1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Medya kendini sorgulamalı
Medya kendini sorgulamalı

Medya kendini sorgulamalı

Kamuoyunda yankı uyandıran lüferin soyunun tükenişini ilk yazan gazeteci olan Milliyet Gazetesi Muhabiri Karakaş, aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu Basın Kurulu Başkanı. Kendisi de bir dalgıç olan Gökhan Karakaş’la denizlerimizi konuştuk.

A+A-

Türkiye’nin deniz kültürü ve sualtı canlı yaşamı üzerine uzmanlaşmaya çalışan tek muhabiri olan Gökhan Karakaş, sualtı arkeolojisinde yüksek lisans yapmak için hazırlıklarını sürdürüyor. Kıyılarımızdaki batıkların tarihsel geçmişi ile ilgili haberler yapan Karakaş, nesli tükenme tehlikesi altındaki canlıların korunması için bilim adamları ve akademisyenlerle de çalışmalar yürütüyor. Kamuoyunda yankı uyandıran lüferin soyunun tükenişini ilk yazan gazeteci olan Milliyet Gazetesi Muhabiri Karakaş, aynı zamanda Türkiye Sualtı Sporları Federasyonu Basın Kurulu Başkanı. Kendisi de bir dalgıç olan Gökhan Karakaş’la denizlerimizi konuştuk.

Deniz tutkunuz nereden kaynaklanıyor?
Denizin hemen kenarında, Boğaz’ın dalgaları dövdüğü bir bahçede kurulu Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum. İşte deniz tutkusuyla da burada tanıştım. Daha sonra Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazandım, fakat denize olan tutkumu hiç yitirmedim. Habercilik anlamında sualtıyla tanışmam için aradan sekiz yıl geçti. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi yönlendirilmeyişimiz ve deniz haberciliğinin Türkiye’de muteber olmamasıdır. Bizlere deniz konusunda çevre sahibi olsak da, hiçbir yere gelinmeyeceği öğretildi. Zaten hep başka branşlara yönlendiriliyorduk. Bu nedenle uzak kaldım denizden. Nihayet sekiz yıl sonra sualtıyla tanıştım ve hemen akabinde de sualtı fotoğrafçılığını öğrendim. Ondan sonra da hem denizin altı hem de denizin üstündeki pek çok spor branşıyla en azından amatör olarak ilgilenmeye başladım. Aynı zamanda Vira Dergisi’nin de çıkış konsepti olan deniz kültürü ve sualtı canlı yaşamı üzerine uzmanlaşmaya çalışıyorum.

Deniz desek kısaca nasıl anlatırsınız?
Bir deniz subayı olmasına rağmen sağlık sebepleri nedeniyle karada çalışmaya mecbur kalan John Masefield çok güzel anlatmış, sizlerle paylaşmak isterim:
“Deniz Tutkusu
Ben yeniden denizlere açılmalıyım, denizle gök arasında yapayalnız kalmalıyım,
Yüksek bir gemi ve yol gösteren bir yıldız tek isteğim…
Dümenin gıcırtısı, rüzgarın şarkısı ve beyaz yelkenin sallanışı ile suları örten buğuyu ve uzaktan söken şafağı seyretmek bütün zevkim. Evet ben yeniden denizlere açılmalıyım...”

Denizle iç içe bir okulda okudunuz. Deniz sevdanız yeşerirken, verilen eğitimde denize yönelik bir şeyler öğrendiniz mi?
Kesinlikle hayır. Dersler bakımından çok ağır bir liseydi. Sıra dışı bir okuldu ama lise müfredatı uygulandığı için denize doğal olarak yer verilmiyordu. Ama biz denizin içinde, Boğaz’ın tam ortasında olduğumuz için Boğaz’ı göre göre denize aşina olduk. Üniversiteye gittiğimde içimdeki o deniz sevgisini, o tutkuyu okuyarak canlı tutmaya çalıştım. 16 yıllık muhabirim. Bu alanda uzmanlaşmaya başlamam meslek hayatımın sekizinci yılında oldu.

Ulusal medyanın denizcilik muhabiri bulundurmamasının nedeni nelerdir?
En büyük nedeni medyada bir deniz algısının olmamasıdır. Halkın deniz kültürü haberlerini okuduğu ya da izlediğini kimse düşünmüyor. Haberlerde yunus balığı gibi bir ifade kullanarak okuyucunun yunusu memeli yerine balık sanması sağlanıyor. Popüler olmadığı için kimsenin deniz haberi okumadığı ya da ihtiyaç duymadığı gibi bir önyargı ile hareket ediliyor. Ayrıca mesela insanlarla karşılaşması imkansız bir derin deniz canlısı olan Bozcamgöz Köpekbalığı ağlara takıldığında, “Marmara’nın Jaws’ı yakalandı” diye manşetler atılıyor. Oysa köpekbalıklarının aslında eko sistem için ne kadar yararlı olduğu, Bozcamgöz’ün ekonomik değerinin olmadığını belirten yazılar yazılırsa balıkçı da onu avlamaktan vazgeçecektir. Yani medya, algısını halka doğru veremiyor. Eğer medya bilim gözlüğü ile bu haberleri yaparsa, bu canlıların yaşamlarını sürdürmesine de destek olacaktır. Deniz kültürünü yaygın hale getirmek için artık medyanın ve ilgili bakanlıkların kendini sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Lüferin ve diğer endüstriyel balıkların av boyutunun tartışılıyor olması elimizi taşın altına soktuğumuzu gösteriyor ve beni umutlandırıyor. Ulusal medyadaki bu eksikliği de yazılı basında Vira Dergisi başarı ile kapatıyor. İçtenlikle kutlarım.

Son yıllarda denizlerimiz için neleri doğru yapmaya başladık?
Ne yazık ki çok olumlu cevap veremeyeceğim. Denizle ilgili yıllar önce öğretilen “8333 km deniz sınırımız vardır” sözü dışında çocuklarımıza yeni bir bilgi aktaramadık. Halen denizciliğin tüm alt konularını kapsayan ilgili bir bakanlığımız yok. Balıklarımız, batıklarımız, kıyılarımız, derinlerimizi turistik anlamda tanıtamadığımız gibi yeteri kadar koruyamıyoruz da.

Birçok ülkeyi dolaştınız, ilginç anılarınız olmuştur. Birini bizimle paylaşır mısınız?
300 milyon insanı etkileyen, hatta Güney Doğu Asya halkının kaderine yön veren tsunami faciasından bir yıl sonra Kızılay’ın yardım ekipleri ile Endonezya’ya gitmiştim. Binlerce insanı yutan Hint Okyanusu’nun tuzunu tatmak ve birkaç kulaç atmak için fırsat kolluyordum. Programımız çok yoğun olduğu ve Kızılay’ın yaptığı kalıcı konutları hizmete açarken fotoğraf çekmem gerektiği için iki gün boyunca başaramadım. Banda Aceh Bölgesi’ne gittiğimizde bir yerli beni motosikletine alarak okyanusa ulaştırdı. Karayip Korsanları’nın çekildiği altın sarısı kumsal gibi bir kumsaldan kendimi okyanusa bıraktım. Giysilerim, paralarım, kimliklerim ve maddi değeri yüksek fotoğraf makinelerimi beni getiren Endonezyalıya emanet ederek yüzdüm. Göze aldığım kaybolma, kaçırılma hatta boğulma riskine rağmen Hint Okyanusu ile tanıştım.

Yaptığınız ve unutamadığın bir haberi bizimle paylaşır mısınız?
17 Ağustos 1999 Marmara depreminin yıl dönümü olan 17 Ağustos 2005’te Gölcük’te yıkılan binaların bulunduğu yere dalış yaptım. Yitip giden canlıların arkasından sualtıyla ilgili ne yapılabilir diye düşündüm, o tarihte bu refleks henüz gelişmemişti. Benim için gazetede iyi bir çıkış oldu. Bir diğeri ise 2008 yılında Greepeace (Uluslararası Yeşil Barış Örgütü) ile bir gemi seyahatine çıktım. Güney Doğu Akdeniz’i gezme imkanı buldum. Lübnan, Ürdün, Güney Kıbrıs, Suriye ve Türkiye kıyılarını. 17 gün boyunca açık denizde kaldım. Bu süre içinde gemi mürettebatının yaptığı pek çok işi yaptım. Deniz kültürü sınavını orada verdiğimi düşünüyorum. Büyük dalgalara maruz kaldık. İlk ciddi imtihanımı verdim. Hiç kara görmeden günlerce yol aldık. Orkinoslarla ilgili bir proje idi. Bu geziden sonra denizci olabilirim diye düşündüm, kendime özgüvenim arttı.

Greenpeace’in “Seninki Kaç Santim” projesine destek veriyor musunuz?
Bence her balığa en az bir kere yumurtlama ve üreme şansı verilmeli. Bu doğanın kendini yenilemesi için gerekli. Doğa kendini yenileyemediği zaman bizlere zarar vermeye başlıyor. Bu balıklara bir şans vererek, üremesini sağlayarak, doğanın kendini yenileme ilkesine katkıda bulunmalıyız. Küçük boyda avlanan balık, yavru balık demektir. Bu balıkların lezzeti olmayacağı gibi gelecek kuşaklara bırakacağımız büyük balıktan da mahrum kalacağımız anlamına gelir. Doğamızı bitirmemek, yaşam alanlarımızı sınırlamamak ve doğayı daha fazla kızdırmamak için kesinlikle küçük balık yenmemeli. Sonuna kadar bu projeyi destekliyorum.

Deniz kültürünü geliştirmek için yapılanların dışında başka neler yapabiliriz?
En önemlisi medyanın algısı değişmeye başladı. Bunda da fuarların ve uluslararası başarıların önemi var. Sualtı hokeyinin ne olduğunu insanlar öğrenmeye başladı. Aslında sualtı sporlarında çok başarılı takımlar yetiştiriyoruz. Fransa ve İspanya’dan sonra Avrupa’da en iyi yükseliş gösteren ülkelerden biri Türkiye. Sualtı Olimpiyatları’nda Türkiye favorilerden biri olarak gösteriliyor. Bunun en önemli kanıtı da bu sene CMAS’ın Sualtı Olimpiyatları 26-31 Mayıs tarihleri arasında Bodrum’da yapılıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren 46 ülkeden sporcunun katılacağı bir yarışma. Bunun ne kadar büyük bir tanıtım ve ülke turizmine ne kadar büyük bir katma değer olduğunu görmemiz gerekiyor.

Son olarak sizce denizlerimiz için olmazsa olmazların başında ne geliyor?
Gelecek kuşaklara bırakacağımız bilinç. Denizlerimizi temizlemek yerine kirletmemenin önemini anlatmak. Denizdeki çöpü toplamanın çok zor ve maliyetli olduğunu onlarca dalışla öğrendim. Önemli olan denizi temizlemek değil, kirletmemek. Çocuklarımıza vereceğimiz bilinç ve eğitim denizlerimizin kurtulmasını sağlayacak.

Virahaber

Bu haber toplam 564 defa okunmuştur

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.