1. YAZARLAR

  2. Nezih Bilecik

  3. Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm 2
Nezih Bilecik

Nezih Bilecik

Deniz ve Balıkçılık Bilimcisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Sucul Canlı Avcılığı ve İnsanın Düşünce Alemindeki Çelişkileri Bölüm 2

A+A-

Yaşayan gezegenimizi tehdit eden en büyük neden: İnsan türü 

Bir bütün olarak yaşayan gezegenimizde tüm canlıların insan kaynaklı “Stres Çağı” yaşadıkları görmezden gelinemez. Milyonlarca canlı türünü dolaylı veya dolaysız ilgilendiren küresel ölçekli stresin nedeninde insan türünün baskın özelliği tartışmasız gerçeğin ta kendisidir. Bu nedenle tüm ülke yöneticilerinin üzerinde ömür sürdüğümüz gezegenimiz ile ilgili olarak donanımlı şekilde çevre bilimine egemen olmaları günümüzün kaçınılmaz gerekliliğidir. Çünkü doğada ne ekilirse o biçilmektedir ve doğa ile zıtlaşmanın da bir anlamı yoktur. Doğa ile barışın sağlanması, onunla dalaşmanın nelere neden olacağının ve olduğunun öncelikli olarak ülke siyasetçilerince bilinmesi gerekliliktir. Deyim yerindeyse ülkelerini yönetmeye talip olanlarla yönetenlerin “Çevre Bilimi”, bilimsel adıyla “Ekoloji” bilgisiyle donanmış olmaları günümüzde teneffüs edilen hava, içilen su ve yenilen yemek gibi gereksinim olmuştur.

Oysa çevre bilimcilerinin bilgilendirme ve önerilerinin küresel ölçekte hükümet yetkilileri tarafından hayata geçirilmediği ve kulaklarının üzerine yatıldığı da günümüz gerçeğidir. Bilimcilerin canlı doğanın korunarak sürdürülebilirliği ile ilgili olarak yaptığı öneriler genelde kısıtlama ve kontrol altına alınması gereken bir disiplini içerir. Bu oluşum ülkeleri yöneten politikacılar tarafından çoğunlukla göz ardı edilmektedir. Bu umursamazlığın bedeli de yer kürede gitgide olumsuzlaşan Yaşayan Gezegen Endeksindeki ciddi boyuttaki kayıplardır. Doğa bilimlerindeki güncel terimlerden biri “Yaşayan Gezegen Endeksi”dir. Bu terim yeryüzündeki omurgalı türlerin nüfusundaki artma ve azalmayı belirler. Dünya Doğayı Koruma Vakfı'nın (WWF - World Wildlife Fund) “2024 Living Planet Report - 2024 Yılı Yaşayan Gezegen Raporu” çok çarpıcı ve endişe vericidir. Yaşayan Gezegen Endeksi (YGE), 1970 ile 2020 arasındaki 50 yıllık dönemde, izlenen yaban hayatı popülasyonlarının ortalama büyüklüğünde %73’lük bir küçülme yaşandığını gösteriyor. Bu sonuca, yaklaşık 35 bin popülasyon eğilimi ve 5495 amfibi, kuş, balık, memeli ve sürüngen türü üzerinde yapılan incelemelere göre varıldı. Tatlı su türlerinin popülasyonları %85 düşüşle en ağır kaybı verirken, onları %69 düşüş ile kara ve %56 ile deniz ekosistemlerinde yaşayan popülasyonlar takip etti(8).

Dünyamızdaki omurgalı türlerin nüfusundaki göz ardı edilemeyecek orandaki gerilemeye karşın insan nüfusu ise tam tersine günümüzde ürkütücü boyuta erişmiştir. Birleşmiş Milletler tarafından Kasım 2022'de yapılan açıklamaya göre, dünya nüfusu 8 milyarı aşmıştır. Dünyadaki insan nüfusunun 1 milyara ulaşması, modern insanlığın ortaya çıkışından sonra 200.000 yıldan fazla zaman aldı ve 8 milyara ulaşması sadece 219 yıl sürdü. 20. yüzyılın son 70 yılında dünya nüfusu tarihte en hızlı yükselişini gösterdi(9).

Tarih öncesi devirlerde dünya nüfusu 1-2 milyon; 17. yüzyılda 500 milyon; 19. yüzyılda 1 milyar; 1960 yılında 3,022 milyar; 1980 yılında 4,438 milyar; 2000 yılında 6,162 milyar; 2020 yılında 7,856 milyar, 2023 yılında ise 8,062 ve 14 Kasım 2025 tarihi itibariyle 8,258 milyar rakamını geçmiş bulunmaktadır(10).  

Yeryuvarının geleceği açısından en büyük tehlike insan nüfusunda kaygı verici şekilde geometrik artışın olmasıdır. İnsan nüfusundaki artış aslında günümüz dünyasını tehdit eden birinci nedendir. Geometrik artışta başlangıçta sayılar önceleri çok yavaş artar. Nüfus belli bir büyüklüğe erişince, başlangıçta yavaş artan nüfus, giderek çok hızla çoğalır. Günümüzde küresel boyutta insan nüfusunun mutlak kontrol altına alınması ve gelecekte bataklığa saplanılmaması için nüfusunu donduracak ve azaltacak önlemlerin kesinlikle alınması gerekliliktir. Günümüz bazı politikacılarının nüfus artışını destekleyen söylemleri aslında bir bütün olarak canlı doğa ve onun işleyiş sistemi konusundaki bilgisizliklerinden ileri gelmektedir.

Aslında tüm politikacılar üzerinde yaşadığımız gezegenimiz ile ilgili olarak ekologların ortaya koydukları ekolojinin tüm kurallarını özümsemeleri ve bunları uygulamaya koyabilmeleri en azından torunlarının geleceği açısından bir zorunluluktur.

Satır başları ile ekolojinin kurallarını özellikle ilkin ülke yöneticilerinin öğrenmelerinde ve sonrasında da benimseyerek hayata geçirmelerinde yarar vardır. Peki nedir bu kurallar sorusuna satır başları itibariyle yanıt bulalım. Bunlar: 1. Doğanın bütünselliği ilkesi. 2. Doğanın sınırlılığı ilkesi. 3. Doğanın özdenetimi ilkesi. 4. Doğanın çeşitliliği ilkesi. 5. Doğada hiçbir şey yok olmaz, ya da “Doğa sihirbaz değildir” ilkesi. 6. Doğaya karşı elde edilen her başarının bir bedeli vardır ya da “Bedelsiz yarar olmaz” ilkesi. 7. Doğanın geri tepme ilkesi. 8. “En uygun çözümü doğa bulmuştur” ilkesi. 9. Kültürel evrim ve geleneksel ekolojiye saygı ilkesi. 10. Doğa ile birlikte gitmek ilkesi(11)

Belirtilen ekolojik ilkelerin aksine bir gelişiminde insan türü için gezegenimiz yeterlilik gösteremeyecektir. Konuya açıklık getirmekte yarar var. Öz olarak yeryüzünde var olan tüm insanların üretim ve tüketimleri sonucunda oluşan etkilerin toplamına “Ekolojik ayak izi” denilmektedir. “Ekolojik ayak izi” temel olarak insanların yaşayabilmeleri için gereken kaynakların üretimi ve atıkların yok edilmesi için kullandıkları biyolojik alanı gösteren bir ölçüdür. “Ekolojik ayak izi”, belirli bir toplumun tükettiği kaynakların üretimi ve atıklarının yok edilmesi için gereken, kara ve su alanlarının büyüklüğünü göstermektedir. Böylelikle, farklı insan etkinliklerinin çevre üzerindeki etkilerinin de anlaşılması sağlanmaktadır. “Ekolojik ayak izi”; biyosfer üzerinde birbiriyle yarışan insan taleplerini, gezegenin kendini yenileme kapasitesiyle karşılaştırarak hesaplanır. Yenilenebilir kaynakları sağlamak, alt yapı ve atık bertarafı için gerekli alanlar toplanarak “ekolojik ayak izi” elde edilir. Mevcut hesaplamaya dâhil edilen tek atık ise CO2‘dir.

WWF tarafından yansıtılan bilgiler ekolojik ayak izinin, 1961 ile 2007 yılları arasında iki katına çıktığı ve karbon ayak izinin ise son 10 yılda 3 katına çıkarak ekolojik ayak izinin yarısından fazlasını oluşturduğudur. Diğer ürkütücü bilgi ise 2007’de insanlığın toplam ayak izi 18 milyar küresel hektar (gha), yani kişi başına 2,7 gha olduğudur. Oysa dünyanın biyolojik kapasitesi ise yalnızca 11,9 milyar gha, yani kişi başına 1,8 gha’dır. Bu şekilde devam edilirse 2030 yılında 2; 2050 yılında ise 2,8 gezegene daha ihtiyacımız olacağıdır(12). Oysa yaşadığımız gezegen tektir ve günümüz bilgileri itibariyle başkada canlılık içeren bir gezegen yoktur. Bu nedenle gezegenimizdeki tüm canlılar aleminin en olumlu düzeyde olmasını sağlayacak önlemler ve uygulamaların yanı sıra insan nüfusunun en düşük düzeyde tutulmasını sağlamakta tüm insanların ortak sorumluluğu olmaktadır.

Sonuç olarak günümüz gezegeninde doğal kaynakların sürdürülebilirlik kapasitesi azalırken, artan insan nüfusu doğanın işleyiş yasaları ile çelişmektedir ki bu sağlıklı bir gelişme değildir. Bu nedenle Dünyamızı tehdit eden en büyük tehlikenin insan nüfusundaki önü alınamayan artış olduğu gerçeğini özellikle gelişmekte olan ülke yöneticilerinin kabul etmesi gerekmektedir. Öncelikle nüfus artışını tetikleyici olası söylemlerin artık günümüz dünyasında yeri bulunmamaktadır. Çünkü politikacılar bu konuda evrensel bir sorumluluk yükü taşıdıklarının da bilincinde olmak zorundadırlar. Buna karşın ne yazık ki politikacılar kendilerine kesin olarak bir günah paydaşlığı çıkarmazlar. Çünkü “Yağmur damlası kendini selden sorumlu tutmaz” imiş. İnsan ve insanlığa hizmet etmesi gerekenler için bu ne yaman çelişkidir(13).  

 

Sucul canlıların yaşam hakkına saygının neresindeyiz

Okyanus gezegen-Planet Ocean olarak tanımlanan dünyamız diğer tanımlama ile yaşayan gezegendir. Yaşayan gezegenin en somut göstergesi de biyoçeşitliliktir.

Biyoçeşitlilik, yaşayan gezegenimizin kalp atışıdır. Dünya üzerindeki bu göz alıcı yaşam çeşitliliği, bilindiği kadarıyla evrendeki en büyük harikadır. Bunun yanı sıra biyolojik çeşitlilik-yediğimiz yiyeceklerden, hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz ilaçlardan temiz hava ve suya, ısınmak için gerekli yakıtlara ve istikrarlı bir iklime kadar doğrudan ya da dolaylı olarak insan yaşamını destekler. Ekonomik sistemlerimizin, toplumlarımızın ve medeniyetlerimizin temelini biyoçeşitlilik oluşturur.

Biyoçeşitlilik, “karasal ve denizel ekosistemler ile diğer su ekosistemleri ve bunların bir parçası olduğu ekolojik kompleksler de dahil olmak üzere canlı organizmalar arasındaki değişkenlik” olarak tanımlanmaktadır(14).

       “Çeşitlilik, biyolojik sistemlerin en temel özelliklerinden biridir. Fizik ve kimyada çalışılan temel parçacıkların ve elementlerin sayısı birkaç yüz ile sınırlı kaldığı halde, biyolojik bilimlerin konusu olan canlı türlerinin sayısı üzerindeki tahminler 5 ile 50 milyon arasında değişmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar ancak 1,7 milyon canlı türü bilimsel olarak tanımlanıp isimlendirilebilmiştir.

Yaşama alanını giderek genişleten insanın faaliyetleri sonucunda, büyük bir kısmı henüz hiç tanınmayan, bilinmeyen canlı türleri hızla kaybolmaktadır. Bazı bilim adamları yeryüzünün canlı türleri bakımından hızla fakirleşmesinin doğurabileceği sonuçların nükleer bir savaşın etkilerine yakın olabileceğini öne sürerek dünya çapında önlemler alınması gerektiğine dikkati çekmişlerdir.

Canlı türlerinin kitle halinde yok olması yeryüzünün biyolojik tarihinde çok görülmüştür. Bilimsel tahminlere göre bugün yeryüzünde yaşayan canlı türleri, canlılığın tarihi boyunca var olmuş olan türlerin %1’inden bile daha azını meydana getirmektedir. Buna göre bir canlı türü evrimsel süreç içinde %99’dan daha büyük bir ihtimalle yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Türlerin yok olması evrimsel dinamiğin doğal bir sonucu ise, canlı türlerinin azalmasından kaygılanmaya yer yoktur, denebilir mi? Yeryüzündeki canlı türleri sayısındaki azalmanın yol açabileceği tehlikelere karşı dünyayı uyaran bilim adamlarına göre, çağdaş insanın sebep olduğu tür katliamı, yakın jeolojik devirlerde gözlenen tür kayıplarından 400 kat daha hızlıdır ve belki de en az son 65 milyon yıldır bu boyutta bir tür çeşitliliği kaybı görülmemiştir. Yeryüzündeki tür çeşitliliğinde bu ölçüde ve bu kadar çabuk bir azalmanın insanlığın geleceğini de olumsuz yönde etkilemesi beklenir (Kence, A. 1987) (15).  

 

Dünyamızdaki biyoçeşitliliğin %20’sinin olduğu ortam sucul ortamdır. İnsan türünün sucul dünya özellikle denizlerdeki canlılar ile ilişkilerinde gelinen son noktanın masaya yatırılması ve sorgulanması gerekmektedir. İlkel balıkçılığın diğer bir ifade ile insan gücüne dayalı balıkçılığın egemen olduğu süreçte okyanus dünyasında yaşayan sucul canlıların günümüzle karşılaştırılamayacak düzeyde özgür olduğunda hiç kuşku yoktur. 

Özellikle Antik Çağda Atlantik kökenli pelajik balıklar Akdeniz’de çok rahat bir şekilde Ege’den Marmara’ya ve son olarak Karadeniz’e yukarı yani anavaşya göçlerini gerçekleştirebiliyorlardı. Antik Çağda Doğu Karadeniz özellikle orkinosların yumurtlama ve beslenme bölgeleriydi. Yine Antik Çağda Orta ve Doğu Karadeniz’de en önemli gıda ve ticaretinin geliştiği Atina ve Roma gibi kentlere işlenmiş orkinosların ihracatının yapıldığı yerlerdi(16).

Karadeniz kılıç, uskumru, lüfer ve palamut-torik gibi Atlantik kökenli balıkların beslenmek ve üremek için yukarı göçü gerçekleştirdikleri ortamdı. Üreme ve yavru balık aşamasından sonraki süreçte ise hava koşullarının bozulması ve sıcaklığın düşmesine toleranslı olmayan balıkların bu kere katavasya yani aşağı göç süreci başlardı. Balıklardaki içgüdüsel bu durum Antik Çağdan yakın tarihe kadar hiç aksamadan kesintisiz sürdü. Ta ki modern balıkçılığa geçiş yapılana kadar. Günümüzde aşırı avcılık nedeniyle orkinosların bırakın Karadeniz’i artık Marmara’ya bile geçişleri söz konusu olamıyor. Onların özgürlüğü endüstriyel balıkçılığın baskısı nedeniyle tamamen kalkmış durumda. Bir anlamda doğumevi, ayrıca yoğun olarak gıdalandığı ve yeni neslin yavru dönemini geçirdiği Karadeniz’e ulaşmak orkinoslarca artık mazi oldu. İnsan türünün doğadaki diğer canlıların yaşam hakkına, hayat akışına ve özgür üreme özelliğine müdahale etme hakkı nerden geliyor. İzahı ise çok basit. Çünkü diğer canlılar gibi insan türü için orkinos bir can değil bir eşyadır, bir malzemedir.

 

 

 

Hayvanların yaşam hakkının tanınması ile ilgili gelişmeler

İnsanlık tarihi, insanlığın geçmişinin Eski Taş Devri’nden başlayıp Cilalı Taş Devri’ni takip ettiği tarih öncesine dayanan büyük ölçekli fotoğrafıdır. Cilalı Taş Devrinde günümüz coğrafyasındaki Irak, İran’ın batısı, Türkiye’nin güneydoğusu, Suriye, Filistin, İsrail ve Ürdün M.Ö. 10.000 ila 5.000 yılları arasında tarım devriminin başladığı ortam olarak kabul edilir. Bu dönemde insanlar sistematik bitki ve hayvan yetiştiriciliğine başladı(17). Tarım devrimiyle beraber evcilleştirilen hayvanların kiminin fiziksel, kiminin koruyucu, kiminin ise besin olarak kullanılmaya yönelik özellikleri insan türünün yaşamını büyük ölçekli olarak etkilemiştir.

Milattan önceki süreçte hayvanları koruyucu ve cezalandırıcı hususların varlığı ile Yakın Çağ’daki Hayvan Hakları konusunda yaşanan gelişmeler toplumlarda küçük ölçekli de olsa insani duygu varlığının göz ardı edilemeyeceğidir. Özellikle Milattan Önceki yüzyıllarda hayvanlarla ilgili olarak benimsenen hususların, alınan önlemlerin ve caydırıcı yaptırımların varlığı dikkat çekicidir. Örneğin: MÖ 9500. Köpeklerin ve kedilerin evcilleştirilmesi. MÖ 3800. Eski Mısır’a ait kedi mezarlarına rastlanması ve kedi öldüren için idam cezası verilmesi. MÖ 2100.   Hayvanlara ilişkin hükümler içeren Sümerlere ait Ur-Nammu Yasaları. MÖ 2000. Orta Asya’da atların evcilleştirilmesi. MÖ 2000 – MÖ 4. yy.   Hindu ve Budist toplumların çiftlik hayvanı kurban etmeyi bırakıp vejetaryenliği benimsemeleri.  MÖ 1800. Hammurabi (Babil Kralı) yasalarıyla hayvanlara eziyet edenlerin cezalandırılacağı, yaralı hayvanların çalıştırılamayacağı aksi takdirde kısasa kısas sisteminin olacağı yazılı olarak kurala bağlanması. MÖ 1650. Hayvanlara ilişkin ağır cezai hükümler içeren Hitit Yasaları. MÖ 4.– 3.yy. Aristo’nun öğrencilerinden Theophrastus’un (370-287) hayvanların da insanlar gibi akıl yürütebileceğini ve bu yüzden acı çekmemek ve öldürülmemek gibi hakları olduğunu savunması. MÖ 273 – 232. Hindistan’da Kral Ashoka döneminde hayvan hastanelerinin inşa edilmesi(18).

 Yakın Çağda ise: Yıl 1822. Batıda ilk kez sığırlara karşı zulmü önlemeyi amaçlayan (Cruel Treatment of Cattle Act) Martin Yasası’nın kabul edilmesi. Yıl 1824. İngiltere’de “Hayvanlar Zulmü Önleme Kraliyet Derneği - The Royal Society for the Prevention of Cruelty to Animals” (RSPCA) kurulması. Yıl 1835. İngiltere’de “Hayvanları Koruma Yasası - Cruelty to Animals Act” çıkarılması. Yıl 1850. Fransa’da evcil hayvanlara kamusal alanda kötü muameleyi yasaklayan Grammont Yasasının kabul edilmesi. Yıl 1876. İngiltere’de hayvanlarla ilgili ilk etik yasa olan ‘’Hayvanlara İnsancıl Davranma Yasası - Cruelty to Animals Act’’ kabul edilmesi. Yıl 1933. Almanya’da hayvanlara eziyeti önleyen ve hayvanları doğal bir varlık olarak koruyan yasanın kabul edilmesi. Yıl 1935. Almanya’da modern ekolojinin anıtı kabul edilen Doğanın Korunması Yasasının çıkarılması. Yıl 1971. İngiltere’de Greenpeace - Yeşil Barış Grubu’nun kurulması. Yıl 1973. Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine Dair Sözleşmenin kabulü “Convention on the International Trade in Endangered Species of Wild Flora and Fauna’’ (CITES). 5 Ekim 1978’de Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Paris’teki UNESCO Evi’nde ilan edilmesi. 6,5 milyon üye ve destekçisiyle dünyanın en büyük hayvan hakları grubu olan PETA’nın (Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler - People for the Ethical Treatment of Animals) 1980 yılında Norfolk, Virginia’da kurulması. Yıl 1999. Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin Strazburg’da imzalanması. Yıl 2000. Harvard Üniversitesinde Hayvan Hakları Derslerinin verilmeye başlanması. Yıl 2009. Bolivya’da sirklerde hayvan kullanımının yasaklanması. Yıl 2022. Almanya ve Fransa’nın – diğer AB ülkelerine de yapma çağrısında bulunarak civciv itlafının yasaklanması(18).

Ne var ki tüm bu insancıl faaliyetler ağırlıklı olarak evcil hayvanlara yöneliktir. Haliyle bu oluşum genel hayvan hakları çerçevesinde son derece cılız kalmaktadır.

 

Gezegenimizde insan kaynaklı vahşet

Alman asıllı ekonomist ve filozof Max Roser tarafından 26 Eylül 2023’se “Her gün kaç hayvan kesiliyor?” başlıklı makalesi dünyamızda insanoğlu tarafından kesintisiz sürdürülen vahşete rakamlarla açıklık getirmektedir.

 

Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütünden (FAO) alınan 2021 yılı verilerine göre dünyada et tüketim ölçeği yıllık 360 milyon tondur. Yılda 331.950.000, günde 908.830 inek; yılda 500.870.000, günde 1.371.307 keçi; yılda 617.260.000, günde 1.689.966 koyun; yılda 1.400.000.000, günde 3.832.991 domuz; yılda 4.310.000.000, günde 11.800.137 ördek ve yılda 73.790.000.000, dakikada ise 202.026.010 tavuk kesilmektedir. Dakikada kesilen tavuk ise 140.296 adettir. Bu rakamlar salt kesim ile ilgili olarak insan türünün hayattan kopardığı canlarla ilgili ürkütücü vahşetin ta kendisi olduğudur.

Yazar diğer taraftan konunun insani boyutuna da şu satırlarla değinmekte. “Sadece kaç tane çiftlik hayvanının öldürüldüğü değil, aynı zamanda yetiştirilirken katlandıkları acı da önemli. Dünyadaki çiftlik hayvanlarının çoğu içler acısı koşullarda yetiştiriliyor. Domuzlar sıkışık, stresli koşullarda tutuluyor, kronik rahatsızlık ve sıkıntı içinde bir hayat yaşıyorlar. İnekler, insan tüketimine yönelik süt üretmeleri için buzağılarını alıyorlar, bu uygulama nedeniyle hem anne hem de buzağı acı çekiyor. Birçok hayvan anestezi uygulanmadan hadım ediliyor. Tavuklar, rahatsızlık ve acıdan dolayı diğer tavuklarla kavga etmelerini önlemek için genellikle gagaları kesiliyor(19).” 

Tavuklar hem etleri hem de yumurta üretmeleri nedeniyle yetiştirilirken, eti açısından verimli görülmeyen ve yumurta da üretemeyen erkek civcivler yumurtadan çıktıktan sonra saatler içerisinde imha edilmeleri küresel ölçekteki en yoğun katliam uygulamalarından biridir. Gerekçesi de yumurta üretemeyecekleri ve buna bağlı olarak maddi açıdan bir değer taşımadığıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl yaklaşık 350 milyon erkek civciv katledilmektedir(20).  

Karbondioksit ile boğulma, boyun kırılması veya civcivlerin bir öğütücüye atılması gibi yöntemler ülkemizdeki vahşi uygulamaların başında gelmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın verilerine göre Türkiye'de her yıl yumurtası için 70 milyon tavuk üretiliyor. Bu veriye göre yaklaşık 60 milyon erkek civciv ise öldürülmektedir(21)

Avrupa'da ilk yasaklanan ülkelerden biri olan Almanya'da, erkek civcivlerin endüstriyel olarak öldürülmesi Ocak 2022'den itibaren yasaklandı(22).

Günümüzde bazı toplumlar tarafından kedilerin ve köpeklerin katledilip gıda olarak kullanılması ise gerçekten tüyler ürpertici. Bu vahşet nasıl olabilir demekten kendini alıkoyamıyor insan. Bir tarafta “İnsanlar hakkında psikolojik romanlar yazmak istiyorsanız yapacağınız en iyi şey bir çift kedi edinmektir” ve “Ne kadar çok insanla tanışırsam köpeğimi o kadar daha çok seviyorum” diyen bireyler; diğer tarafta ise acımasızca katledilen patili dostlar.

21. yüzyılda, köpek eti Kamboçya, Çin, Hindistan, Endonezya, Gana, Laos, Nijerya, Güney Kore ve Vietnam’da sınırlı bir ölçüde tüketilmektedir. 2014 yılında dünya çapında her yıl 25 milyon köpeğin insanlar tarafından yenildiği tahmin edilmiştir. Konunun ilginç yanı Avrupa’nın göbeğinde ve uygar ülke konumundaki İsviçre’de 2012 yılında İsviçre gazetesi Tages-Anzeiger , kırsal alanlardaki birkaç çiftçinin köpeklerin yanı sıra kedileri de düzenli olarak yediğini bildirdi. İsviçre’de ticari amaçlı köpek kesimi ve satışı yasaklanmış ise de çiftçilerin kişisel tüketim amacıyla köpekleri kesmelerine izin verilmektedir (23).

Çin, Kuzey Kore, Filipinler, Tayland, Laos, Vietnam ve Kamboçya’da köpek ve kedi eti yemek eski bir gelenek. Şimdilerde ise bu ülkelerde eğitim seviyesi artıp, bu hayvanlar evcil olarak kabul edilmeye başlayınca, özellikle yeni jenerasyonlar artık onları ailelerinin bir parçası olarak görüyor ve eski geleneklerden giderek uzaklaşıyor. Fakat araştırmalar gösteriyor ki, farkındalığın artmasına rağmen, bu ülkelerde tahmini sayılara göre senede 30 milyon kadar köpek, insan tüketimi için öldürülüyor. 

  Tayvan geçtiğimiz sene kendi sınırları dahilinde insanların, kedi ve köpek eti tüketimini yasaklayan ilk Asya ülkesi oldu. Güney Kore'de kesin bir et satışı yasağı getirmese de et satışlarının aşamalı olarak azaltılması yönünde bir politika izliyor(24)

            Neresinden bakılırsa bakılsın insan kaynaklı hayvan katliamlarının günümüzde de tüm şiddetiyle sürdürüldüğüdür.

 

Kurban adı altında katliamları bayram olarak kutlamak (!)

Yazar, felsefeci ve araştırmacı Orhan Hançerlioğlu’nun (1916-1991) “Dünya İnançları Sözlüğü” kitabında kurban sözcüğü ile ilgili ayrıntılı bilgi dikkat çekicidir. “Tapım gereği ya da bir adağı yerine getirmek için kesilen insan ya da hayvan kurban olarak tanımlanır. Kurban Paleolitik çağdan beri doğaüstü güçlere hoş görünmek, onlardan kötülüklere engel olmalarını istemek, yerine getirdikleri bir istekten ötürü teşekkür etmek için gerçekleştirilmiş dinsel bir törendir. Tarihsel süreçte sadece insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli sungular sunmak yoluyla da gerçekleştirilmiştir. En ilkel inançlardan en gelişmiş dinlere kadar tüm doğaüstü tapımında ortaktır.

Kurban kurumunun kaynağı üstüne çeşitli varsayımlar ileri sürülmüştür. Örneğin, Robertson Smith’e göre, “kurbanın amacı, insanla tanrısı arasında bir hısımlık bağı kurmak için bunları yenen kurbanın etinde birbirine karıştırmaktır”. Kimi incelemeciler de kurbanın, “tanrıların beslenmesi gerektiği inancı”ndan doğmuş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Lods, İsrail adlı yapıtında şöyle der: “Gezer’de içlerinde yeni doğmuş çocukların cesetleri bulunan küpler keşfedilmiştir. Bu iskeletlerin hiçbiri sekiz günlükten fazla değildir. Bu yeni doğmuş çocukların hep aynı yaşta olmaları bu cesetlerin o yerin tanrısına kurban edilmiş ilk doğan çocuklar olduğu düşüncesini uyandırmaktadır”. İlk doğan çocukların kurban edilmesinin, ilk ürünün daha bol ürün vermesi için tanrıya ait olduğu düşüncesinden doğduğu da ileri sürülmüştür. Nitekim, hak kurbanı adı verilen bu anlayış hemen bütün ilkellerde saptanmıştır. İlkellerde elde edilen ilk ürün, ilk av doğaüstü gücün hakkıdır. Bu ilk ürün ve ilk avları doğaüstü güçten sonra toplumun şef ve rahipleri yerler, kalanı toplum halkına paylaştırılırdı. Van Baaren’in yazdığına göre Anga ilkellerinde yeni tahıldan yoğrulan ilk hamuru herkesten önce din adamı tadar. Çoban ilkellerde de yeni doğan ilk yavru hayvanlar tanrılara ve şeflere sunulur. Bu, bir çeşit değiş-tokuştur ve Antik anlayışta do ut des kuralına göre, “ben veriyorum, sen de ver” mantığına dayanır. Kurban, hemen bütün inançlarda kanlı ve kansız olmak üzere iki biçimdir. Kanlı kurbanlar insan ve hayvan kesiminden kimi ilkellerde görüldüğü gibi vücutlarından bir parça kan akıtma geleneğine kadar çeşitli biçimlerde yapılır. Kansız kurbanlar yiyecek ve içecek olarak verilen çeşitli sungulardır. Kurban inancı, adak inancıyla da bağımlıdır; tanrıya ya her zaman malı olmak üzere ya da o an için haz vermek üzere sunulur. Antikçağ Yunanlılarında yakarma, şükran ve arınma kurban (Yu. Thsia, La. Sacrificium)’ları yaygındı. Kurban etme yöntemleri inceden inceye saptanmış ve sunaklara yazılı olarak asılmıştı. Tanrılara erkek, tanrıçalara dişi hayvanlar; gök tanrılarına ak renkli, yeraltı ve deniz tanrılarına kara renkli hayvanlar kurban edilirdi. Ateş tanrılarına kurban edilen hayvanların rengi kızıldı. Suove taurilia denilen üçlük kurbanlar, hekatobe denilen yüzlük kurbanlar vardı. Kurbanı sunan kişinin başı çelenkliydi, kurban edilecek hayvanın alın kılları da kesilip yakılır ve üstüne arpayla şarap saçılarak kutsanırdı. Romalılarda da kurban, en önemli tapım eylemiydi. Özel tapımlarda kansız (tarla ve bahçelerden alınan ilk ürünlerin sunulması; bal, süt, şarap, çörek sunguları), devlet tapımında kanlı (sığır, koyun, domuz ve keçi kurbanı) kurbanlar gerçekleştirilirdi. Kurban edilecek hayvanların sayısı, cinsi, rengi iyice belirlenmişti. Kurban kesilirken favete linguis diye bağırılarak kurban kötü etkilerden korunurdu. Bir yandan da flüt çalınır, tanrı için ayrılan bölümler (karaciğer, akciğer, yürek) sunağın üstünde kanlı kanlı yakılırdı. Ver sacrum adı verilen bir geleneğe göre de büyük tehlike zamanlarında insan ve hayvanların ilkbaharda doğan ilk yavruları tanrılara kurban edilirdi. Yahudi ve Müslüman geleneğindeki sünnet zorunluğunun, ilkçağların insansallaştırılmış insan kurbanı olduğu sanılmaktadır. İlkçağ sünnetlerinde erkek çocukların erkeklik organlarının bütünü kesilirmiş, daha sonra bu gelenek yumuşatılmış ve sadece deri parçasının kesilmesiyle yetinilmiş. Kybele rahiplerinin de erkeklik organlarını dibinden keserek yeryüzünü gebe bırakmak için toprağa gömdükleri bilinmektedir. Bundan da insan ve hayvan kurbanının toprağı döllemek amacıyla yapıldığı sanısı doğmuştur. İnsan kurbanı ilkçağların yakın dönemine kadar sürmüştür. Örneğin Agamemnon Troia savaşını kazanabilmek için kızı İphigeneia’yı tanrıça Artemis (Kybele)’e kurban eder. İskandinav mitolojisinde de tanrı Votan harflerin sırrını çözmek için bir kurban adaması gerektiğine karar vermiş, ancak tanrıların en büyüğü kendisi olduğundan bu kurbanı kendisine adaması gerekiyormuş, bu yüzden kendisini kendisine adak olarak bir ağaca asmış, dokuz gün dayandıktan sonra ip kopmuş da ölmekten kurtulmuş, asılı kaldığı sürede harflerin sırrını öğrenmiş. Görüldüğü gibi, tanrılar bile almadan vermemektedirler. Bu öyküler mitolojik açıdan kurban ve adak kurumlarının gerekçelerini açıklamaktadır. Kurban kesme yükümü, özellikle İslam dininde varlıklı Müslümanlar için zorunlu kılınmıştır. İslam inançlarına göre tanrı, peygamber İbrahim’i sınamak için oğlu İsmail’i kendisine kurban etmesini istemiş, o da tam çocuğu keseceği sırada gökten bir koç indirmiş ve İsmail’in yerine bu koçu kurban etmesini buyurmuş, insan kurban etme geleneği böylelikle iyi yürekli tanrı tarafından kaldırılmış.

 

 

İslam inançlarında bir çocuğun doğumundan yedi gün sonra onun için kesilen kurbanla kesilen saçına akika denir. Şeriata göre çocuğun doğumunun yedinci günü hem kurban hem de çocuğun saçları kesilir ve çocuğa bir ad verilir. Kurban etinin büyük bölümü yoksullara dağıtılır. Kurban, erkek çocuklar için iki koç ya da iki teke, kız çocuklar için bir koç ya da bir tekedir. Kesilen saçların ağırlığı kadar da altın ve gümüş sadaka dağıtılır. Bu gelenek Arapların putataparlık çağlarından kalmıştır ve peygamber tarafından benimsenmek zorunda kalınmıştır. İslam dininde kişisel kurbanlar olduğu gibi ortak kurbanlar da vardır, örneğin koyun ve koç bir kişi için deve ve sığırsa yedi kişi için kurban edilebilir(25).”

Genelde tüm bu insancıl olma kavramından uzak uygulamalara karşın kural dışı olarak insanlığın da egemen olduğu ortamları göz ardı etmemek gerekir. Özellikle en insancıl ilke Hint kökenli ‘ahimsa’ sözcüğünün içeriğinde olsa gerektir. Çünkü ‘ahimsa’ hiçbir varlığı incitmemek ilkesidir. Bu aynı zamanda Hinduizmin başlıca ilkesidir. Hindular bu yüzden insanlar ve hayvanlara iyi davranırlar, et yemezler. Çünkü onlar için bir hayvanı kesmek mümkün değildir (25).

Oysa Hindular dışındaki dünyamızda gördüklerimiz ve yapageldiklerimiz ise tam tersine dolu dizgin olduğudur.

 

Balıklarda küresel ölçekte günlük ölüm sayısı

Max Roser makalesinde balık ölümleri konusundaki rakamları ihtiyatlı olarak vermekte ve nedenini de şu şekilde açıklamaktadır. “Balık ölümleri ile ilgili tahminin daha net olmasını engelleyen faktör, her yıl kaç balığın öldürüldüğüne dair çok az veri olmasıdır. Çoğu veri/bilgi/data öldürülen sucul canlıların tonajına atıfta bulunur. Bu nedenle öldürülen balık sayısı tahminleri, kara hayvanlarına göre çok daha belirsizdir. Diğer taraftan Birleşmiş Milletler (BM) Gıda ve Tarım Örgütü de sucul canlılarla ilgili verileri yalnızca tonaj olarak yayınlamaktadır. BM Gıda ve Tarım Örgütüne göre, insan tüketimi için mevcut balık tonajı 157 milyon tona ulaşmaktadır. Toplam üretim ise 177,8 milyon ton olarak tahmin edilmektedir.

FAO her ne kadar balık verilerini tonaj olarak yayınlamasına karşın bazı kuruluşlar özellikle öldürülen sucul canlı sayısını, en azından balık yetiştiriciliğindeki işletmelerden tahmin etmeye çalışır (19).

İnsanlığın ahlaki çemberini genişletmeyi amaçlayan bir Amerikan disiplinler arası kuruluşu olan Sentience Institute (Duyarlılık Enstitüsü), 2019'da balık yetiştiriciliği işletmeleri için 77 milyarlık bir orta nokta tahmini vermektedir. Bu orta nokta etrafındaki aralık, yılda 29 ila 149 milyar hayvan arasındadır (19).

Mood, Lara, Boyland ve Brooke (2023) tarafından yapılan çalışmada, balık yetiştiriciliğinde öldürülen balıkların toplam sayısının yılda 124 milyar olduğu tahmin edilmektedir(26).

Bu tahminler yalnızca akvakültür yani kontrollü balık yetiştiriciliği yoluyla üretilen ve öldürülen balıkların sayısını ifade etmektedir. İnsan tüketimi için avcılık yoluyla öldürülen balık sayısını içermemektedir.

Genel olarak her gün en azından yüz milyonlarca balığın öldürüldüğü açıkça görünüyor. Tüm bu bilgilendirmeler balıkçılık yoluyla sucul canlıların kendi dünyalarında özgür yaşamlarından nasıl vahşice koparıldıklarının da somut bir göstergesi olmaktadır. 

 

Not: Üçüncü Bölüm “İnsancıl kıpırdanmalar” alt başlığı ile devam edecektir. 

YAZINSAL KAYNAKLAR

 

8.WWF 2024. Living Planet Report 2024 – A System in Peril. Pp. 93. WWF, Gland, Switzerland.

9. https://tr.wikipedia.org/wiki/D%C3%BCnya_n%C3%BCfusu

10.https://populationtoday.com/tr/

11. Kışlalıoğlu, M. & Berkes, F. 1991. Çevre ve Ekoloji. 253 s. Remzi Kitabevi. 4. Basım. İstanbul.

12. Bilecik, N. 2014. Balıkçılık sektörü küresel ölçekteki tehlikenin farkında mı? Vira Dergisi Sayı 96, s. 56-58. İstanbul.

13. Bilecik, N. 2014. Yaşayan gezegen indeksi ve politikacıların sorumluluğu. Vira Dergisi. Sayı 98, s. 64-66. İstanbul.

14. IPBES. Global Assessment Report on Biodiversity and Ecosystem Services of the Inter governmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services. E.S. Brondizio, J. Settele, S. Díaz et al. (ed). Bonn, Germany: Secretariat of the Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services. 2019:1148.

15.TÇSV 1987. Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri. (Editör: Kence, A.), 320 s.

16.Bursa, P. 2010. Antikçağ’da Anadolu’da Balık ve Balıkçılık. 62 s. Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları. Popüler Dizi 28. ISBN 978-605-5607-39-5

17. https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi

18. HAYTAP. Hayvan Hakları Tarihi. https://www.haytap.org/images/files/hhtkronoloji.pdf

19.https://ourworldindata.org/how-many-animals-get-slaughtered-every-day )

20.https://tr.euronews.com/green/2024/12/25/abdde-her-yil-350-milyon-erkek-civciv-olduruluyor-yeni-teknoloji-bir-alternatif-sunuyor )

21.https://www.birgun.net/haber/erkek-civcivlerin-olum-yolculugu-videoya-yansidi-dogar-dogmaz-katliam-461555

22. https://www.foodwatch.org/en/chick-killing-ban-where-have-all-the-cockerels-gone

23. https://en.m.wikipedia.org/wiki/Dog_meat#%3A~%3Atext%3DIn%20the%2021st%20century%2C%20dog%2Cother%20countries%20throughout%20the%20world.

24. https://tr.euronews.com/2019/11/11/kambocya-da-kopek-eti-ticareti-seni-oldurmezsem-ailemibesleyemem#:~:text=%C3%87in%2C%20Kuzey%20Kore%2C%20Filipinler%2C,eti%20yemek%20eski%20bir%20gelenek. )

25. Hançerlioğlu, O. 1975. Dünya İnançları Sözlüğü. Dinler-Mezhepler-Tarikatlar-Efsaneler. 575 s. Remzi Kitabevi (İkinci Basım 1993). ISBN 975-14-0363-4

26.https://www.cambridge.org/core/services/aop-cambridge-core/content/view/765A7CCA23ADA0249EF37CFC5014D351/S0962728623000040a.pdf/estimatig_global_numbers_of_farmed_fishes_killed_for_food_annually_from_1990_to_2019.pdf

Bu yazı toplam 255 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar