֍ İnsanın hayvana karşı tek yükümlülüğü onu acıdan sakınma yükümlülüğüdür.

֍ Hepsi acı hissedip haz duyabilir ve bu nedenle hepsi bir-yaşamın-öznesidir. Bu nedenle bir inek sütü veya eti için sömürülemez ve bunun için hapsedilemez veya yavrusundan ayrılmaya zorlanamaz. Bir tavuk daracık kafeslerde tutulamaz. Ceylanlar derilerinden koltuk yapılmak için öldürülemez. Filler, ayılar veya şempanzeler sirklerde insanları eğlendirsinler diye acı dolu bir eğitime maruz bırakılamaz veya egzotik hayvanlar sırf insanlar daha yakından görsün diye doğal yaşam alanlarından koparılıp hayvanat bahçelerine hapsedilemez.

֍ Görüldüğü üzere hak temelli yaklaşım, hayvanı sadece amaçlarımızın aracı olarak değil, değeri olan ve saygı duyulması gereken çıkarları olan bir canlı olarak görmektedir. Çünkü bir-yaşamın-öznesi olma kriterlerini karşılayanlar içkin değere sahiptir ve başkasının malı olarak görülmemeli veya bu yönde bir muameleye maruz kalmamalıdır.

֍ İnsanla hayvan arasında pek çok fark olabilir ancak en az bir tane çok önemli benzerlik bulunmaktadır: Acı çekme yetisi.

֍ İnsan müdahalesi olmadığında-doğada özgürce dolaşan canlılardır ve belli bir yere kapatılmak istemezler. Kapatıldıklarında aynı insan gibi- acı ve ıstırap çekerler.

֍ Hayvan da bizim gibi hissetme yetisine sahiptir ve tıpkı bizim gibi acı çekmemekte çıkarı olan bir varlıktır.

֍ Hayvanın kaynak muamelesi görmeme temel hakkına sahip olması ancak onun hukuken kişi, anayasal olarak da bir hak öznesi olarak tanınmasıyla mümkündür. Bunlar kabul edildiğinde ve -insan köleliğinde olduğu gibi- hayvanı salt birer kaynak olarak gören sömürü kurumları ortadan kaldırıldığında, İnsan amaçları için hayvan yetiştirmek, beslemek, hapsetmek ve öldürmek mümkün olmayacaktır.

֍ Hayvana, onu özgürlüğünden veya yaşamından mahrum bırakarak da zarar verilmektedir. Hatta zamansız bir ölüm öyle temel ve geri döndürülemez bir mahrumiyettir ki ölen hayvan her zaman ölü olarak kalır. Bu temel bir mahrumiyettir zira ölüm, o andan sonraki çıkarların tatmin edilmesi için tüm olasılıkları ortadan kaldırır. Tercihleri olan ve onları tatmin edebilecek olan bir birey bir kez öldüğünde artık bunları yerine getiremez. Öldürme mutlak bir zarardır çünkü yaşamın kaybedilmesi anlamına gelen mutlak bir kayıptır. Bundan daha kötü bir zarar düşünülemez.

֍  ‘İnsancıl’ kelimesi iyi kalpli, nazik anlamına gelir; ‘hayvanî’, ‘hayvanca’ gibi kelimeleriyse zalim ya da kötü kalpli anlamında kullanırız. Hiç şöyle bir durup düşünmeyiz ki, en önemsiz gerekçelerle öldüren hayvan insandır.

֍ Zira vahşi alanlar aslında “boş” değildir; bilakis, insan-dışı hayatla dopdoludur.

֍ Hayvandan üstün olduğumuzu söyleyen, ancak bunun için sunduğu tüm iddiaları çürütülmüş olan tür ayrımcılığına dayalı hayvan mülkiyeti de lağvedilmelidir. Hayvanın ihlal edilemez temel haklara sahip anayasal bir hak öznesi olarak tanınmasının sonucu, en basit ifadeyle, onun artık insan amaçları için kullanılamamasıdır. O bize hizmet etmek, bizi beslemek veya bize keyif vermek için dünyada değildir.

 

Gezegenimizin kıymetini bilmek

      Anahtar sözcüklerle evren, astronomi, uzay bilimleri, galaksi ve yıldız tanımlamaları ile ilgili olarak minimal düzeyde bile olsa bilgi açısından not düşüldüğünde insanda oluşan atmosferin şaşkınlıktan başka bir şey olmadığıdır.

Öz olarak evrenin gezegenler, yıldızlar, gökadalar ve diğer tüm madde ile enerji yapıları dahil olmak üzere uzay ile zamanın tamamı ve içeriği olduğu; “Yıldız Bilimi” anlamına gelen “Astronomi” (Gökbilim), genel anlamda evrende bulunan her çeşit maddenin dağılımını, hareketini, kimyasal bileşimini, evrimini, fiziksel özelliklerini ve birbirleriyle olan etkileşimlerini inceleyen bilim dalı olduğunu; “Uzay Bilimleri” ile teknolojik araçların yardımıyla galaksiler ve asteroitler gibi gök cisimleri hakkında bilgilere ulaşıldığını; Güneş sisteminde 8 gezegenin varlığının yanı sıra evrende 5800 gezegenin daha olduğunu; “Galaksinin”, evreni oluşturan yıldız ve yıldızlararası madde sistemlerinden herhangi biri olduğunu ve bu toplulukların çoğunun yüzlerce milyar yıldız içerdiğini; “Yıldız” ise evrende ağırlıklı olarak hidrojen ve helyumdan oluşan, karanlık uzayda ışık saçan, gökyüzünde bir nokta olarak görünen plazma küresi olduğunu; astronomların gözlemlenebilir evrende milyonlar, milyarlar, katrilyonlar, kentilyonları bir kenara koyup onların en azından 70 seksilyon (7 x 1022) yıldız olduğunu yansıtmaları, üzerinde yaşadığımız gezegenin ne kadar muhteşem bir ayrıcalığa sahip olduğunu ortaya koymaktadır (30).

Dünyamızı ayrıcalıklı kılan baskın unsur onun günümüz bilgileri itibariyle evrenin yaşayan tek gezegeni olduğudur. Dünya bu özelliği nedeniyle tüm insanların üzerine titremesi gereken bir gezegendir. Dünyayı anlamlı kılan ana olgu var olan yaşamdır. Bu nedenle gezegenimize verilen bilimsel bir tanımlama da onun “Yaşayan Gezegen” olduğudur.

Haliyle gezegenimizde yaşam veya hayat göstergesi olan mantarların, protistlerin, arkelerin, bakterilerin, bitkilerin ve hayvanların en üst düzeyde varlıklarını sonsuza dek korunarak sürdürülebilir kılınmaları bir gerekliliktir, ayrıca bir görevdir. Bu nedenle genelde tüm toplumların/insanların ve özelde ise tüm siyasilerin yaşadığımız kürenin işleyiş mekanizmasını çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Özellikle ülke yöneten iktidar sahiplerinin doğa konusunda bilgi açısından donanımlı olmaları toplumların ve diğer tüm canlıların geleceğinin istikrarlı bir şekilde güvenceye alınması bir gereklilik haline gelmiştir. Tüm insanların doğanın işleyiş mekanizmasını öğrenmekten ve gerekliliklerini yerine getirmekten kendilerini soyutlama hakları yoktur. Her insan canlı-cansız doğaya paydaştır ve bu paydaşlığını gelecek kuşakların haklarını gasp etmemek açısından sorumluluğunu kesintisiz sürdürmek yükümlülüğündedir. Çünkü yaşayacağımız başka yedek bir gezegen evrende mevcut değildir. 

 

 Çelişkiler yumağı

Gezegenimizi anlamlı kılan ana neden hayat/yaşam dediğimiz oluşumdur. Yeryüzünde bitkiler haricinde 7,7 milyon hayvan türü bulunmaktadır. Bunların 953,433’ü tanımlanmış ve kataloglanmıştır (calacademy.org/explore-science/how-many-species-on-earth).  Hal böyle olmakla beraber sadece bir türün temsilcisi olan “insan” kendini doğanın merkezine oturtmuştur. Bu özelliği ile insan türü doğada mevcut tüm canlıları bir emtia/eşya/mal olarak bakmasının yanı sıra onların hayatını gasp etmeyi de kendine bir hak olarak görmüştür. Oysa gasp ettiği diğer ifade ile çaldığı şey yeryuvarının en değerli özelliği olan hayattır yani candır. Can bedelinin ederini de ödemek ne mümkün. Çünkü can gidince geri getirilemez bir özelliktir.

Bedri Rahmi Eyüboğlu Can Eriği şiirinde

“Bir kelime buldum çın çın öter;

Adı candır.

Bir erik kopardım can dalından;

İçi can dolu,

Adı can, yaprağı can, lezzeti candır.

Bir gölge düştü önüme dedi ki:

Bir yüküm var benden ağır

Bir yüküm var beni taşır

Adı candır.


     Toprak dedi ki:

Can Allah’ın yongasıdır

Fakat ben bir deri bir kemik

kaldım.
     Bir de misafirim var adı candır.

 

Işık dedi ki:

Renklerden, kokulardan,

Seslerden önce koşup geldim

İnsanoğluna nur topu gibi

Bir müjde getirdim,

Adı candır.”

 

Can kavramı sadece insan türünde mi anlamını bulur? Ne kadar da bencillik içeren bir yaklaşım. İnsanın ki can da diğer hayvanların canı can değil mi? İnsan türü olarak her şeyi görüyorsun, duyuyorsun, hissediyorsun, korkuyorsun, ağlıyorsun, seviniyorsun, heyecanlanıyorsun, besleniyorsun ve neslini devam ettiriyorsun. Hayvanlar alemine dahil türlerin dünya nimetlerinden yararlanmak için insan türünden ne farkı var! Farklılığını da zalimliğiyle, doğaya haddini aşan saygısızlığıyla, baskın bencilliğiyle insan türü yaratmıyor mu?

Hal böyle olmakla beraber aslında insan türü de doğada mevcut sistemin bir esiridir. Bir yerde insan türünün doğanın işleyiş mekanizmasından soyutlanamaması da   kaçınılmaz oluyor. Onu ikilemlerle baş başa bırakan sorunun yanıtını bulmak o kadar da zor olmasa gerek.

Besin ve doğadaki besin zinciri nedir sorusunun ayrıntısında mı gizli bunun yanıtı!

Genel olarak vücut için gerekli bileşenleri sağlayan yenilebilir bitki ve hayvan dokuları besin olarak tarif edilir. Bitkilerin ve öbür kendi beslek organizmaların besine döndürdükleri enerjinin organizmadan organizmaya geçişini, dile getiren besin zinciri, en yalın biçimiyle bir bitki, bir otçul hayvan ve bir etçil hayvandan oluşan bir dizi olduğudur(31).  

Canlı doğanın en baskın özelliği büyük, küçük tüm canlı ve cansız öğeleri olan üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar, inorganik maddeler, organik maddeler, fiziksel koşullar bütünselliğinde canlılar alemindeki devir daimin sürekliliğidir. Uzun sözün kısası besin zincirinin son halkasını oluşturan etçil canlıların konumu doğal olarak vahşet oluşumunu yaratan tablodur. Ceylan, geyik, koyun, keçi gibi otçul olan canlıların etçil olan kaplan, kurt, aslan gibi etçil olan hayvanlar tarafından öldürülmeleri ve besin olarak kullanılmaları yaşam adaletsizliğinin ta kendisi olmakta. Benzer diğer bir durum da planktonla beslenen küçük boyutlu hamsi ve sardalye gibi balıkların etçil olan lüfer, palamut gibi balıklar tarafından gıda olarak tüketilmesi gibi.

Hem otçul hem de etçil hayvanların besin olarak kullanıldığı besin zincirinin en acımasız final halinin insan türünde noktalandığıdır. Son noktada insan türünün acımasızlığı ve empati yapma özelliğinden büyük ölçekli yoksunluğu gelişmelerin en dramatik yanı olsa gerek. Aslında doğanın bu acımasız işlevselliği karşısında insan türünün yapması gereken husus gıda olarak tercih edilen her canlı için dengeli, kabul edilebilir bir tüketim modelini benimsemesidir. İnsan türü temel olarak en üst düzeyde akıl ve düşünme oluşumuna sahip olmasının yanı sıra doğanın en vahşi-acımasız türü olmaktan ne yazık ki kendini arındıramamıştır.

 

Her gün tüm denizlerde milyar hanesinde binlerce değişik tür balık yakalanmaktadır. Bunun açık anlamı milyar hanesinde balıkların hayattan koparılması ve büyük bir zevkle onların sofralara gıda olarak yansıtılmasıdır. Bu gelişim son derece olağan karşılanmakta ve tüm oluşan bu vahşete karşın bunda da herhangi bir olumsuzluk söz konusu olmamakta. Buna karşın çok ender olarak bir insan denizlerde herhangi bir köpek balığı saldırısına maruz kalıp hayatını yitirdiğinde çok ilginç şekilde bunun adı canavarlık olmakta. İnsanın tüm canlı türlerine dokunması ve onları hayattan koparması normal fakat herhangi bir canlı türünün insana dokunması vahşet ve canavarlık! Bundan daha büyük çelişki ne olabilir ki!

İnsan türünün en büyük yanlışlığı denizlerdeki canlıları kendine ait bir eşya/malzeme olarak bakmasıdır. Bu bakış açısını bir örnekle pekiştirmek işin doğrusu olsa gerektir. Örneğin: Olta balıkçılığı stres atmak için insanlara psikolojik olarak tedavi amacıyla önerilir ve bununla ilgili faydalar dillendirilir.

“Balık tutmak, çoğunlukla ticaret amacıyla yapılsa da balık tutmanın psikolojik olarak insan sağlığına olumlu etkileri mevcuttur. Balık tutmak hem rahatlatıcı hem de zihinsel olarak ödüllendirici olabilen keyifli bir aktivitedir. Birçok kişi için balık tutmak değil, balık tutma süreci bir eğlence, keyif ve tatmin kaynağıdır. Balıkçılık bir eğlence aktivitesinden çok daha fazlasıdır. Hem fiziksel hem de psikolojik bir rahatlama kaynağıdır. Size vücudunuzu çalıştırma, temiz havayı soluma ve zihninizin dolaşmasına izin verme şansı verir. Balık tutmak, birçok psikolojik faydası olan harika bir hobidir. İnsanlara kendi ayakları üzerinde durarak ve sorunları olduğu gibi çözerek yenilikçi olabileceklerini gösterir. Sadece balık tutmanın fiziksel eylemi (ve balık yakalama fırsatı) ile ilgili değil, aynı zamanda doğanın tadını çıkarmak ve güzelliğini takdir etmekle de ilgilidir.

Balık tutmanın faydaları arasında gelişmiş kardiyovasküler sağlık ve yüksek bir refah duygusu yer alır. Balık tutmak bireye rahatlama, stres atma ve aile ya da arkadaşlarla bağ kurmanın harika bir yolu olarak büyük fayda sağlar. Meslek ya da eğlence olarak balık tutacak kadar şanslı olanlar varken, balıkçılık aynı zamanda çok uygun fiyatlı bir hobidir. Dolayısıyla uygun fiyatla balık tutma hobisini gerçekleştirebilir hem sağlık açısından faydalı hem de psikolojinize faydalı bir etkinlik gerçekleştirebilirsiniz. Balık tutmanın faydaları yüzyıllardır bilinmektedir. Balıkçılık, zevk aldığınız balıkçılık türüne bağlı olarak karada veya suda uygulanabilen fiziksel bir aktivitedir. Farkında bile olmadan rahatlamak ve stres seviyenizi düşürmek için harika bir yoldur. Bunun nedeni, balık tutmanın baştan sona tam konsantrasyon ve odaklanma gerektirmesidir ve bu da günlük yaşamdan dikkatinizi dağıtacak hiçbir şey olmaması anlamına gelir. Tüm bunların yanı sıra balık tutmanın faydaları arasında yalnızlık hissi, özgüven ve özsaygı, odaklanma ve konsantrasyonda iyileşme, fiziksel uygunluk, ruh sağlığı ve refah yer almaktadır.

Balık tutmak her yaştan ve cinsiyetten insanın keyif alabileceği bir hobidir. Stresi ve depresyonu azaltmak, neşeyi ve refahı artırmak ve size her gün dört gözle bekleyeceğiniz bir şey vermek gibi birçok psikolojik faydası vardır. Balıkçılık, su üzerindeyken diğer balıkçılarla etkileşime girmenizi sağlayarak sosyal becerilerinizi geliştirmenize de yardımcı olabilir, bu da genellikle balıkçılık arkadaşlığına yol açar. Balık tutmanın büyük bir kısmı balık avlamak ve onları yakalamaya çalışmaktır; bu nedenle yeni bir şey denerken azminizi artırabilir ve bu da hayatın diğer alanlarında daha başarılı olmanızı sağlayabilir (33).

Peki tüm bu belirtilen hususlar neye karşılık önerilir. Bunun temelinde yatan temel öğe doğadaki canlı varlığının konumunu yorumlayamamakla ilgilidir. Doğada her canlının yaşam hakkı vardır ve o can da türün kendisine aittir. Amatör olta avcılığının önerilmesi neye karşılıktır. Cevabı yalın ve nettir; okyanuslarda, denizlerde, göllerde ve nehirlerde özgürce yaşaması gereken/yaşadığını sanan bir balığı yaşamdan koparıp tavada pişirmeye karşın. Bu bakış açısı insan türünün sucul doğada yaşayan canlıları sanki kendisine ait tapulu bir mal gibi görmesi değil de nedir? Bu salt insana yönelik bencillik içeren tıbbi önerinin insani boyutunu izah edebilmek ne mümkün? Balık yakaladık tanımlamasının gerçek karşılığı balık öldürdük diğer ifade ile balığı yaşamdan arındırdık demek değil midir? 

“İnsancıl Dünya” yaratma çabası büyük ölçekte insanın gözlemleme fırsatı bulduğu karasal kökenli canlılara ve özelde evcilleştirdiği canlılara yöneliktir. Diğer ifade ile doğadaki canlılara ve özelde hayvanlara bakışı bütüncül değildir. Madalyonun bir yüzünde sözde insancıl dünya, diğer yüzünde ise insancıllıkla bağdaşmayan bir dünya. Acaba hangisi gerçek dünya sorusunun yanıtı ise bulunamayan ve bulunamayacak olan bir sorudur.

Şair, tiyatro oyunu, roman, deneme ve makale yazarı Melih Cevdet Anday (1915-2002) “Çok Güzel Şey başlıklı şiirinde der ki;

“Yaşamak güzel şey doğrusu

Üstelik hava da güzelse

Hele gücün kuvvetin yerindeyse

Elin ekmek tutmuşsa bir de

Hele tertemizse gönlün

Hele kar gibiyse alnın

Yani kendinden korkmuyorsan

Kimseden korkmuyorsan dünyada

Dostuna güveniyorsan

İyi günler bekliyorsan hele

İyi günlere inanıyorsan

Üstelik hava da güzelse

Yaşamak güzel şey

Çok güzel şey doğrusu.”

Şair bu şiirinde yaşamanın ve dünyanın ne kadar değerli olduğunu vurgulamış. Aynı şeyin dünyada var olan tüm canlılar için de geçerli olması gerekmez mi? Bencil insan türü için gerekmiyor ki yarattığı vahşi yok ediş düzeni günümüzde tüm şiddetiyle hüküm sürmekte.

 35 yaş isimli şiiriyle toplumumuzda ayrıcalıklı bir yeri olan Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) hayatın muhteşemliğini “Yaşamak”, “Gün Eksilmesin Penceremden” ve “Memleket İsterim” adlı şiirlerinde ne güzel dile getirmiş. 

 

Yaşamak

"Biliyorum, kolay değil yaşamak;

Ama işte

Bir ölünün hala yatağı sıcak,

Birinin saati işliyor kolunda.

Yaşamak kolay değil ya kardeşler,

Ölmek de değil;

Kolay değil bu dünyadan ayrılmak."

 

Gün Eksilmesin Penceremden

“Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne halden anlayan bulunur;

Ah aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

 

Ve gönül Tanrısına der ki:

- Pervam yok verdiğin elemden;

Her mihnet kabulüm, yeter ki

Gün eksilmesin penceremden!”

 

“Memleket İsterim”  

 Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

 

Memleket isterim

Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

 

Memleket isterim

Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

Şair yaşamın muhteşemliğini romantik duygularla bir iki sözcükle dile getirip bunu özelde insan türüne yakıştırmasına karşın toplumların doğadaki tüm canlılar için genelde bu özelliği hunharca büyük ölçekli olarak göz ardı etmesine ne demeli!..

 

Acı çekme yetisinden yoksunluk

İnsan türünün çok büyük çoğunluğu “acı çekme” kavramının kendisinin dışındaki hayvansal canlı türleri için de geçerli olduğunu nedense aklına getirmiyor. Böyle bir durumu duyarsızlığının yanı sıra bilgisizliğinden olsa gerektir, olmayacağını varsayıyor. Ne büyük bir yanılgı.

Balıkçı tezgahlarında su dolu tanklarda veya plastik kaplarda canlı olan balıkları sudan çıkarıp onların çırpınmalarını “canlı canlı bunlar” diye avaz avaz bağırmalarını büyük üzüntüyle izlediğim zamanlar olmuştur. Çünkü o eylemde aslında balığa işkence yapılmakta ve onlar acı çektirilerek pazarlaması gerçekleştirilmekte.

Bu tür eylemlerin pazarlama amacıyla bilinçli olarak yapıldığı fakat sattığı balığa bir canlı olarak bakılmamasının da tavan yapan bilgisizlikle gerçekleştirildiğidir. Gerçekleştirilen bu eylem aslında balığın hem boğulmasının hem de acı çekmesinin nedenini oluşturur. Çünkü balıklar öldürülme sürecinde bilinçli bir şekilde acı çekerler. Balıklar yaşam ortamlarında sudaki oksijeni özel solunum organları olan solungaçları kullanarak nefes alma işlemini gerçekleştirirler. Balıklar ağızlarından su alır ve dışarı çıkarken solungaçlardan geçer. Bu aşamada oksijen kan dolaşımına yayılır ve balığın vücudundan geçer.

Balık sudan çıkarıldığında “hava akfiksisi” oluşumuna maruz kalır. Bu olayın tercümesi balığın suyun dışına çıkartılıp havasız bırakılarak boğulmasıdır. Olta ile avlanan bir balık, karaya veya tekneye alındığında; denizden çıkarılan bir trol veya gırgır ağının balığı güverteye boşalttığında balıkların kıpır kıpır küçük sıçrayışları havasızlıktan boğulmalarının onlarda yarattığı ölüm öncesi çırpınmalarıdır. Balıklar dramatik bir şekilde belki de en kötülerinden biri olan boğularak ölümlerini, balıkçıların “canlı canlı bunlar/balıklar” diye pazarlarda çığırtkanlık yapmalarını hangi insancıl duygularla izah edebilirsiniz?

“Balıkların sessiz çığlığından haberdar mıyız?” başlıklı bir bilgi paylaşımı konuya bir nebze olsun açıklık getirmekte.  “Dünya genelinde milyonlarca insanın sofrasında yer bulan temel besin kaynaklarından biri balıktır. Ancak son dönemde yapılan bir araştırma, bu gıdalara ulaşma sürecine dair pek dile getirilmeyen bir gerçeği gündeme taşıyor: Balıkların ölüm sürecinde yaşadığı acı...

Bilim insanlarının yürüttüğü yeni bir çalışmaya göre, balıkların en yaygın öldürülme yöntemlerinden biri olan "hava asfiksisi" — yani balığın su dışına çıkarılıp havasız bırakılarak öldürülmesi — ciddi düzeyde acıya yol açıyor. Hatta bu sürecin, bir balık için dakikalarca süren yoğun bir ıstırap anlamına geldiği belirtiliyor.”

………

“Kraliyet Hayvanlara Karşı Zulmü Önleme Derneği’ne (Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals) göre, geleneksel yöntemlerle kesilen birçok çiftlik balığı halen boğulma, karbondioksit gazına maruz bırakılma ya da soğuk şok gibi süreçlerden geçiyor. Bu işlemlerde hayvanın bilinç kaybı yaşaması birkaç dakikayı bulabiliyor. Bu da balığın o süre boyunca canlı ve duyarlı kalması anlamına geliyor(34).”

 

 Yorum

Normalde hayvanlarda/balıklarda olması gereken yaşam hakkının kesintisiz varlığıdır. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Gerçek insan türünün tüm canlıları kendine ait bir eşya/mal olarak gördüğüdür. Bu nedenle kendisinin bilim veya bilim dışı ürettiği kurallar çerçevesinde onların yaşam hakları tamamen insana bağımlı kılınmıştır. Bu bağımlı kılma aynı zamanda insanın kendini doğanın merkezine oturtmasının da en yalın halidir.

Hayvancılık ve balıkçılık uygulamalarında biyolojik bilimcilerce yapılan tüm modellemeler canlıların sürdürülebilirliği üzerine gözükse de sonuç salt kendine yani   ticari açıdan ne kadar daha çok yararlanırım ne kadar daha çok sömürebilirim ilkesine yöneliktir. Bu ilkede üzerinde uğraş verilen hayvanın/balığın can faktörü akla bile getirilmez. Çünkü asıl hedef gıda olarak benimsenen türlerin sonuçta ticari getiri olarak kendisine geri dönmesidir. Netice itibariyle biyolojik bilimcilerin ürettiği kuralların temelinde yatan temel öğenin insancıl düşünceyle ilgisi olmasa gerek! Özellikle balıkçılıkta tüm kurallar sucul canlıların yaşamdan ne zaman kopartılmasının ticari gerekliliği ile ilgili olduğudur.

Bilim dışı avcılıkta da avcı için önemli olan avın kendisidir. Avlanan türün yaşı-boyu önemli değildir. Önemli olan avlanan ürünün parasal getirisidir. Balıkçılık biliminin avcılık konusunda temel yapıcı yanı yavru ve genç balıklara yaşamları sürecinde hiç olmazsa bir kez döl verdirme şansıyla neslini devam ettirmeye yönelik önerisidir. Balıkçılık biliminin en baskın ve somut yararı ise balık stoğunun koruma altında olduğu, yetersiz sömürüldüğü, yoğun sömürüldüğü, tam sömürüldüğü, aşırı sömürüldüğü veya tükendiği gibi ayrıntılara güdümlü araştırmalarla bilimsel yönden açıklık getirmesi ve bu çerçevede önlemler üretmesidir. Ne yapılırsa yapılsın ve balıkçılık biliminin ışığı altında tüm uygulamalar pozitif anlamda gerçekleştirilse bile sonuç balığın er geç yaşamından kopması ile sonuçlanacağıdır. Bu dramatik sonuç gerçeğin ta kendisidir. Yani denizlerdeki tüm canlılar insan türünün istediği zaman hayattan kopardığı ticari bir maldır/ eşyadır.

Dünyada insan nüfusu ne kadar çok artarsa besin olarak tercih ettiği kurban edilen canlı sayısı da o oranda artacaktır. Bu özellik hem karasal hem de sucul canlılar için de geçerlidir. İnsan türü kendini ne kadar insancıl düşünceye yönlendirirse yönlendirsin yeryüzünün en vahşi ve acımasız türü olmaktan kendini arındıramayacaktır. Çünkü yaşamı besin zincirindeki hem otçul kem de etçil oluşumuna bağımlıdır. Kaçınılması olası olmayan bu vahşi gelişmeyi en düşük düzeye getirebilmek için öncelikle küresel ölçekte insan nüfusunun sistematik bir şekilde azaltılması yani nüfusun kontrol altına alınması ve geometrik artışın frenlenmesi bir gerekliliktir. Tüm ülke yöneticilerinin nüfus artışını engelleyici kararları yasalar çerçevesinde hayata geçirmeleri bir zorunluluktur.

 

Noktalarken

İnsan hem kendi türüne hem de gezegenimize ağır tahribatlar veren en vahşi hayvan türüdür.

İnsan yüksek düzeyde akıl kavramına malik olması nedeniyle kendini doğanın merkezine oturtmuş ve kendinin de gezegenimizin misafir bir türü olduğu gerçeğini göz ardı etmiştir. Oysa son yaşanan ve 2020 yılında baş gösteren pandemi ona düştüğü acizliği nedeniyle yerini hatırlatmıştır. Ne var ki pandemi etkisini kaybedince insan türü yine iflah olmaz yerleşik huyuna dönüş yapmıştır.

Evrende yaşayan tek gezegen dünyamızdır. Bu nedenle tüm ülkelerin en büyük ortak sorumluluğu hem Yaşayan Gezegen Endeksinin hem de Ekolojik Ayak İzinin dengede      olmasını sağlamaktır. Çünkü bizi ağırlayacak yaşayan ikinci bir gezegen bulunmamaktadır. Bu nedenle doğayla barış içinde birliktelik esastır.

Bu öz açıklamalar çerçevesinde slogan olarak benimsenmesi gereken güzel bir tanımlamaya burada yer vermek isterim. 1788-1824 yıllarında yaşayan İngiliz şair Lord Byron’un deyisiyle “İnsanları severim ama doğayı daha çok severim”.

 

 

YAZINSAL KAYNAKLAR

 

27. Bayram, A. S. 2020. İnsan hakları bağlamında çevre hakkı: Eleştirel bir bakış. Güncel Felsefe Tartışmaları. Editör Ahmet Umut Hacıfevzioğlu. Sosyal Yayınlar. Felsefe. S. 213-243. ISBN 978-625-7255-82-0)

28. https://www.stgm.org.tr/hayvanlarin-da-haklari-var

29. Köybaşı, S. 2019. “Yeni Bir Anayasal Hak Öznesi Olarak Hayvan – II” Journal of Constitutional Law - Volume: 7/Issue:14/Year: 2018, s. 357-422.

30. https://tr.wikipedia.org/wiki/Evren

31. https://wikipedia.org.wiki>Besin_zinciri

32. https://creativesystemsthinking.wordpress.com/2014/11/22/systems-thinking-seeing-how-everything-is-connected/

33. https://cesit.com.tr/bal%C4%B1k-tutman%C4%B1n-psikolojik-faydalar%C4%B1-nelerdir

34. https://www.chip.com.tr/haber/baliklarin-sessiz-cigligi-dakikalar-boyunca-aci-cekiyorlarmis_170167.html

Bu yazı toplam 245 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar