1. YAZARLAR

  2. Nezih Bilecik

  3. TBMM Balıkçılık Araştırma Komisyonu Ülke Balıkçılığına Acaba Çare Olabilecek Mi?
Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi
Yazarın Tüm Yazıları >

TBMM Balıkçılık Araştırma Komisyonu Ülke Balıkçılığına Acaba Çare Olabilecek Mi?

A+A-

Nezih BİLECİK

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi

 

BÖLÜM 1

Balıkçılık Sektöründe yaşanan sorunların araştırılması amacıyla TBMM çatısı altında partiler üstü bir Balıkçılık Araştırma Komisyonunun kurulması ile ilgili olarak alınan karar 2 Temmuz 2023 tarihinde Resmî Gazetede yayımlanmıştı. Amaç parlamentoda grubu bulunan tüm siyasi partilerden oluşan bir komisyon aracılığı ile balıkçılık sektörünün yaşadığı sorunların tespiti ve belirlenen sorunların çözümüne yönelik kısa, orta ve uzun vadeli yol haritasının belirlenerek sektörün sağlıklı gelişiminin önünü açacak önerilerle ülke balıkçılığının gelişimine katkı sağlamaktır.

TBMM Balıkçılık Araştırma Komisyonu 28. Yasama Döneminde Adalet ve Kalkınma Partisinin İstanbul Milletvekili İsmail Hakkı Karayel’in Başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisinden 10, Cumhuriyet Halk Partisinden 5, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisinden 2, Milliyetçe Hareket Partisinden 2, İYİ Partiden 2 ve Saadet Partisinden 1 olmak üzere toplamda 22 milletvekilinden oluşturulmuştur.

Komisyonun çeşitli tarihlerde ülkemizin dört bir yanında sektör ilgilileri ile hem saha gözlemleri hem de toplantılar yaparak çalışmalarını sürdürdükleri konusundaki haberlerin ulusal ve yerel basında yer aldığı gözlemlenmektedir. Temenni edilen husus Komisyonun bilimsel gerçeklerle örtüşen, Avrupa Birliği Ortak Balıkçılık Politikası ile bağdaşan, sucul doğanın yazılı olmayan kanunları ile bütünleşen bir rapor hazırlamasıdır

Geçmişe Minyatür Bir Bakış

1971 yılında 1380 sayılı Su Ürünleri Kanununun kabulünün akabinde ulusal düzeyde balıkçılık hizmetlerinin tek bir çatı alında yaşam bulduğu Su Ürünleri Genel Müdürlüğü Dönemi başlar. Bu kanun aslında devrim niteliğinde bir kanundur. Nedeni ise 1880 yılından beri genç Türkiye Cumhuriyeti Döneminde de varlığını sürdüren balıkçılığımızın yasal dayanağı olan Osmanlılar Dönemi Zabıta-i Saydiye Nizamnamesinin geç de olsa sonlandırılması ve kanunun ulusal düzeyde günün koşullarına cevap verebilecek konuma kavuşturulmasıdır.

Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün kurulduğu 1972 yılından beri balıkçılık konusunun verimli düzeyde ülke ekonomisine katkı sağlaması ve sektörün sorunlarını gidermek amacıyla günümüze dek çok sayıda şuralar, sempozyumlar ve paneller düzenlenmiş ise de tüm istekler, öneriler, çabalar doğru veya yanlış halleriyle hep kâğıt üzerinde kalmıştır. Su Ürünleri Kanununun kabulü, ayrıca Su Ürünleri Genel Müdürlüğünün kuruluşunun üzerinden 50 yılı aşkın bir süre geçmesine karşın sorunlar çözümlenememiş tam tersine içinden çıkılmaz bir hal alarak günümüze kadar gelinmiştir. Bunun en temel nedeni merkezi otoritede balıkçılık konusunun sevk ve idaresinde yükümlü olanların gördükleri temel eğitim ile balıkçılık konusundaki liyakatlerinin tartışmaya açık olmasıdır. Her ne kadar günümüzde bu olumsuzluk büyük ölçüde giderilmiş ise de liyakat açısından olunması gereken düzeye henüz erişilemediğidir. Ülkesel balıkçılık yönetiminin tarihsel gelişimi incelendiğinde 1972 yılında gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklendiğidir.

 

Ülkemiz Balıkçılarının İlginç Ayrıcalıklı Durumu

Klasik olarak ülkemizdeki balık avcılığının %90’a yakınının endüstriyel balıkçı kesimi tarafından avlandığıdır. Diğer bir ifade ile balık avcılığımızın ağır lokomotifi endüstriyel balıkçı kesimidir. Özellikle bu kesim temsilcilerinin geleneksel balıkçı kesimiyle mukayese kabul edilemeyecek düzeyde merkezi otorite ile siyasi kulvarda ağırlığı bulunmaktadır. Ne var ki bu ağırlığın ülke balıkçılığının akışını olumsuz düzeyde etkilediği de günümüzün gerçeğidir. Konuyu açmakta yarar var.   

Balıkçılık Bilimi veya diğer tanımlama ile Balıkçılık Biyolojisi biyolojik bilimlerin uygulamalı bir alanıdır. Hal böyle olmakla beraber Balıkçılık Biliminin diğer biyolojik bilimlerden sosyal açıdan bir ayrıcalığını ülke olarak yaşamaktayız. Nasıl mı, bir de ona bakalım! Tıp biyolojinin salt insan sağlığını ele alan bir uygulama alanıdır. Veteriner Hekimlik hayvan sağlığı ve üretimi ile ilgilenen uygulamalı bir biyoloji alanıdır. Ziraat Mühendisliği eğitimi bitkisel ve hayvansal üretimi gerçekleştiren uygulamalı bir biyoloji alanıdır. Diş Hekimliği insanın salt diş sağlığını konu alan uygulamalı bir biyoloji alanıdır. Benzer şekilde Orman Mühendisliği eğitimi de orman kavramının içerisine giren konularda uygulamalı bir biyoloji alanıdır.

Anahtar tanımlamalarla vurgulanan bu biyolojik meslek dallarında toplum sosyal açıdan işlevlerini gerçekleştiren bireylere kulak vermek ve onların önerileri ile uygulamalarına tabi olma durumunda olduğudur. Örneğin; bir hasta hastaneye bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğinde tanı ilgili doktor tarafından konulur. Bu aşamada hasta doktorun tanısına tabi ve önerisine uyma konumundadır. Varsayım olarak hastanın doktoruna “– Hayır doktor bey yanlış teşhis koyuyorsunuz, benim hastalığım şudur” deme gibi bir durumu söz konusu olabilir mi? Tam tersine hasta doktorunun gözünün içine bakar ve sağlığına kavuşmak için reçetesini alıp gitmeye can atar.

Diğer meslek dallarının uygulamalarında da eşdeğer durumlar sergilenir. Bir Veteriner Hekime hayvan sağlığı ve önlemleri konusunda bir besicinin yapacağı uygulama önerileri harfiyen uygulamasıdır. Keza herhangi bir arazide hangi tür bitkisel üretimin yapılacağına toprak analizine göre öneride bulunan bir Ziraat Mühendisine çiftçi aksine bir tavır alabilir mi?  Ne var ki biyolojik bilimlerin içerisinde yer alan ve sucul dünya canlılarının insan yararına işletilmesini, koruyarak sürdürülebilirliğini esas alan Balıkçılık Biliminde görüntü tam tersinedir. Balıkçılık bilimcilerinin önerileri Balıkçılık Sektörü tarafından özellikle kaynağın işletilmesinde ön görülen kriterler açısından kabul görmez. İşin içerisine diğerlerinin aksine bir de siyaset sokulur ve yönlendirilmiş bir siyasi kulvar aracılığı ile benzetmek gibi olursa doktorun dediği değil hastanın dediği olur konumu gerçekleştirilir. Sonuç çöken balıkçılık stokları ve genel şekliyle mutsuz bir balıkçılık camiası. İşin vahim tarafı aynı tablonun akıl dışı olarak yıllar yılı temcit pilavı gibi tekrarlandığıdır. Çöken ve verimsizleşen balık stokları nedeniyle önceliğin daima doğada olduğunun balıkçılık sektörünce kabul görmemesidir. Sonuçta balıkçılık bilimcilerince verilen acı reçete uygulaması askıda kaldığı için sorun çözülemez bir şekilde kronikleşir ve kronikleşmiştir de.

Balıkçılık Sektörünün ağırlıklı olarak endüstriyel balıkçı kesimi resmi otoriteye, siyasetçilere ve topluma ahkam kesmede uzmanlaşmıştır. Biyolojik bilimlere dahil Balıkçılık Bilimi dışında diğer biyolojik bilimlere dahil hiçbir sektörün bireylerinde böylesine bir başkaldırı ve kendini bilmezlik durumu gözlemleyemezsiniz.

 

Ahkâm Kesen Bir Mesleğin İlginç Egemenliği

Ülkemizde genel durum sucul ortamı balıkçılık açısından ticari olarak işleten ve balıkçı olarak tanımlanan kesimin eğitim bakımından taban düzeyde öğrenim gören kişilerden oluştuğudur. Dikkat çekici olan bu özellik kaynak işletim unsurlarındaki yetkinlik kavramıyla hiç örtüşmeyen bir durumdur. Çünkü sucul canlı kaynakların sağlıklı işletmeciliği aslında üst düzey bir bilgi birikimini gerektirir.

Hal böyle olmakla beraber, çok ilginç bir şekilde balıkçı kesiminin ve balıkçının tipik karakteristik yapısının ileri düzeyde ahkâm kesme özelliğini içermesidir. Ahkâm kesmenin sözlük anlamı çekinmeden kesin yargılarla konuşmak, bilir bilmez konuşmak ve bir anlamda bilmeden atıp tutmaktır. Bu hususu balıkçının resmi mercilere muhatap oldukları hemen hemen her ortamda gözlemlemek olasıdır. Yalnız, doğaya ve yasaya saygılı balıkçılar ile balık yetiştiriciliği temsilcileri bu söylemin dışındadır.  

Doğa bilimcileri bir fikir beyan ederken etik olarak sorumlu hareket etme yükümlülüğündedirler. Çünkü biyolojik bilimciler olarak da tanımlanan kesimin amacı doğrulanmış bilgileri bilim dünyası, toplum ve haliyle balıkçılık sektörü ile paylaşmaktır. 

Buna karşın sürdürülebilir koruma felsefesi doğrultusunda titizlikle kullanılması gereken sucul canlı kaynakların işletilmesi ise avcılık hariç çok yönlü balıkçılık bilgi donanımına sahip olmayan bireylerce gerçekleştirilmektedir. Bu oluşum zıtlığın ta kendisidir.

Bilgi donanımı yetersizliğine karşın kendi ekmek parasının devamlılığını sağlamak için alınan koruyucu önlemlere karşı çıkan ve bilimcilere de cephe alan kesim balıkçı topluluğunun özellikle ağalar kesimidir. Bu tavrın yanı sıra en enteresan durum ise olağanüstü düzeyde ahkâm kesme becerileriyle beraber sahnedeki yerlerini almalarıdır. Bunun şaşırtıcı yanı ise; ahkâm kesmelerinin çoğunda da başarılı olduklarıdır. Bu aşamada merkezi otorite temsilcilerini markaja almaları ve diğer baskı unsurlarını tetiklemeleri olağan uygulamalardır. Zaten balık avcılığını düzenleyen tebliğlerin rayına oturamamasında merkezi otorite temsilcilerinin yetersizliklerinden ziyade balıkçılık sektörü baskısının payının yüksekliğidir.

Endüstriyel balıkçı kesimi temsilcilerinin bazı kereler ileri sürdükleri savlar o kadar şaşırtıcıdır ki bilimcilere dudak uçuklatır. Yakın zaman diliminde lüfer konusundaki av yasağını delmek için eşeysel olgunluk öncesi olan boyu nedeniyle avlanması yasak olan çinakopun lüfer balığının küçük boylusu olmadığı bilakis tam tersine ayrı bir tür olduğunu ve bunun da bu kadar büyüdüğünü ileri sürdükleri süreci de yaşamış olmamızdır. Bu sava karşın Cem Yılmaz’ın deyişiyle “- Ne dedin ne dedin” söylemi de anlamını bulmakta.

 

Dikkate Alınması Gereken Ana Olgu

İnsanların ortak malı olan sucul canlı kaynakların işletilmesine memur edilen ve balıkçı tanımlamasına giren bireyler ve örgütleri bulundukları yeri iyi bilmek zorundadırlar. Hele önlemlerin üretildiği, önerilerin kayıt altına alındığı çoğulcu katılımın oluşturulduğu ortamlarda özellikle bağırarak ve gerçek dışı söylemlerle etki yaratmaya çalışma alışkanlığına son vermeleri gereklidir. Bu, yerini bilme onları küçük görme; merkezi otorite temsilcilerinin ve akademik kuruluşların üstünlük taslamasıyla ilgili değildir. Çünkü sözü edilen kurumlar doğanın kendi kanunlarına uyumlu olmanın çerçevesini çizerler. Bunun dışına çıkmaları zaten söz konusu olamaz. Bu tabloda olması gereken yerleşik ve dikkate alınması gereken tek ana olgu tamamen bilimselliğe dayanan bilgi ve verilerdir. Yani doğruluğu kanıtlanmış ve tartışılması söz konusu olamayacak gerçeklerdir.

Balıkçılık idaresinde en önemli, öncelikli ve daimî konu av yasaklarıdır. Balıkçılık tekniği bir yana yasaklamaların özü balık türlerine konulan boy, zaman, kota ve yer kısıtlamalarıdır. Haliyle balıkların üreme organlarının geçirdiği evrimin izlenmesi, balığın hangi boyda, hangi ağırlıkta ve hangi yaşta eşeysel olgunluğa ulaştığının saptanması, sorunun bilimsel olarak giderilmesini sağlar. Özellikle sucul ortam canlılarının üremeleri, üreme organlarının geçirdiği evrimi, canlının ilk eşeysel olgunluğa cinsiyet, boy, ağırlık ve yaş olarak ne zaman ulaştığını, hangi zaman diliminde çoğalmak için yumurtladığının belirlenmesi esastır.

 

Belirtilen bu hususların bilimsel açıdan saptanması ve ortaya konulması görev ve yükümlülüğü, konu ilgilisi biyolojik bilimcilerindir. Haliyle bu konular balıkçıların bilgilenmeleri ve ona göre avcılıklarını disiplin altına almaları açısından düzenlenirler. Bilimcilerin önerilerini dikkate alan ve onu uygulama alanına taşıyan merci de resmi otoritedir. Temel olarak gerek balık bilimi ve gerekse balıkçılık bilimi hakkında doğal olarak karar vericiler o mesleği icra edenlerdir. Haliyle onların dışında kalanlar sadece o bilgilerin gerekliliklerine uyma durumundadırlar. Bu husus tüm balıkçıları da kapsar. Ne var ki balıkçı şayet öngörülen hususlara sıcak bakmıyor ve bu hususlar işine gelmiyor ise o noktada bilim, bilimsel çalışmalar ve bilimsel görüş onun için hiçbir anlam taşımamaktadır. O aşamada balıkçının egosu ön plandadır. Yine o aşamada balıkçı kendince soyut olarak uzman durumundadır ve balıkçı bu özelliği nedeniyle yönetilen değil adeta yöneten konumundadır.

 

Her Balıkçı Kendini Uzman Görür

Balıkçı balıkçılıktan sorumlu merkezi otorite karşısında kendini hep uzman hüviyetinde görmüştür. Bunda hiç kuşkusuz balıkçılık yönetiminin mesleki açıdan özellikle ilk 40 yıl içerisinde gerçek sahiplerine verilmemesinin doğurduğu boşluk da önemli etmen olmuştur. Bu nedenle merkezi otoritenin üzerine rahat gidebilmiş ve avcılığı düzenleyen tebliğlere 40 yıllık süreç içerisinde istediği şekilde rahatlıkla müdahale etmiştir. Benzetmek gibi olursa kendisini adeta denizlerdeki balıkçılığı idare eden bir hakem gibi görmüştür.

Hakem deyince, Şükrü Kızılot’un 8 Aralık 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesinde yayımlanan bir makalesi bir yerde dolaylı olarak balıkçımızın da felsefesini ortaya koyar nitelikte. Bakın Kızılot ne demekte.

“Ligin 14. haftasına geldik. Her yıl olduğu gibi yine hakem hataları tartışılıyor.

Hakem deyince, yıllar önce yaşadığım bir olayı anımsadım.

Yıl 1992. Londra’da Hilton Otelinin lobisinde, Aston Villa’nın teknik direktörü Ronn Atkinson ile sohbet ediyoruz. Atkinson Türkiye ve Trabzon hakkında sorular soruyor ve Trabzonspor hakkında bilgi alıyordu. Eğer her şey olumlu sonuçlanırsa, Trabzonspor’a teknik direktör olacaktı.

Atkinson nereden aklına geldiyse bir ara,

- Trabzon’daki hakem sayısı kaç? diye sordu. Ben de yanımda oturan o dönemin Trabzonspor Kulübü Başkanı’na sorduğumda;

- Yirmi bin hakemimiz var.

Yanıtını aldım. Ancak, bunu Atkinson’a aktarmadan önce, merakla sordum,

  • Başkan bir yanlışlık olmasın? Yirmi bin hakem biraz fazla gibi...
  • Yok fazla değil. Siz aynen söyleyin.
  • Konuşmalarımızı anlamadığı yüz ifadesinden belli olan Atkinson’a döndüm;
  • Trabzon’da tam yirmi bin hakem varmış!...
  • İnanılmaz bir şey. Siz Trabzon’da yirmi bin hakem var diyorsunuz. Bizde, bırakın Londra’yı koca İngiltere’de bile bu kadar hakem yok. Demek ki, Trabzon çok farklı bir yer ama yine de merak ediyorum nasıl oluyor bu?

Tekrar Başkana döndüm:

  • Başkan, adam çok merak etti. İngiltere’de bile bu kadar hakem yokmuş. “Nasıl oluyor bu?” diye soruyor...
  • Ona de ki, bizde maça yirmi bin seyirci gelir, her seyirci de başlı başına bir hakemdir!...

Sadece Trabzon’da değil, Türkiye’nin her ilinde on binlerce hakem var. Olaya bu açıdan baktığımızda, sadece futbolda değil, her alanda binlerce, on binlerce hatta yüzbinlerce hakemimiz ya da uzmanımız olduğu fark ediliyor.”

Bu tanımlamanın fotoğrafı tam da balıkçılarımızın konumuna tamı tamına uymuyor mu? Bu nedenle balıkçılık konusunda yetkili bir bilimci hüviyetinde olmak bile balıkçı açısından bir mana ifade etmemektedir. Çünkü balıkçılık yönetiminin yani merkezi otoritenin karşısında 50.000 kişilik bir balıkçı yani uzman bulunmakta. Bu kadar çok balıkçılık uzmanın olduğu yerde de bir türlü sabah olamamakta. Zaten bu gidişle olacağı da yok. (Detaylı bilgi için bkz. Bilecik, N. 2014. Ahkam kesmede usta olan bir meslek. Vira Dergisi. Yıl 9, sayı 89, S. 58-62.)

 

Balıkçılık Komisyonunu Bilgilendirme ve Yanıtlarını Arama

TBMM Balıkçılık Komisyonun sorunların çözümünde kısa, orta ve uzun vadeli olarak yol haritasını çizeceği belirtilen hususlardan biri olmuştur. Özellikle parlamentonun kanun yapıcı yetkisi burada önem kazanmaktadır. Çünkü balıkçılığımızın gerek ülkesel ve gerekse küresel çerçevedeki yanlışlıklarından arındırılması kanunlar yoluyla olasıdır. Haliyle bunun gerçekleştirildiği ortamın parlamento olması ve konuya bizzat parlamenterlerin müdahil olması göz ardı edilemeyecek büyük bir avantajı oluşturmaktadır. Yalnız burada parlamenterlerin objektif, tutarlı ve temel olarak siyasetten arındırılmış haliyle bilimden yana olmaları bir zorunluluktur. Özellikle parlamenterlerde Balıkçılık Sektörüne oy kaygısı nedeniyle şirin görünme gibi bir düşüncenin kesinlikle olmaması esastır. Sucul doğa canlıları ile ilgili olarak doğanın kendine özgü kanunları esas olmalıdır. Bu nedenle parlamenterlerin tümü doğadan yana taraf olma konumundadırlar. Ayrıca tüm iç sularımız, Marmara Denizi ve diğer denizlerimizin karasu bölgeleri tamamen devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Diğer bir tanımlamayla bu ortamdaki tüm canlı varlıklar devletindir ve onların yaşam güvencesi ve sürdürülebilirliğinin de teminatı devlettir. Bu sorumluluğun bilincinde olunması esastır. Çünkü burada politik kaygılar değil, toplumsal çıkarlar ve kaynakların korunarak sürdürülebilirliği esas olmaktadır.

Devam edecek (Not: TBMM Balıkçılık Komisyonuna kısa, orta ve uzun vadeli öneri paketi ile makale sürdürülecektir).

[email protected]

Bu yazı toplam 690 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar