1. YAZARLAR

  2. Nezih Bilecik

  3. Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm1
Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm1

A+A-

Her yıl nisan ayı geldiğinde klasik olarak gazete manşetleri ile haber portallarında gırgır ve trol ile avcılık yapan endüstriyel balıkçı kesimi için balık av yasağının 15 Nisan tarihinde başlayacağı ve 1 Eylül’de sona ereceği haberleri yer alır. Bunun anlamı ülkemizin hüküm ve tasarrufu altındaki denizlerimizdeki canlıların bu tarihler arasında bir nebze olsun kısmi özgürlüklerinin de resmileştirildiğidir.

Toplumların besin güvenliğinin en önemli ve nitelikli beslenmesinin de kaynağını oluşturan denizler ve iç-sulardaki sucul canlıların korunarak sürdürülebilirliği balıkçılık bilimcilerinin üzerinde hassasiyetle durdukları temel konudur. Ne var ki deniz ve balıkçılık bilimcilerinin konuya ışık tutan ve sorunları en düşük düzeye indirme amaçlı araştırmaları ve elde ettikleri sonuçları konunun muhatabı resmi kuruluşlara yaptıkları çoğu önerilerin hayata geçirilmediği de dramatik bir gerçektir. Hal böyle olunca araştırmalara ayrılan fonların ve araştırıcıların bunca emeğinin anlamını yitirdiğidir. Bunun ülkemiz açısından temel nedeni hükümetlerin ve buna bağlı olarak merkezi otoritenin bilimi göz ardı edip siyasi kaygıyı ön plana çıkarmasıdır.

 

 Balıkçılık araştırmalarının yapılma nedenleri 

Balıkçılık bilimcilerince balıkçılık konusunda yapılan ve sucul canlı kaynakların korunarak sürdürülebilirliğini amaçlayan araştırmalarda hedeflenen unsurları genel olarak şu şekilde belirtmek olasıdır. Bunlar:

1) Bir balık popülasyonunda verim kabiliyetinin en yüksek seviyede tutulmasının sağlanması ve stokların yıldan yıla optimum düzeyde verim temin edecek şekilde işletilmesi için gerekli üretim seviyesinin takibi.

 2) Devamlı avcılığı yapılan ekonomik değeri yüksek olan balıkların stoklarından en iyi şekilde avlanmasını temin edecek bilgilerin sağlanması.

3) El atılmayan popülasyonlar üzerinde araştırmalar yaparak bunların değerlendirilmesine olanak yaratılması.

4) Popülasyonda ekonomik açıdan yararlanılabilecek en küçük boyun tespiti ve avcılığında kullanılacak ağ gözlerinin ona göre ayarlanması.

5) Genç ve döl verme konumundan uzak olan yavru bireylerin bulunduğu yerlere av yasaklarının konulması.

6) Bazı balıkların yumurtlama yerlerine yasaklama getirilmesi.

7) Ekonomik değere sahip balıkların yumurtlama dönemlerinde konulacak av yasaklarının tespiti”(1).

 

Ne yazık ki 1972 yılından beri ülkeyi yöneten siyasi otorite temsilcilerinin ve endüstriyel balıkçı ağalarının balıkçılıktan sorumlu merkezi otorite bürokratlarına balık avcılığını düzenleyen tebliğler konusunda klasikleşen yoğun baskısı günümüzde de tüm şiddetiyle sürdürülmektedir. Bu kesintisiz baskılar nedeniyle merkezi otorite bürokratlarının da siyasetin güdümüne girdiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Haliyle balıkçılık bilimcilerinin yıllar yılı sabır, göz nuru ve bilgi isteyen araştırmalardan elde edilen sonuçlara paralel şekilde yapılan öneriler genel şekliyle hayata geçirilememektedir. Özellikle gırgır avcılığını ilgilendiren koruyucu önlemler için gereklilikler yerine getirilmemekte ve sorunların çözümü de askıda kalmaktadır. Bunun tercümesi denizlerde bir ömür boyu yürütülen araştırmalar ile laboratuvarlarda nakış işlercesine sürdürülen çalışmaların ve ofislerde harcanan mesailerle ortaya konulan sonuçların çöpe gittiğidir.

  Bu nedenle merkezi otorite bürokratları özellikle 1980’li yıllardan günümüze kadar sürdürülen aşırı avcılığın ağırlıklı olarak bilimden çok yönlü soyutlanmasının ne izahını ne de savunmasını yapabildiler! Yapılanlar ise politikacılarla beraber hamaset edebiyatı benzeri söylemleri bol bol yinelemeler oldu. Bu gerçekleri saptırma nereye kadar sürdürülebilir? Eğer sucul canlıların çağdaş yönetimi siyasetin kısır gölgesi altında anlamsızlaştırılacaksa konu ilgilisi fakültelere ve merkezi otorite bünyesindeki araştırma enstitülerine ne gerek var!

Çok yönlü vahşi avcılığın körüklendiği, av filosunun tavan yaptığı, endüstriyel avcılığa tamamen kapalı olması gereken Çanakkale ve özellikle İstanbul Boğazında kör göze parmak sokarcasına yıllar yılı kesintisiz bilim dışı avcılıklar yapılıyorsa; sığ sularda gırgır avcılığı almış başını gidiyorsa ve devlet hükümranlığı altındaki ortamlarda sucul canlıların can güvenliğini resmi otorite olarak sağlayamıyorsa neyin korumacılığı yapılmakta, anlayan beri gelsin.

 

Kontrol altına alınamayan bir sektör

Doğaya ve onun bir parçası olan sucul dünya canlılarına bilimcilerin bakışı onların korunarak sürdürülebilirliği üzerine inşa edilmiştir. Balıkçılık bilimcilerince okyanusların, denizlerin ve iç suların canlılar alemine bakıldığında klasik olarak “Her balık yaşamı boyunca hiç olmazsa bir defa döl verip neslini idame ettirdikten sonra avlanılmalıdır. Neslini sürdürme şansı bulamamış balıklar kesinlikle avlanılmamalıdır” kalıplaşmış bir tanımlamadır.

Hal böyle olmakla beraber sadece ülkemizde değil küresel ölçekte de yeryuvarında kontrol altına alınamayan sektör balıkçılık sektörüdür. “Balıkçılık ile ilgili en belirgin olumsuzluk 20. yüzyılın ortalarında yeryüzünde var olan balık stoklarının günümüzde %20’lere kadar gerilediği ve okyanuslarda balık stoklarının sürdürülebilirlik sınırının 2,5 katı üstünde avlanıldığıdır. Konunun bir diğer dramatik yanı ise küresel anlamda balıkçıların kontrol altına alınamadığıdır. FAO, dünyadaki balıkçıların yaklaşık %70’inin stoklara zarar verici biçimde avlandığını belirtiyor. Pek çok balıkçı kotaların üstüne çıkıyor, kaçak avlanıyor ya da kurallara uygun bile olsa teknolojiden yararlanarak sürekli daha çok balık avlamanın yollarını arıyor(2)”. Sonuç olarak küresel ölçekte konu ilgilisi bilimcilerin, örgütlerin tüm bilgilendirme, öneri ve uyarılarına karşın endüstriyel balıkçı kesimince sürdürülen vahşi avcılığın bir türlü önünün kesilemediğidir.

Denizlerde hüküm süren görünmez gerilim

Ekosistemdeki canlı nüfusu, gerek tür içi (aynı türün kendi nüfusunu kontrolü), gerekse türler arası (yiyen/yenen) ve gerekse canlının cansız çevresi ile olan ilişkileri bazı tür içi tür dışı mekanizmalarla denetlenir. Hiçbir tür sürekli ve sınırsız olarak çoğalamaz. Canlı nüfusu, kolay yiyecek bulabilme, yaşam alanının uygun olması, değişken iklim koşullarının varlığı ölçüsünde artarak, karşılaşılan yiyecek kıtlığı, hastalık, yaşam alanların daralması, ekolojik rekabet, çevrenin kirlenmesi gibi koşullarla da azalarak denge durumuna ulaşır. Belirtilen bu husus sucul ortamdaki canlılar için de geçerlidir.

Sucul ortamdaki oluşan dengeyi bozan ana faktör ise insanoğlunun besin gereksinimi yönünden deniz ve iç-su canlılarının avcılığına 20. yüzyıldan beri yoğun bir şekilde yönelmesidir. Böylece sucul dünyanın canlıları özellikle son 50 yıldır insanoğlunun avcılığından kaynaklanan yüksek oranda ölüme maruz kalmış ve kalmaya da devam etmektedir.

İnsan türü bir yanda küresel ölçekte kendisi için kendisinden kaynaklanan sorunların yarattığı stres ile boğuşa gelmekte diğer yandan da okyanuslarda, denizlerde ve iç sularda canlılar üzerinde bu kere insan kaynaklı stresin varlığının da nedenini oluşturmaktadır.

Balıklar, yunuslar, foklar ve balinalar çeşitli nedenlerle tıpkı insanlar gibi hem doğal hem de ağırlıklı olarak insan kaynaklı strese maruz kalırlar. Balıklar yaşamları için en iyi ortam koşullarına kendilerini uyarlamışlardır. Bu nedenle çoğu pelajik balık türleri sürekli mevsimsel döngülerle en iyi ortamlar arasında yaşamını sürdürme yetisindedirler. Balıklar sucul ortamdaki sıcaklık, ışık, ses, tuzluluk gibi fiziksel faktörlerin yanı sıra düşük su kalitesi, çözünmüş gazlar, düşük çözünmüş oksijen, pH gibi kimyasal parametrelerde en iyi yaşam koşullarını tercih etmede seçicidirler. Aksine bir durumda ortamdaki fiziksel ve kimyasal parametrelerdeki olası dalgalanmalar balıklar üzerinde doğal stres yaratan gelişmelerdir. Çaresi ise balığın kendisi için daha olumlu ortamlara geçiş yaparak yaşam koşullarını iyileştirmesidir.

Bir de sucul canlılarda insan kaynaklı strese neden olan faktörler vardır ki bunların başında önlemsiz endüstriyel aktivitelerden kaynaklı kirlilik ajanlarının iç sulara ve denizlere boca edilmesi; tarımda kullanılan böcek öldürücü (insektisit), yabani ot öldürücü (herbisit), küf öldürücü (fungusit) gibi insan sağlığını tehdit eden zirai ilaçların yeraltı sularına, iç sulara ve denizlere bulaşması; yerel yönetimlerin evsel atıklarla ilgili olarak gerekli önlemleri almamaları veya yetersizlikleri sonucu denizlerin ve iç suların fosseptik çukuru muamelesi görmesi sonucu ortam koşullarının çok yönlü bozulmasıdır.

Stres, anlık olarak ortaya çıkan, tehlikede hissettiren veya mücadele gerektiren olay ya da düşünce sonucu oluşan endişenin yarattığı duygusal, zihinsel ve fiziksel tepkidir. Stres özellikle bağışıklık, kardiyovasküler (kalp damar hastalıkları) ve sindirim sistemi üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratır. Böyle bir gelişmenin olabileceğini bilmeyen, öğrenmeyen, düşünemeyen; düşünse bile içine gelmeyen insan türündeki mavi özgürlük dünyasının canlıları olan balıklar ve özellikle deniz memelileri için belirgin bir şekilde empati yapma yoksunluğu varlığını belli eder. Sonuç duyarsız bir toplum ve adam sendeciliktir. Ülkemizde Asi, Dicle, Gediz, Kızılırmak ve Sakarya nehirlerinde son 10 yılın değişik tarihlerinde milyonlarca balık kirlilikten ve suda çözünmüş oksijen yetersizliğinden yaşamlarını yitirdi. Gazete manşetlerinde bu katliamların bol bol fotoğrafları yer aldı. Toplum bu görüntülere fotoğraf olarak baktı; bir türlü o fotoğraflara canlı varlıkların yok yere insan eliyle yitirilmelerinin, nahak yere yaşamlarını yitiren canlılar olarak bakmayı nedense akıllarına bile getirmediği gibi bir tepkime de vermedi. “Göz görmeyince gönül katlanır” aldatmacası toplumlara sığınak oluyor anlaşılan!

 

resim1-045.jpg

Diğer taraftan balıkların dünyasında makro ölçekli stres yaratan gelişme ise insanoğlunun ilerleyen olağanüstü düzeydeki av teknolojisini avcılıkta kullanmasıdır. Balıkların sonar cihazları ile kesintisiz takip edilebilmeleri ve ağla çevrilmelerinin onlarda yarattığı korku, stresin oluşmasının temel nedenidir. Balıkçılar ve toplum acaba o balıkların nasıl strese girdiğini, çırpınışlarının nedenini hiç düşündü mü veya yorumladı mı? Hele engin denizlerde özgürce yaşamaya alışkın balıkların, balık yetiştiriciliğinde tıka basa doldurulan dapdaracık ağ kafeslerde yaşamaya maruz bırakılmalarının F Tipi Cezaevlerinden farklı olmadığını anlayabildiler mi?

 

Stresle cebelleşen sucul canlılar dünyası

Denizlerde bağımsız şekilde yaşayan balıklar üzerinde stres oluşumu dolaylı olarak saptanabilmesine karşın, balık yetiştiriciliği işletmelerinde stresin yarattığı tüm olumsuzluklar net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Ağ kafeslerdeki stres konusunu araştırıcılara bırakmak işin doğrusu olsa gerektir. “Balık çiftliklerinde gelişim geriliği gösteren ve tank yüzeyinde sürüklenen; “bırakan” balıklar üzerinde yapılan bir araştırmada, bu canlıların beyin kimyalarının aşırı stres altında ve depresyonda olan insanlarınki ile neredeyse tıpatıp aynı olduğu ortaya konuldu. Bu balıklara büyümeyi, yaşamayı bırakanlar, yani vazgeçenler anlamında “Bırakanlar” (drop outs) deniyor. Çalışmanın sonuçlarının paylaşıldığı ve Royal Society Open Science Dergisinde yayımlanan makalenin yazarı Norveç Bergen Üniversitesi’nden Marco Vindas, “Balıklar karmaşık davranışlar sergileyebilen canlılardır ve beyin sistemleri insanlar da dahil olmak üzere, memelilerinki ile pek çok benzerlik taşır” dedi. Araştırmada, bırakan balıkların vücudunda, strese yanıt olarak salgılanan kortizol hormonu düzeylerinin çok yüksek olduğu saptandı. Ayrıca uyku, açlık, solunum ve ruhsal durum ile ilgili olan serotonerjik sistem etkinliğinin arttığı görüldü. Nöral sistemdeki bu sorunlar, depresyon ve diğer ağır zihinsel rahatsızlıklar ile ilişkilendiriliyor.

Vindas, “İntihara teşebbüs ettiklerini söyleyecek kadar ileri gidemem. Ama psikolojik açıdan konuşursak, kaldırabileceklerinin sınırında bulunuyorlar ve bu ortamda bulunmaya devam ettikleri için bu durum ölümleri ile sonuçlanıyor” diye konuştu.

Bilimfili’nin (bilim anlatmanın ürünü olarak ortaya çıkmış akademik kolektif bir oluşum) aktardığına göre, çiftlik balıkları son derece stresli bir ortamda yaşıyor. Yaban hayatında başa çıkmak için evrildikleri koşullardan bütünüyle farklı olan bu yaşam tarzı, balıklar üzerinde büyük bir psikolojik yük oluşturuyor. Kalabalık tanklar içinde tutulan ve diğer balıklarla doğada kaçınacakları etkileşimler içine girmeye zorlanan balıklar, yanı sıra insanlar tarafından elleniyor, sadece belli anlarda yiyecek için kıyasıya bir mücadeleye girişiyor, ışıklardaki ve su derinliğindeki ani değişimlere maruz kalıyor. Tıpkı endüstriyel çiftliklerdeki tavuk, inek ve domuzlar gibi acı içinde bir yaşam sürüyorlar.

Daha önce yapılan çalışmalarda balıkların, bir zamanlar sandığımızdan çok daha yüksek bir zihinsel kapasiteye sahip oldukları anlaşılmıştı. Macquarie Üniversitesi’nden Dr. Culum Brown, 2014 yılında tamamladığı çalışmasında balıkların şaşırtıcı bilişsel yeteneklerini ayrıntılı olarak incelemiş ve bazı insan dışı primat türlerinden bile yüksek düzeyli becerilerinin olduğunu ortaya koymuştu. Norveç ekibinin yaptığı çalışma, bu canlıların gergin koşullarla başa çıkmaya çalışırken düştükleri durumların kimyasal ve dolayısıyla davranışsal sonuçlarının biz insanlardan hiç de farklı olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor(3).”

Yeryüzünde sucul canlılar üzerinde vahşet uygulamalarını gerçekleştirenlerin gelişmiş ülke kategorisine dahil olmaları dikkat çekicidir. Günümüz iletişim teknolojisindeki gelişmeler ve görüntülü kayıtlar insan türünün vahşi uygulamalarının tüm toplumlarca somut bir şekilde bilinmesine olanak sağlıyor. Örneğin; Kanada’da yaşayan fok türü değerli kürkü için dövülerek öldürülmekte ya da çengelle avlanmakta ve canlı iken derisi yüzülerek zalimce katliamları gerçekleştirilmektedir(4). Diğer taraftan hepimizin çok sevdiği ve kendimize yakın bulduğumuz yunusların Japonya’da zıpkın kullanarak, acı çektirilerek ve kan gölüne çevrilen denizde yaşam hakkından vahşice koparılmaları ise izleyenlerin yüreğini dağlamaktadır(5).

23 Haziran 2021 tarihli BBC News’te “Okyanuslardaki silah denemeleri deniz yaşamına ne kadar zarar veriyor?” haberi yer aldı. Haberin özü ABD Donanmasının en yeni ve en gelişmiş uçak gemisi olan USS Gerald R. Ford’un yakınında su altında gerçekleştirilen bir patlamayla ilgili idi. “Testte 18 ton patlayıcı kullanıldığı ve bunun toplamda, ABD Ordusunun nükleer olmayan en büyük silahı Mother of All Bombs’un (Tüm Bombaların Anası) iki katı bir güç olduğuydu. Patlama o kadar güçlüydü ki 3,9 büyüklüğünde bir deprem olarak kaydedildi.

Bu testin yarattığı sonuçları düşünmek bile ürkütücü. Nitekim BBC Bilim Editörü David Shukman “Bu patlama bir savaş gemisine hasar verecek kadar büyükse denizdeki canlıları da kesinlikle öldürebilir” demekte. Benzer şekilde Ulusal Kaynakları Savunma Konseyi adlı sivil toplum kuruluşunun deniz memelileri koruma direktörü Michael Jasny de eşdeğer görüştedir.

"Patlama noktasına 1-2 kilometre uzaklıktaki küçük deniz memelileri büyük ihtimalle ölecektir. 10 kilometre uzaklığa kadar ise çeşitli kalıcı yaralanmalara yol açacaktır. Buna kalıcı işitme kaybı da dahil."

İşitme kaybının bazı deniz canlıları için feci sonuçları olabiliyor.

BBC Bilim Editörü Shukman "Ses dalgaları deniz altında uzun mesafeler alabiliyor ve balinalar yüzlerce kilometre öteden birbiriyle haberleşebiliyor. Dev bir patlamanın yaratacağı şokun onları nasıl etkileyebileceğini hayal edebilirsiniz" diyor.

Deniz memelileri müthiş dalgıçlardır. Örneğin dev şişe burunlu balinalar okyanusun 2 bin metre altına kadar dalabilir.

Su altında görüş mesafesi hızla azalır ve bir kilometreden sonra karanlık bölge başlar.

O derinliklerde bir balina yolunu bulabilmek için ses dalgalarına ihtiyaç duyar.

Bu yüzden bazı uzmanlar "sağır balina ölü balinadır" derler.

………

Patlamanın büyük deniz canlılarında yarattığı etkilerin bazılarını biliyoruz fakat daha narin olan küçük deniz canlılarında yarattığı etkiyi ölçmek çok daha zor.

Sualtı akustiği uzmanı Peter Ward, 2015'teki bir araştırmasında sualtı patlamalarının çevreye etkisini incelemişti.

Ortalama bir 2. Dünya Savaşı deniz mayınının yarattığı etkileri araştıran Ward, makalesinde şu ifadeleri kullanmıştı:

"Sıradan bir deniz mayınında 450-680 kilogram patlayıcı vardır ve genellikle 300-630 metre yarıçapında ölüme yol açar.

"Daha büyük patlayıcılar ise daha uzaktaki canlıları da öldürür.”

Günümüzde Dünyanın dört bir yanında çeşitli ülkelere ait donanmaların her yıl tatbikatlarda yüzlerce ton patlayıcı kullandıkları dikkate alınınca okyanuslardaki canlıların stressiz yaşamdan ne kadar alıkonulduğunun da belirtilmeye gerek olmayacağıdır(6)!

 

Stres egemenliği ve empati yapmak

Başkasının duygularını anlama, paylaşma ve kişi davranışlarının arkasındaki motivasyonu içselleştirebilme yeteneği olarak tanımlanabilecek empati yapmanın sadece insanın kendi türüne özgü bir durum olamayacağıdır.

Üzerinde yaşadığımız ve “Dünya” olarak tanımladığımız yeryuvarı milyonlarca canlı türüne ev sahipliği yapan bir gezegendir. Gezegenimiz üzerindeki her canlının bir yaşam hakkı vardır. Bu hakkı gölgeleyen ise bilimsel ismiyle “Homo sapiens” olarak tanımlanan insan türüdür. Homo sapiens, “bilen insan” veya “bilgili insan” anlamına gelir. Hal böyle olmakla beraber insan türü yeryüzündeki tüm canlılara karşı empati yapma duygusundan yoksun bir şekilde doğada mevcut milyonlarca tür gibi misafir olduğunu göz ardı ederek kendini doğanın merkezine oturtmuştur. Sonuç olarak insan türü için hiçbir canlının hükmü yoktur. Onun için tüm canlıların var oluşu insan odaklıdır. Ne büyük bir yanılgı. 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından ilan edilen küresel ölçekli pandemi olayında gözle görülemeyen mikroskobik bir virüs karşısında milyarlarca insanın yaşadığı panik, çöken ekonomiler, sosyal aktivitenin taban yapması ve yitirilen milyonlarca insan. Anlık olarak doğanın insan türüne kendisinin de misafir olduğunu hatırlatması. Ne var ki pandemi geçince “aynı tas aynı hamam” konumuna yeniden geçiş.

Her ne kadar insan türü kendini doğanın merkezine oturtmuş olsa da günümüzde ona yaşamını zehir eden ana etmenin de tartışmasız stres olduğudur. Ne kadar ilginç değil mi? Kendini doğanın hâkimi gör fakat stres karşısında ilaçlarla hayata tutunmaya çalış. Ne büyük bir çelişki!

  Küresel ölçekte giderek yoğunlaşan açlık, işsizlik, dünya nimetlerinden adil bir şekilde yararlanamamak ve sosyal güvensizliğin doğurduğu atmosfer; stres tanımlamasıyla vücudun çeşitli içsel ve dışsal uyaranlara otomatik tepki olarak insana yapışıvermiş.  

Ülkemizde ve dünyada stres sonucu kullanılan önlem amaçlı antidepresan tüketiminin zirve yapması insan türünün ne denli gerilimli bir yaşam sürdürdüğünün de göstergesi olmaktadır. Nitekim 9 Ocak 2024 tarihli bir haber durumun vahametini açıkça ortaya koymaktadır. “Sağlık Bakanlığı'nın 2021 yılında yayımladığı 'Sağlık İstatistikleri Yıllığı'na göre, Türkiye'de antidepresan kullanımı 2010'da yüzde 33 iken, 2021'de yüzde 53'e ulaştı. Bu sayı 2024 yılına girdiğimiz bu günlerde yüzde 60'lara yaklaşmış durumda. Bu demek oluyor ki her yüz kişiden 60'ı antidepresan kullanıyor.”

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre depresyon, global ölçekte yaygın görülen, küresel hastalık yükünü artıran ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyen ruhsal bir bozukluktur(7).

Not: İkinci Bölüm “Yaşayan gezegenimizi tehdit eden en büyük neden: İnsan türü” alt başlığı ile devam edecektir. 

 

 

YAZINSAL KAYNAKLAR

 

  1. Bilecik, N. 1978. Su Ürünleri Av Yasakları ve Önemi. Balıkçı ve Balıkçılık. Sayı12. S. 11-21. Batı Karadeniz Balık Müstahsilleri Kooperatifler Birliği Dergisi. İstanbul.
  2. http://Mehmetpolat148.blogspot.com.tr/201209/turkiye-ve-dunyada-balikciligin-durumu.html
  3. https://yesilgazete.org/balik-ciftliklerinde-yetistirilen-baliklar-yasamaktan-vazgeciyor/
  4. https://www.youtube.com/watch?v=vY76OjH62fc
  5. https://www.dailymotion.com/video/x1zndi2)
  6. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57579282?fbclid=IwY2xjawKVQftleHRuA2FlbQIxMABicmlkETF5bkVpWWhDU3BvTjFyUXAxAR6vKxZWBcDAbe3GXMw7SAaGfOmoH14Vbpzaf6igqM49fsnhuu9p8rQI2IrBDQ_aem_bZzPViyOPgKzgIx0c54kGw
  7. https://tr.euronews.com/saglik/2022/11/08/turkiyede-kisi-basina-antideprasan-kullanim-miktari-12-yilda-yuzde-76-artti-grafik

 

 

Bu yazı toplam 277 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar