1. HABERLER

  2. DENİZ KÜLTÜRÜ

  3. Deniz Kültürü İnsanların İçindeki Bir Mesele
Deniz Kültürü İnsanların İçindeki Bir Mesele

Deniz Kültürü İnsanların İçindeki Bir Mesele

İnsanların denize ve tekne sahiplerine bakış açısını eleştiren Celal Pir, mavi ve yeşil sözlerini tüm içtenliğiyle Vira’da fora etti.

A+A-

Savaş muhabirliği de yaptı, ekonomi muhabirliği de. “NTV’ye sorun”, “Yeşil Ekran”, “0’dan 100”e gibi programlarıyla 14 yıldır NTV’nin değişmeyen yüzlerinden biri. Başarılı bir haberci ve aynı zamanda deniz tutkunu olan Celal Pir, kendisi kabul etmese de bir “doğa savaşçısı” sıfatını en çok hak eden kişilerden biri. O, İnkılap Vapuru’na sahip çıkılmasından, Göcek’teki koylarda çevreyi kirleten deniz evlerinin kaldırılmasına kadar çevre ve deniz kirliliğine karşı duyarlılığını, “Yeşil Ekran” gibi programlarla izleyicileriyle paylaşmaya devam ediyor.  İnsanların denize ve tekne sahiplerine bakış açısını eleştiren Celal Pir, mavi ve yeşil sözlerini tüm içtenliğiyle Vira’da fora etti.

“NTV’nin sokağa inmesini sağlayan kişi”, “En şık giyinen spiker”, “Her ortama uygun kıyafeti nasıl buluyor?” ya da “Konuklarına sorduğu soruları kendisi daha iyi yanıtlar” gibi farklı soru ve yorumlara maruz kalsa da Celal Pir’e dair ortak kanı hangi konuda olursa olsun kaliteli programlara imza atması. Kurulduğu 1997 yılından itibaren NTV kadrosunda yer alan Celal Pir, televizyondaki başarılı haberciliğinin yanı sıra çevreci kimliğiyle de bir deniz tutkunu ve daha da ötesi savaşçısı. NTV Ekonomi Programları Koordinatörü Celal Pir ile habercilikten denize uzanan uzun bir söyleşi yaptık. Ve itiraf etmek gerekir ki, yorumları ile bize de adeta bir çevre uzmanıyla konuştuğumuz izlenimi verdi.

Ekranların en popüler sunucularındansınız. NTV’deki bu başarınızı nasıl açıklıyorsunuz?

Biz kanalı kurarken ben ekonomiyi üstlenmiştim. Televizyonculuk, şapkadan tavşan çıkarmak gibi bir şey, sürekli kendinizi yenilemeniz lazım. Sonra program bölümünde görev aldım. Burada yapılmayanları yapmak istedik. Bilgiyi sıradan vatandaşa da aktararak, en azından onların koşulları eşitlensin istedik. Bunda çok başarılı olduk. İzleyicinin dikkatini çekeceğimize inandığımız farklı alanlarda ama izleyiciyi sıkmadan, onların aklındaki soruları yanıtlayacağına inandığımız programlar yapıyoruz.

Gündemin parçası olup, konuşulmayan konuları sizin programınızda bulabiliyoruz. Program konularını nasıl seçiyorsunuz?

Türkiye’de gündem çok değişken, 81 ilde, 81 ayrı gündem var. Ama halkın sorunlarına dikkat kesilen, halkın sorunlarını ön plana çıkartan bazı konular var. Biz gazeteciler bunu anlatma imkanını yeterince bulamıyoruz. Çünkü birçok program Türkiye’de siyasete endeksli olarak şekilleniyor. Elbette siyaset gündemi, demokrasi talepleri önemli, ama insanların gerçek sorunları biraz sümen altında kalmış gibi oluyor. Biz birçok programda insanlara bilgi aktaracağımız konuları tercih ettik. Bu bir kanser vakası da olabilir, arılar ile ilgili bir şey de. Görevimiz orada hiç yorum yapmadan mümkün olduğu kadar, sağı ve solu gösteren şekilde bu programlarda insanlara bilgi aktarabilmek. Zaten bizi izleyenler de en az bizim kadar zeki. Ben illa bu doğrudur diye kimsenin kafasına bir şey çarpmaya çalışmam.

Programlarınızda sizin tepki verdiğiniz konular olmuyor mu?

Özellikle Yeşil Ekran’da tahammül edemediğimiz şeyler var. Mesela ağaç kesimine tahammül edemiyorum. Ne amaçlı olursa olsun, elli atmış yıllık bir ağacın kesilip, sonra fidan dikilmesine, Kaz Dağları’ndaki ağaçların altından çakıl taşı çıkartılıp, asfalt malzemesi olarak kullanılmasına tahammül edemiyorum. Koyların önüne sağına soluna bu bir mavnadır diyerek, evlerin kurulmasına tahammül edemiyorum. Ben doğa ile uğraşmayı seviyorum ve doğaya yapılan haksızlıklara da tahammül edemiyorum. Ben bir doğa savaşçısı da değilim. Dolayısıyla bizim programlarımızın temel amacı farklı konularda insanların aklının ucunda olan konularda vatandaşa bilgi vermek, bu zaten gazetecinin görevi.

Denizle ilgili bir programlarınız da var, örneğin İnkılap Vapuru…

O “Yakın Plan” programında yaptığımız bir şeydi. Yalova İli, İnkılap Vapuru’nu düğün salonu, kafeterya yapmak istiyordu. Öyle de yaşatabilirler, ama vapur vapurluktan çıkmış. O vapurlar dokuz kız kardeşti ve döneminin çok özel gemileriydi. Şimdi onları yok ediyoruz. Bari bir tanesini koruyabilsek. Denizle ilgili sadece bu değil, özellikle kıyılar, mesela geçen sene Göcek’in koylarında önlem alınması için seri yayınlar yaptık. Açıkça söylüyorum; bazı yüzer evleri o koylardan attık. Çünkü o koylar toplumun ortak yeri. Her koyun bir kapasitesi var, ama oraya bir ev kurulup, kablolar çekip partiler verilmez. Çiftlikler konusunda da her şeyin denetim altına alınması lazım. Kıyıların biyolojik çeşitliliğinin korunması lazım. Üç tane balık yetiştireceğim diye eli silahlı adamların oralarda bekleyip, denizi kirletip o denizden faydalanmak isteyen topluma karşı suç işlemesine engel olmak gerekir.

Çevre konularına bu kadar ilgilisiniz, bireysel olarak denizle ilişkiniz nasıl?

Denize sevgim çok. Altı metrelik küçük bir sürat motorum var. Eskiden Göztepe’de otururken, Kalamış’ta duruyordu. Genellikle Büyükada’nın arkasına gidip, biraz balık tutardım. Sonra da akşam dönerdim. O tekne bana deniz hakkında çok şey öğretti. Ama yelkenliyi daha çok sevmeye başladım. Çünkü laser yapıyordum. Şimdi laseri de geçtim, biraz katamaran yapabiliyorum. Motor yat yerine motoru terk ederek, yelken olabilir mi diye düşünüyorum.

İstanbul’da tekne sahibi olmanın zorlukları var mı?

İstanbul’da küçük tekneler için çok büyük sorun var. Marinalar onları hep külfet olarak görüyor. Teknem şu anda karada. Altı metrelik, 90 beygirlik de kuvvetli bir makinesi var. Bugün o tekneyi satmaya çalışsam, belki beş bin dolar verirler, ama yıllık vergisi çok ağır. Yani beygir başına 30 dolar gibi bir rakam kaldı aklıma. En son dedim ki bunun kaydını sildiriyorum. Her sene bir tekne parasını devlete vergi olarak ödeyemem. Bir de çok özür dileyerek söylüyorum insanımız deniz düşmanı. Hemen sorarlar “yatı katı var mı” diye. Yani kattan önce yat gelir. Tekne almak bu ülkede bir zenginlik belirtisi sayılıyor. Sonra da deriz ki ya üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de denizde ne kadar az tekne var. Sen ayağını sokanı denizden geri çekersen, Yunanistan da bizi geçer, Arnavutluk da… Bir kere insanların kafalarının üzerindeki postalları kaldırmaları lazım.

Deniz turizminde Türkiye’nin potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz? Örneğin kruvaziyer turizmi…

Potansiyeli var, ama kruvaziyer turizminin Türkiye’de yapıldığını düşünmüyorum. İstanbul’da “final destination” olmalı. Ama Karaköy Rıhtımı’nda herhalde en fazla 4 tane kruvaziyer gemi yanaşabilir. Kuşadası’na da günde ya bir ya iki tane gelebilir. Yani bütün kıyıları toplasak, 20 tane gemi yanaşamaz. Oysa çok iyi biliyorum; Zeytinburnu açıklarında bir liman yapılacaktı ve o limanda 25 tane dev kruvaziyer gemi sadece kışlamak için kalacaktı. Oteller, restoranlar kafeler, denizcilik eğitimi, saltanat kayıklarını kapsayan her gün 15 gemiyi ağırlayabilecek bir limandan bahsediliyordu. Bu işin uzmanları belli bunlardan bazılarının bu işlere ortak olması lazım ki bu işi becerebilelim.

İnsanların denize bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kıyı bölgelerimizde insanlarımızın denize sevgisi, saygısı, denizle barışık yaşama isteği var. Ama deniz kültürünü, Fethiye’de binelim bir tekneye beş tane ada dolaşalım, bu arada iki cızbız köfte yiyelim diye düşünüyoruz. Sintineleri de denize basıyorlar ki bu aşağılık bir şey. Yarın senin çocuğun girecek o denize. Bu nesil, çok özür dileyerek söylüyorum Türkçesiyle maganda gibi kullanıyor denizi. Geçen sene tüm denizlerden su örnekleri aldık. Dünyanın en güzel koylarından dediğimiz Göcek’te deniz kirliydi. Harem’de yanılmıyorsam 300 tane lastik çıkartıldı. Küçükken Harem’de yüzerdik. Deniz kültürünün sadece bir devlet meselesi olduğunu söyleyemem, bu insanların içindeki bir mesele. Bir kişi bile etkilense, attığın taş ürküttüğün kurbağaya değiyor. Bu yüzden Vira ve benzeri dergilerin daha da artmasını, daha çok kişiye ulaşmasını isterim. Sizin gibi özel dergiler hakikatten hedefe atış yapan dergiler. Bu tür dergilerin yaşaması, yaşatılması ve daha genişleyebilmesi lazım.

Celal Pir’in Yeni Asır’dan NTV’ye uzanan yaşamı

İlk, orta ve liseyi yatılı okudu. Marmara Üniversitesi Gazetecilik Radyo Televizyon ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümlerinden mezun oldu. Yurtdışında uluslararası bankacılık ile ilgili sertifika programlarına katıldı. Gazeteciliğe üniversiteyi bitirdikten sonra Yeni Asır Gazetesi’nin İstanbul’daki ekonomi gazetesi Rapor’da başladı. Burada Necati Doğru ile tanıştı. Yeni Asır’da yazmaya başladı, daha sonra Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde on yıl çalıştı. Yazılı basın deneyiminden sonra, HBB kanalının kurulmasıyla televizyona transfer oldu, ancak Sabah Gazetesi’ne dönmek zorunda kaldı. Ardından önce Kanal 6’ya oradan da Kanal D’ye geçti. Sabah programında haber sunmaktan haber müdürlüğüne kadar farklı alanlarda televizyon haberciliği yaptı. Son olarak 1996’da NTV kuruluşunda yer aldı. Bugün 48 yaşında olan Celal Pir, yaklaşık 14 yıldır NTV’de çalışıyor.

 

Vira Dergisi

Bu haber toplam 413 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.