Ülkesel Balıkçılığımızı Hatalardan Arındırmanın Çıkış Yolu Bölüm 3
Balıkçılık merkezi otoritesi ile ilgili eleştiriler
Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde yer alan ve balıkçılığımızın merkezi otoritesini temsil eden Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün kuruluşunun yarım yüzyılı devirmesinden sonra gelinen noktanın rayına oturmuş ve kökleşmiş bir teşkilat olması gerektiğidir. Bu süreç içerisindeki sektörel çerçevede yaşanan gelişmeler, atılımlar ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen olumluluklar kesinlikle göz ardı edilemez. Benzer şekilde ve daha da önemlisi çözüm bekleyen nice büyük ölçekli sorunların varlığının da göz ardı edilemeyeceğidir.
Genel Müdürlüğün öncelikle Ticari Av Yasağını Düzenleyen Tebliğler konusunun büyük ölçekli olanlarını görmezden gelmesi kabul edilebilir bir gelişme değildir. Genel Müdürlük Türkiye’nin gerek iç sularda ve gerekse denizlerde hükümranlığı altındaki sucul ortamda yaşamlarını sürdüren tüm canlıların korunarak sürdürülebilirlik ilkesi çerçevesinde, onların yaşam/varlık güvenliğinden bilimsel verilerin/bilgilerin öngördüğü kriterler doğrultusunda sorumludur.
Bu nedenle sucul canlıların hayat akışında yer alan kritik ortamların/bölgelerin, avcılığa kesinlikle kapalı olması gerekirken bu konuda adım atılmamasını izah edebilmek ne mümkün! Özellikle Çanakkale ve İstanbul boğazları ile giriş-çıkış bölgeleri neden avcılığa kapalı değildir. Atlantik ve Akdeniz kökenli pelajik balıkların beslenme ve daha da önemlisi üremeye yönelik göçlerini engellemek hangi mantığa sığmaktadır! Akdeniz kökenli balıkların üreme göçlerinin önünün kesilmesinin bilimsel açıklaması bunun vahşi bir doğum kontrolu olduğudur. Doğum kontrolü nüfusun azaltılması için yapılan bir uygulamadır. Hem güncel hem de gelecek için devamlı yüksek üretim beklentisinde ve hayalinde olan balıkçılık sektörü, göçmen balıklara yaptığı acımasız ve objektif düşünceden uzak av eylemleri ile kendi bindiği dalı kestiğini görmüyor mu?
Bu konuda öncelikle endüstriyel balıkçı kesimi sorumsuzca ve balığın denizlerimizdeki yaşam gelişimini göz ardı ederek avlamakla kendi geleceğini ipotek altına almıyor mu? Bu nedenle balıkçının bizzat kendisinin bu tür özellikli ortamlar için yasaklamayı talep eden kesim olması gerekmez mi?
Burada balıkçılık sektöründen önce eleştirilmesi gereken kesim devlet adına kaynağı korumak ve onun kesintisiz devamlılığını sağlamakla yükümlü olan merkezi otoritenin bu konuda somut bir adım atmamasıdır. Görüntü ve izlenim, merkezi otoritenin kılını uzun yıllar kıpırdatamayacağıdır. Nedeni ise endüstriyel balıkçı lobisinin hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun siyasi otorite ile olan yakınlığını suiistimal alışkanlığıdır.
Özellikle boğazlarla ilgili olarak Tarım ve Orman Bakanlığınca önlemler paketi üretilmedikçe bu konuda eleştirilerin dozunun artması da kaçınılmaz olacaktır. Çaresi de bakanlık, akademik dünya, sivil toplum kuruluşları ve balıkçılık sektörünün müştereken bilimsel bilgilerin ışığı altında konuyu bir daha tartışılmamak üzere düzlüğe çıkarmalarıdır.
Benzer şekilde İstanbul Boğazında eşeysel olgunluğa gelmemiş lüfer yavrularının avcılığına son verilmelidir. Bu konuda Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün yönetsel etik kavramını kesinlikle dikkate almadığıdır. Etik diğer tanımlama ile ahlak felsefesi, felsefenin doğru ve yanlış kavramlarını inceleyen, savunan ve sistemleştiren bir dalıdır. Etiğin sınıflandırılması içerisinde yer alan kavramlardan biri de yönetsel etiktir. Yönetsel etik karar verme süreçlerinde doğru olanın seçilmesi ve uygulanması konusunda rehberlik eden, aynı zamanda yönetimde adalet, eşitlik ve liyakat gibi unsurların hayata geçmesini sağlayan bir özelliktir.
Lüfer avcılığı için önlem üretme konusunda 2005 yılında salt bu konuda bilim dünyasında yer alan doktora çalışmasından ve yayınından niçin yararlanılmamıştır. Benzer şekilde üstelik aynı bakanlığın bünyesindeki Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğünün 2020 yılı ağustosunda Resmî Gazetede yayınlanarak resmileşen lüfer balığını da kapsayan tescili, 2024 yılında yürürlüğe giren 6/1 numaralı Tebliğde niçin dikkate alınmamıştır.
Aslında lüfer konusunda Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü konunun doğrusunu hayata geçirme konusunda eli, akademik ve resmî belgelerle güçlendiği halde işin doğrusunu yapmaktan niçin imtina etmiştir. Lüfer konusunun böylesine askıda bırakılmasının nedeni olamaz ve bunun da izahı yoktur!
Merkezi yönetim olarak balıkçılık konusunda yapılan en vahim hata bakanlığın İstanbul Boğazının yerkürede deniz bilimi ve balıkçılık bilimi açısından ayrıcalıklı özelliklerini görmezden gelmeye ısrarla devam etmesidir. Üstelik ülkemizde gerek deniz bilimi ve gerekse balıkçılık biliminin ilgi alanına giren tüm akademik oluşumların başladığı, filizlendiği, geliştiği ve zirve yaptığı ortama lakayt kalınması anlaşılır gibi değildir. Antik Çağdan beri süre gelen İstanbul Boğazı ayrıcalıklığını ve olağanüstü özelliklerini günümüz Türkiye’sinde 20. yüzyılın ikinci yarısının ortalarından itibaren görmezden gelinmesinin izahını yapabilmek ne mümkün!
Bundan 12 yıl öncesinde Vira Dergisinde “Geçmişin Bir Yanlışı Ankara’da Düzeltilmelidir” başlıklı makalem yayınlanmıştı(23). Makalenin bir bölümünün burada yinelenmesi acaba Tarım ve Orman Bakanlığı karar verici yöneticilerinin şapkayı önlerine koyup düşünmelerine vesile olabilir mi?
“İstanbul ayrıcalığı
İstanbul. Yeryüzünün en ayrıcalıklı köşelerinden biridir. Geçirdiği jeolojik evrimiyle, iklimiyle, doğasıyla ve özelde boğazı ve denizleriyle, tarihiyle, geçmiş uygarlıklara yön veren konumuyla bir dünya kentidir. Bu olağanüstü özelliklere sahip kent aynı zamanda denizel ortam açısından da ilginç gelişmelere ortak olan bir yerdir. Yeryüzünde deniz ve balıkçılık bilimleri açısından İstanbul havzasının özelliklerine sahip ikinci bir doğa ortamını gösterebilmeniz olası değildir. Peki, o denizel ortamı ve bünyesinde barındırdığı canlıların yaşam döngülerini bilmek, yorumlamak, değerlendirmek ve onun özelliklerini yitirmemek açısından ülke olarak acaba hangi konumdayız. İşte burada karşımıza yüzümüzü kızartacak bir tablo çıkmaktadır.
“Okyanus Gezegeni” olarak tanımlanan dünyamızda, salt bu konu çerçevesinde sahip olduğu çok yönlü özellikleri itibariyle öncelikle hangi nokta veya bölge bir inceleme konusu yapılmalıdır sorusu gündeme getirildiğinde, konuya objektif olarak bakan bir bilimci, hiç kuşkunuz olmasın size İstanbul yöresi cevabını verecektir.
Ne yazık ki devletin İstanbul’da deniz ve balıkçılık bilimi ile ilgili bir kuruluşu yoktur. Bunun en hafif açıklaması adam sendeciliğin verdiği ilgisizlik olacaktır. Neresinden bakılırsa bakılsın sonucu utanç vericidir. 2014 yılına gireceğimiz günümüz zaman diliminde bunu konuşuyor, yazıyor olmamız bile doğaya, bilim dünyasına, insanlarımıza, doğa severlere, balıkçılarımıza ve hepsinden de öte İstanbul’a saygısızlığın ta kendisidir.
İstanbul’un deniz ve balıkçılık bilimi açısından gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz?
Bilim, bilimsel ortamlar ve balıkçılık politikası
Önce bilim sözcüğüne açıklık getirelim. Bilim, yöntemlerle elde edilen ve deneylerle doğrulanan bilgiler topluluğudur. Bilimin en önemli özelliği; evreni, gerçekleri insan eylemleri ile doğrulanmış kurallar ve yasalarla yansıtmasıdır.
Peki, bu işlevsellik neyle gerçekleştirilir? Bu da anlamını araştırma kavramında bulmaktadır. Araştırma; “İnsanın bilgide ilerleme, gelişmeyi sağlama, çevresini tanıma ve ondan en iyi şekilde yararlanabilme ve sorunlarına çözüm bulma amacıyla başvurduğu en önemli bir uygulama modelidir”. Araştırma, insanın merakından doğmuş; onun gerçeği öğrenmeye, iş yapma yollarını geliştirmeye karşı olan hasreti ile beslenmiş bir etkinliktir. Özümsemek gerekirse; araştırma, amaçlı, planlı ve sistemli olarak verilerin toplanması, gruplanması, analizi, sentezi, açıklanması, yorumlanması ve değerlendirilmesi işlemleri ile problemlere güvenilir çözüm yolları bulma süreci olarak tanımlanır. Bunu gerçekleştiren kişiye de araştırmacı denir.
Görülebileceği gibi araştırmacı; uzun vadeli çalışmaları göze alan, sonuçlandıran; tüm faaliyetlerinde bilimselliği önde tutan sermayesi ancak diğer bilimsel araştırmalar, bilimsel veriler, kişisel gözlemler, yorumlar, analizler ve tartışmalar olan kişidir. Bu nedenle araştırıcının tüm çalışmaları evrenseldir. Araştırmacılığın en önemli özelliği göz boyamacılıktan arınmış yapısı ile özveri, sabır, gerçekleri bulma ve yansıtabilme becerisini içermesidir.
Peki, bütün bunlar nasıl ve neyin aracılığı ile gerçekleştirilir. Bunun cevabı net şekliyle araştırma kurumlarıyladır. Araştırma kurumları araştırma merkezi, araştırma enstitüsü, araştırma istasyonu ve araştırma birimi gibi sözcüklerle yapılanma ve personel gücüne göre isimlendirilirler.
Marmara Denizi ve gerekse boğazların en belirgin özelliği bu ortamdaki su kitlesinin homojen olmayıp, birbirinden farklı karakterdeki Akdeniz ve Karadeniz kökenli suların özelliklerini karma olarak bünyesinde barındıran karmaşık bir yapıya sahip olması ve bunun da iklimsel oluşumlarla beraber balık avcılığının akışını yönlendirmesidir.
Böylesine ayrıcalıklı, sektörün ekonomisiyle de bağlantılı ortamların bilimsel açıdan sürekli olarak izlenmesi bir zorunluluktur. Peki, bu izleme günümüzde İstanbul’da gerçekleştirilmekte midir? Ne yazık ki günümüzde devlet bu konuda kelimenin tam anlamıyla duyarsızdır. Bu duyarsızlığın nedeni, merkezi otorite ortamındaki yönetimin diğer ifade ile karar vericilerin, konunun asli temsilcileri olmamasından ileri geldiğidir.
…….. .
Bilgin unutmuş, kalem unutmamış
Geleceğin aydınlık olması, daha yüksek yaşam standardına ulaşılması insanların ortak arzularıdır. Gelecek bu yüzden bir umuttur, bir beklentidir, istekleri tetikleyici ve özendiricidir. Çünkü gelecek geçmişten çok daha olumlu gelecek vaat eder insanlara ve topluma. Oysa balıkçılık bilimi ve uygulamaları açısından tam tersine geçmişi arıyoruz. Çünkü onlar geçmişte vardılar ve Türkiye geçmişteki atılımlarıyla olağanüstü güzellikler dönemini yaşamıştı. Bunu yaşatan yer de İstanbul’un bünyesinde yer alan iki dev kuruluş idi. Bu abartılı bir tanımlama değildir. Çünkü alt yapı donanımı, konuya egemen bireyler, uluslararası arenada gövde gösterisi yapacak düzeyde gerçekleştirilen araştırmalar ve yayınlar, hep geçmişin zenginliklerini meydana getiren oluşumlardı. Ne yazık ki onlar mazi oldular (kastedilen kurumlar EBK Genel Müdürlüğünün Beşiktaş’taki Balıkçılık Araştırma Merkezi ile sonrasında kurulan Balıkçılık Müessesesi Müdürlüğüdür. Diğer kuruluş ise İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi bünyesinde Baltalimanı’nda bulunan Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsüdür). Sıradan, tatminkâr gerekçesi olmayan nedenlerle kapatıldılar. Doğulu bir zihniyetin yönetimlerdeki kalıntılarının Türkiye’yi getirdiği bir noktadır, bu.
Neden İstanbul
Ülkemizde, balıkçılıkla ilgili bir bilimsel kuruluşun yapılanması ile ilgili tüm özelliklere sahip tek yer İstanbul ve havzasıdır. Çünkü, ülkeye sektörel çerçevede ekonomik katkı; yoğun ve verimli ticari avcılığın yapıldığı ortamlar; üretici kitlenin sayısal ağırlığı; sektör içerisindeki alt sektörlerin yatırım olanakları ve bu bağlamda sektörel güçle birlikteliği; denizlerinin ayrıcalıklı oseanografik özellikleri ve canlı kaynakların dağılımı ile balıkçılığın akışına etki eden faktörlerin mevcudiyeti ve değişkenliği; çevresel sorunların yoğun olduğu ve canlı kaynaklara sorun yaratan hususlar bu ortamın baskın (dominant) yapısıdır. Haliyle Türkiye’de araştırma kuruluşuna öncelikle tartışmasız sahip olması gereken en öncelikli yer İstanbul iken bunun günümüzdeki yokluğu akıllara ziyandan başka bir şey değildir.
Türkiye’nin 2014 yılına girerken geldiği nokta; kirlenen denizler, azalan ve ticari gücünü kaybeden sucul canlı kaynaklar, ülkesel düzeyde çöken balıkçılık ve balıkçılık sektörüdür. Uzun sözün kısası balıkçılık politikası olan ülkede söz konusu edilen olumsuzluklar yaşanır mı? Bunun temel nedenini tüm siyasi partilerin ve buna bağlı olarak temsilcilerinin balıkçılık politikası diye bir kaygılarının olmamasının yanı sıra bu konulardaki bilgi yetersizliği ile açıklamak olasıdır.
Boğazlar dahil denizlerimiz ve tüm iç sularımız devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Haliyle kaynağın sahibi devlettir. Doğal olarak kaynağına bilimsel açıdan egemen olabilmek devletin asli görevidir. Ayrıca bu konuda egemenliğini de kesintisiz olarak sürdürme yükümlülüğü vardır. Bunu da araştırma enstitüleri aracılığı ile gerçekleştirir. Peki, nerede bu yapı, nerede hem hükümeti hem de balıkçılık sektörünü bilgilendirecek, yönlendirecek araştırmacı ve yönetici konumundaki insan kaynakları.
Merkezi otorite yetkilileri sektörde sorunlar oluşmadan, olası sıkıntıları ve darboğazları çözebilme donanım ve yetisinde olmak zorundadırlar. Sektörün ilgili kulvarından sağlıklı-sağlıksız bilgilendirilmelerle sektöre yön verme bir yönetim modeli olamaz. Bu nedenle yöneticilerin öncelikli olarak kendi mesleki donanımları ile sorunları çözebilme durumunda olmaları gerekir. Aksine bir durumun getireceği tablo hem yöneten hem de yönetilenler için sıkıntıdan başka bir şey değildir.
Doğayı ve ulusunu seven bir birey, bir sivil toplum örgütü, bir balıkçılık sektörü temsilcisi, bir akademisyen, bir öğrenci olarak gelin hep beraber birer mum yakalım. Bir ağaç, bir koru değil, bir orman olarak İstanbul’un hakkını İstanbul’a verelim.
Çağdaş personel yapılanmasıyla, noksansız alt yapı donanımıyla, Boğaziçi’nde dünyaya parmak ısırtacak siyasetten arındırılmış haliyle, gelin dört dörtlük deniz, iç sular ve balıkçılık bütünselliğini kapsayan bir araştırma merkezinin kurulmasına hep beraber önayak olalım. Böylelikle toplum olarak geçmişin onurlu öncü bilimcilerinden tarih huzurunda özür dileme şansını yaratalım. Diğer taraftan bu merkezle eşdeğer konuları paylaşma yönünden Çanakkale Boğazı’nda da kardeş bir kuruluşun oluşturulmasına da olanak sağlayalım.
Bu konuda makro düşünce ve uygulama esas olmalıdır. Çünkü Türkiye her yönüyle güçlüdür. Haydi Ankara top sende.”
İşlevsel Aptallık
Demircan Ateş’in günümüzden 5 yıl öncesinde bir haber linkinde değişik ve dikkat çekici bir makalesi yayınlanmıştı(24). Anlamlı sözcüklerin cazibesine katılmamak, beğenmemek mümkün değil. Makalenin başlığı ise “Yanlış Olduğunu Bile Bile Sorgulamadan Yapmaya Devam Ettiğimiz Şeylerin Psikolojisi: İşlevsel Aptallık”. Makalenin ilginç satırlarının bir kısmına burada konumuzla örtüştüğünü belirtmek pek de yanlış olmasa gerektir.
“Sözlük aptal için zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak diyor. Hal böyleyken hiçbirimiz aptal olarak anılmak istemeyiz. Öte yandan ilginç bir aptallık türü var ki, bunun o kadar da olumsuz bir anlamı yok.”
"İşlevsel Aptallık" kavramını duymuş muydunuz? Çoğu sorunun kökünde yattığı da düşünülen işlevsel aptallık, yaklaşık 10 yıllık bir kavram. Şöyle ki, bu aptallık türü ahmaklıkla bağlantılı değil. Hatta aptallık kavramıyla alakası bile yok. Kişinin zihinsel becerileri, yaptıkları hatalar yahut IQ dereceleriyle de bağlantısı yok.
İşlevsel aptal denilen kişi mensubu olduğu kültürle yahut kurumla bağlantılı olarak sorgulamayı bırakıyor.
………
İronik olan ne biliyor musunuz? İşlevsel aptallık, bahsettiğimiz kişinin gayet zeki ve yetkin olması şartıyla ortaya çıkıyor. İlginç, değil mi?
Aslında değil, çünkü bir konuda uzman ve becerikli kişi alanının dışında sorgulama konusunda hiç de başarılı değil. Mesela batıl inançların bilimsel olmadığını anlatan bir akademisyen, ders molasında kahve falı baktıran öğretmenlere kolayca katılıyor. Sebebi de basit, çünkü bu kişinin bulunduğu yere uyumunu sağlıyor. Yani işlevsel aptallık, aptalca olsa bile oldukça faydalı.
……………
Sigaranın zararlarını biliyor olmamıza rağmen yaşadığımız çevrede insanlara ayak uydurabilmek için sigara içmemiz. Sağlıklı beslenmenin faydalarını çok iyi biliyoruz ancak uyum sağlamak için sağlıksız beslenmeyi kendimiz tercih ettiğimizi düşünebiliyoruz. Dünya çapında da bu geçerli, fosil atıkların zararlarını biliyoruz ancak bu atıkları destekleyecek araçları kullanmaya devam ediyoruz.
Doğrusunu bildiğimiz şeylerin aksini ısrarla yapıyoruz… Yapmaya da devam edeceğiz.
Peki, soru basit: İşlevsel aptallık mı kazanacak yoksa sorgulamak mı?”
Genelde Türkiye denizleri özelde ise İstanbul ve Çanakkale boğazlarının sorunlarını çözümleme konusunda yetkili merkezi otorite bürokratlarının, yetki alanlarına dahil konuları sorgulamadan kendilerini arındırmaları, mantığı göz ardı etmeleri, sosyal sorumluluklardan kaçınmaları ve en önemlisi bilimsellikten yoksun kalmaya yönelmelerinde işlevsel aptallık kazanmaya devam eder mi dersiniz!
Not: Dördüncü Bölüm “Öneriler” alt başlığı ile devam edecektir.















